Ü.K.T.R.

Hepsi sadece dört harf: “Ü,K,T,R”.  Bu dört harf ile hangi anlamlı kelime ya da kelimeler yaratılabilir ki? Ben denedim; sadece iki kelime bulabildim.

Siz de deneyin, göreceksiniz ya “Türk” ya da “Kürt” yazabileceksiniz. Bu iki kelimeyi yazmak için de ancak ve sadece baştaki ve sondaki iki harfin yerini değiştirebiliyorsunuz. Bu iki kelimeyi sadece bu kadar ayrıştırabiliyorsunuz.

Kenan Evren Kürtler için “Yürürken kart kurt sesleri çıkartan dağ Türkleri” dediğinde çok sinirlenmiştim. Küfür ettiğimi dahi hatırlıyorum. Bugün, Evren’in çok değerli bulduğum bu tanımlaması, o dönem ciddi tartışmalar yaratmıştı. Kürtlerin inkarı anlamına geliyordu bu. Gerçi, Kenan Evren’den yıllar sonra ünlü bir sosyolog ve siyasetçi Profesör de “Türk ırkı diye bir ırk yoktur” şeklindeki açıklamasıyla benzer tartışmalara konu olmuştu. Allah’tan ki, bu Profesör daha sonra “Benden Türk düşmanı olmaz” diyerek olmayan bir ırka düşman olunamayacağını da bilimsel olarak ortaya koyabildi.

Ahmet Türk isimli Kürt bir politikacı da bende her zaman ikilem yaratmıştır. Ahmet Türk’ün neden soyadını değiştirmediğini, sadece iki harfin yerini değiştirerek “Kürt” soyadını almadığını hep merak etmişimdir. Kim bilir, belki korkuyor, belki de Kenan Evren gibi düşünüyordur. Yoksa O da Zafer Çağlayan’ın yaşadığı dramı mı yaşadı?  Zafer Çağlayan’ın dramını Allah kimseye yaşatmasın. O ancak, T.C. Bakanı olduğunda Kürt olduğunu itiraf edebildi. Kürt olduğunu yıllarca dile getiremediğini belirten Çağlayan, “Kafatası milliyetçiliğinin mutlaka önüne geçmek gerek. Eski Ülkücü olarak bunları söylüyorum” dahi demişti.

Zafer Çağlayan gibi korktuğu için Kürtlüğünü gizleyenlerin yanında bir de Çetin Altan gibi korkusuz biri vardı ki, eşi hanımefendi öldüğü güne kadar, yani oğlu Mehmet Altan beyefendi 36 yaşına gelene kadar onlara annelerinin Kürt olduğunu söyleme gereği duymamıştı. Hiç şüphesiz “Çetin Altan” ve “korku” kelimelerini aynı cümlede kullanmak mümkün değil. Demek ki O da Kenan Evren gibi Kürtlerin “Yürürken kart kurt sesleri çıkartan dağ Türkleri” olduğuna inanıyordu.

Sırrı Süreyya’yı her dinleyişimde Kürtler ve Türkler hakkında bildiklerimi gözden geçirmek zorunda kalırım. Sırrı Süreyya’nın konuştuğu folklorik dil bile, beni O’nun Türk mü, Kürt mü olduğu detayı üzerinde durmaya yöneltmedi. O’nu da tıpkı, Hüseyin Çelik gibi bilmem kaç dönem milletvekilliği ve hatta Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı halde “Türkçe diksiyonunu düzeltemeyen bir garip yolcu” olarak kabul ettim. Ama O nedense bana hep, tipik bir Kürt milliyetçisi gibi geldi.

Eski HDP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın, Twitter’da “HDP kurultayında Demirtaş’ın yerine sakın bir Türk göz dikmesin, benim naçizane önerim, herkes haddini bilecek..!” demesi, Kürt, Türk ayrışmasında bardağı taşıran son damla oldu. HDP’nin resmi Twitter hesabından yapılan açıklamada, “Hasip Kaplan Twitter hesabından yapılan ırkçı, ayrımcı ve ötekileştirici paylaşımların HDP anlayışı ve politikaları ile hiçbir ilgisi yoktur. Kınıyor ve ayıplıyoruz” denilse de, yine HDP Diyarbakır Milletvekili Ziya Pir’in, “Sarhoşken söylenen her söz ayıkken mutlaka düşünülmüştür!!!” ifadesi HDP’nin resmi açıklamasının değerini küçültüyor.

Tarihin, yıllarca birlikte yaşayan insanları ayrıştırarak, Kürtlere destek olduğunu zanneden sosyalist görünümlü Türkleri affedip affetmeyeceğini bilemem.  Ancak, şimdi açık söylemek gerekirse,HDP’nin başında bir Türk’ü görmek her iki taraf milliyetçilerine verilecek en güzel cevap olacak.

Sanırım yine Kenan Evren’e kızıp, sinirlendiğim eski günlere dönme vakti.  Madem Kürt kardeşimiz Hasip Kaplan böyle istiyor, bize kraldan çok kralcı olmak düşmez. Ama bunu kolayca yapabileceğimi sanmıyorum. Zira bizi birbirimizden ayıran sadece iki harf, o da ancak yer değiştirerek mümkün olabiliyor.

Advertisements
Posted in Liste | Leave a comment

Atütürk’ü Anlamıyoruz, İnönü’yü Tanımıyoruz.

10 Kasım anma törenleri; tam anlamıyla milli birlik ve beraberlik ruhu içerisinde, toplumun tüm kesimlerince büyük bir özlemle, sevgi ve saygıyla gerçekleştirildi. Böyle olacağını 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı törenlerindeki coşkuyu görünce anlamıştım. Hatta “Siz bir de 10 Kasım’ı görün, küçük dilinizi yutacaksınız” şeklinde bir tweet de atmıştım.

Nitekim hemen herkesin beklediği gibi oldu; 10 Kasım törenleri her zamankinden çok farklı bir şekilde gerçekleşti. Atatürk’e kimin daha fazla sahip çıkacağı konusunda ciddi tartışmalar ve polemikler yapıldı.

En iddialı çıkış Sayın Cumhurbaşkanı’ndan geldi. “Atatürk’ü CHP’ye bırakmayız” dedi. Bu ifade  10 Kasım’da duyduğum en ciddi, en önemli ve en cesur ifadeydi. Uzun süreden beri Mustafa Kemal Atatürk’ün özellikle son dönemlerini, İnönü dönemini ve Demokrat Parti’nin ilk yıllarını araştıran ve anlamaya çalışan, hatta bu konuda bir kitap yazmayı düşünen biri olarak Cumhurbaşkanı’nın bu ifadesi bence hem ciddi hem de şaşırtıcı bir çıkış. Sayın Cumhurbaşkanı dışında biri bu ifadeyi kullanmış olsa, o kişiyle tanışmak ve tartışmak isterdim. Onu dinlemek ve kaynaklarını sormak isterdim.

Bu cümleyi, bugüne kadar Atatürk’ü anlamamış, anlamaya çalışmamış hatta siyasi hayatı O’na   muhalefetle geçmiş biri/leri söylüyorsa, ancak kulaktan dolma bilgilerle söyleyebileceğini düşünürüm. Hatta kişisel okumalarım, bilgi birikimim, yakın tarih ve siyasi hayatımıza dair kişisel tecrübelerim çerçevesinde, bu cümleyi kendi bilgi birikimiyle kurabilecek birinin AKP’li olmasının, AKP’de bulunmasının mümkün olamayacağını iddia eder, tartışırım.

AKP’lilerin İnönü’yü yerden yere vurması, aslında kendi köklerine ihanettir.

Belki son cümle olarak kullanmam gereken cümleyi hemen şimdi yazmak istiyorum. Özdemir İnce’nin de belirttiği gibi, Milli görüşün ve AKP’nin temelleri CHP’nin 7. Kurultayında (17 Kasım – 4 Aralık 1947) atılmıştır. İnönü daha sonra, 1949’da dönemin Ekmeleddin İhsanoğlu’sunu bularak    Şemsettin Günaltay’ı başbakan yapmıştır.  Günaltay tek parti döneminin İslamcı başbakanı olarak değerlendirilmektedir. CHP’nin siyasi rakipleriyle rekabette, “onların silahını kullanmayı” yenilikçi bir strateji olarak son birkaç yıldır kullanmaya başladığını düşünen varsa, 1940’ların ikinci yarısında CHP’nin izlediği politikayı inceleyebilir.      İnce’nin iddiasına dönecek olursak, bazılarına çok iddialı gelecek belki de “saçma” bulacakları bu cümle, benim için son derece önemli ve içtenlikle inandığım bir ifade.

Eğer yazdıklarıma gülüp geçmekle yetinmek istemezseniz, size müthiş bir kitap önerim olacak. Prof. Dr. Çetin Yetkin tarafından kaleme alınan “Karşı Devrim 1945 -1950”i mutlaka okuyun. Eminim kitabın her cümlesinden sonra durup, düşüneceksiniz. Hatta daha önce belki de defalarca okuduğunuz Atatürk’ün Söylev’ine tekrar tekrar müracaat edecek ve muhtemelen iki kitabı aynı anda okuyacaksınız.

Atatürk’ün ölümünden hemen sonra, başta Amerikan mandacıları olmak üzere, Atatürk’le ters düşmüş tüm muhaliflerin, İnönü’nün Dolmabahçe’de verdiği çay partisinde bir araya getirilmeleriyle başlayan sürecin, yani karşı devrimin, Köy Enstitülerini nasıl yok ettiklerini göreceksiniz.

İnönü’yü eleştirmek Atatürk’ü eleştirmektir” şeklindeki görüşün temelinde, Atatürk ve İnönü’nün hep aynı görüşte oldukları inancı yatmaktadır. Bu inanç ise maalesef öğretilen, dikte edilen bir inançtır.

İkinci Dünya Savaşı’na Türkiye’yi sokmayarak o korkunç yıkımdan Türkiye’yi koruduğu düşüncesiyle yüceltilen İnönü’nün, savaştaki tarafsızlık! politikasıyla savaş sonrası Türkiye’yi bugün hala hep birlikte ödediğimiz faturalar ile karşı karşıya bıraktığına inanıyorum. Bu konuda daha detaylı değerlendirmelere ulaşmak isteyenler için, Prof. Dr. Çetin Yetkin’in Karşı Devrim kitabını okuma önerimi tekrarlıyorum.

Posted in Liste | Leave a comment

Akşener’in tek şansı

22 Aralık 2015’de Medya Günlüğü’nde yazdığım “Sonsuza Kadar AKP mi?” başlıklı yazımın son üç paragrafı şöyleydi:

“… eğer bu endişeler de önümüzdeki süreçte AKP’yi bölüp TBMM içerisinde yeni bir hükümetin ortaya çıkmasına yol açmazsa, Türkiye’nin önünde geriye sadece iki seçenek kalıyor.

Bunlardan birincisi; dış faktörler neticesinde (dış güçler demiyorum), hatta sıcak savaş ya da sıcak savaşa yol açacak gelişmeler neticesinde, AKP’nin iktidarı bırakmak zorunda kalmasıdır. Türkiye’nin olağanüstü şartlar döneminde, “geçici ve milli” hükümetlerle yönetilmesidir.   

İkinci seçenek ise “benim, daha doğrusu bizim sorunumuz değil diyerek”, çocuklarımızın ya da daha büyük olasılıkla torunlarımızın, AKP iktidarından nasıl kurtulabileceklerini tartıştıkları siyasi bir ortamın beklenmesidir. AKP iktidarının sonsuza kadar devam etmesi, ne yazık ki benim için büyük bir sürpriz olmayacaktır.”

Bu yazımın üzerinden yaklaşık 20 ay geçti. Bu dönemde çok önemli siyasi gelişmelere tanık olduk. Son 20 ayda neler olmadı ki? 15 Temmuz darbe girişimi oldu, Başkanlık sistemi referandumu yapıldı ve kıl payı da olsa kabul edildi, Suriye’de sıcak savaşa girildi ve 80 şehit verdik, milletvekillerinin dokunulmazlıkları CHP desteğiyle kaldırıldı, çok sayıda milletvekili tutuklandı. Daha önce Fetö tarafından mağdur edilen gazeteciler bu defa da Fetö’cü oldukları gerekçesiyle tutuklandılar. Fetö operasyonlarında sokaktaki simitçinin bile yakından tanıdığı, bildiği tescilli Fetö’cü eski bakan, eski milletvekili hatta mevcut belediye başkanlarına yönelik bir adım dahi atılmadı, belki de atılamadı. Fetö tarafından aldatılma özgürlüğü sadece belirli bir zümreye tanındı.

Şimdi gözler 2019 seçimlerine çevrilmiş durumda. Recep Tayyip Erdoğan’a karşı ortak aday çıkartılması seçeneği de dahil olmak üzere, çok sayıda yeni siyaset stratejisi planlanıyor, mühendislik çalışması yapılıyor. TBMM çatısı altında muhalefet yapmanın dayanılmaz hafifliği nedeniyle yürüyerek ya da oturarak muhalefet yapmak gibi yeni stratejilerle Recep Tayyip Erdoğan’ın yenilebileceği zannediliyor.

Malum, 7 Haziran seçimlerinde HDP’nin ilk kez parti kimliğiyle seçim barajını aşması sonucunda TBMM’de AKP’nin çoğunluğuna son verilmişti.

Ancak, Bahçeli’nin MHP’sinde aniden ortaya çıkan Kürt alerjisi ve 6 milyon oyun “terör” gerekçesiyle görmezden gelinmesiyle, AKP karşısında oluşturulmaya çalışılan muhalif blok çöküverdi. Sonrası malum…

Şimdi Meral Akşener liderliğinde, ağırlıklı olarak MHP tabanından kopacak seçmen kitlesine hitap edecek yeni bir parti kuruluyor. Çok sayıda AKP karşıtının da sırf “muhalif” kimliklerinden ötürü bu yeni partiyi desteklemesi bekleniyor. Peki ama Kürtler? Meral hanımın Kürt sorununa bakış açısı, daha doğrusu HDP’ye yaklaşımı nasıl olacak? 1990’ların güvenlikçi politikalarının önemli bir figürü olan Akşener Kürt seçmene yönelebilecek mi? Kürt sorunu ya da Kürtlerin parlamentoda temsil hakları ile terör arasındaki farkı gözetebilecek mi?

Şimdi Türkiye’nin önünde tarihi bir fırsat var: Meral Akşener’in Kürtleri kucaklayarak, toplumsal bölünmeye yol açan fay hatlarından birini bertaraf edebilme ihtimali… Fark yaratacak beklenmedik bir Kürt politikasıyla toplumsal uzlaşma adına çok önemli ve ümit vaat eden bir adım atılabilir. Aksi durumda, yani Meral Hanım bu konuda mevcut partilerden farklı bir yaklaşım sergileyemezse, özellikle de MHP’nin dışlayıcı politikasını benimserse, bu fırsatı hep birlikte kaçırmış olacağız. Oysa ki bu fırsat sayesinde hem AKP’den kurtulmanın yolu açılacak hem de terörü yok edeceğiz.

Meral Hanım böyle cesur bir açılıma öncülük etmediği taktirde, kuracağı parti, mevcut siyasi sistemde (başkanlık) barajı geçerek parlamentoya girse ne olur, girmese ne olur?  Meral Hanım’ın asıl hedefi %49’un adayı kimliğiyle ülkeyi yönetmekse zaten derhal parti kurmaktan vazgeçip, bu kitleyi bir arada tutacak hamleleri yapması gerekiyor. Eğer Türk siyasi tarihi açısından unutulmayacak bir dönüm noktasının mimarı olarak toplumsal uzlaşmaya katkı sağlamayı tercih edecekse, o zaman da kendi geldiği tabanın beklentilerini değil, dönüştürücü bir siyasi liderliğin gereklerini yerine getirerek, gerçek bir meydan okumayla siyaset sahnesindeki yerini almalı.

Unutmayalım ki, referandumda Kürtler ve MHP’li muhalifler Erdoğan karşıtlığı temelinde aynı tarafta yer aldılar. Demokrasi ve adalet kavramları temelinde, asgari müştereklerde bu birlikteliği geliştirmek gerekiyor. Zira, Meral Hanım’ın bagajında bazı yükler olsa da hala bir “hikayesi” var. Bu hikaye, ezberleri bozamayan bir parti kurularak heba edilecekse, bu yazımın başlığını da sadece “Sonsuza Kadar AKP” olarak atmaktan başka çarem kalmıyor.

Posted in Liste | Leave a comment

Yaşasın komşularla sıfır sorun politikası

Yaşasın komşularla sıfır sorun politikası

Başbakan Binali Yıldırım, dış politikada Davutoğlu sonrası döneme ilişkin mesajını çok net bir şekilde önceden vermişti: “Dostlarını artıran düşmanlarını azaltan bir dış politika anlayışını güçlendireceğiz.” Kuşkusuz Başbakanın dış politika değişikliğine ilişkin bu ifadesi  Erdoğan’dan bağımsız  ya da Erdoğan’a rağmen söylenmedi ve kısa bir süre içerisinde gerçeğe dönüştü.  Önce İsrail ile barışıldı, sonra Rusya ile ilişkilerin düzeltilmesi için çok önemli bir adım atıldı. Aslında Davutoğlu’ndan miras kalan dış politika enkazı ile Türkiye “sürdürülemez” bir sürece girmişti. Patenti Davutoğlu’na ait olan “değerli yalnızlık politikası” ile Türkiye’nin daha fazla yol alamayacağı, özellikle de  dış ekonomik ilişkiler dikkate alındığında aşikardı. Bu nedenle,   Rusya ile barış yönünde atılan adımların kamuoyunun büyük baskısından  yani  zorunluluktan kaynaklandığını ifade etmeliyiz. Erdoğan’ın ve yeni hükümetin, yeni  dış politika hamlelerine bakıldığında, Davutoğlu’nun neden görevden alındığını daha iyi anlamaktayız. Davutoğlu’nun varlığı değil de, yokluğu Türkiye için büyük fırsatlar doğuruyor.

İsrail ile yapılan barış mutabakatına ilişkin detaylar ve Rusya’ya gönderilen mektupta yer alan ifadeler muhalefet partileri tarafından eleştirilse de, sosyal medyada hükümetin bu politikalarına yönelik espriler üretilse de, sonuçları itbarıyla atılan adımların Türkiyenin milli çıkarlarıyla örtüştüğünü söyleyebiliriz. Türkiye’nin dostlarını artırma çabasının önümüzdeki günlerde de devam edeceği beklenmektedir.  “Madem böyle adımlar atılacaktı, neden hem İsrail’e hem de Rusya’ya karşı sert politikalar izlendi?” sorusu akla gelebilir. Sanırım Davutoğlu da, dış politikanın iç politikaya malzeme edilmesinin sakıncalarını pratikte görmüştür. Yeni yazacağı kitaplarda,  sorunları  bizzat yaratmış kişi olarak  deneyimlerini paylaşacaktır.

Rusya’ya gönderilen mektupta, özür dilendi mi, dilenmedi mi sorusunun ayrıntı olduğunu düşünmekteyim. Kuşkusuz bu konuda her iki taraf da kamuoyu algısını yönetebilmek adına farklı yaklaşımlarda bulunabilir. Önemli olan bu girişmin yapılmış olması, bu adımın atılmış olmasıdır. Rusya’nın bu mektuba vereceği yanıt nasıl olursa olsun, iki ülke arasındaki krizin çözümü yönünde Pazartesi günü gönderilen mektubun bir dönüm noktası teşkil ettiğini kabul etmeliyiz. Yeni bir dönemin başladığını söyleyebiliriz. Artık, sorunun neden ve nasıl doğduğunu, tarafların hangi tavrı, neden takındığını anlamaya çalışmak yerine, her iki ülkenin ulusal çıkarlarına uygun şekilde önümüze bakmalı ve işbirliği potansiyelini harekete geçirmeliyiz.

İki ülke ilişkileri üzerine bir swOt analizi yapmaya çalışırsak, ortada sadece büyük “fırsatların” var olduğunu göreceğiz. Doğal gaz boru hatlarında işbirliği, diğer bir ifade ile, Türk Akımı projesinin gerçekleştirilmesine yönelik olarak atılacak adımlar, neden yeni dönem işbirliğinin temelini oluşturmasın, simgesi olmasın?

Davutoğlu’nın 12 yıl boyunca dilinden düşürmediği “komşularla sıfır sorun” politikasını hayata geçirebilmek için mutlaka önce komşularla ilişkilerimizin bozulması gerekmiyordu. Ancak, olan oldu. “Biz bu kadar şeyi neden yedik?“ sorusu akla gelse de, gün önümüze bakma günüdür.

Yaşasın komşularla sıfır sorun politikası.

Posted in Liste | Leave a comment

Ekrem Pakdemirli’nin ardından…

Eski Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarı (Uçan Müsteşar), ANAP Milletvekili, Bakan ve Başbakan Yardımcısı Prof. Dr. Ekrem Pakdemirli hayatını kaybetti. Ekrem Pakdemirli ismine en çok yakışan tek kelime  “yenilikçilik“tir. 21 Ekim’de Manisa’nın Akhisar ilçesindeki bahçesinde, kendi üretimi olan zeytin toplama aparatının tanıtımı için zeytin üreticileriyle bir arayla gelmiş ve başına traktörün yük kaldırmak için kullanılan parçasının çarpması sonucu ağır yaralanmıştı.

Ekrem Pakdemirli, özellikle iktisadi alanda Türkiye SSCB / Rusya Federayonu ilişkilerinin geliştirilmesine büyük çaba harcamıştır. Türk Müteahhitlerinin doğal gaz karşılığı SSCB pazarına girmesinin yolunu O açmıştır.

Türkiye’nin doğal gazla tanışmasının öyküsünü  Petrogas dergisinin Mart 2002 sayısında şöyle anlatıyor:

“1983 yılının sonunda  Hazine ve Dış Ticaret  müsteşarı oldum. Tam o günlerde Dünya Sağlık Teşkilatı’nın başkan yardımcısı bana geldi  ve ‘Hazırladığımız bir rapora göre, ülkenizde  3-4 sene sonra hava kirliliğine dayalı kitlesel ölümler meydana gelecek’ dedi.  Bu bizi bir hayli şoke etti. O zaman ikazlar var ama işin bu kadar vahim olduğunu bilmiyoruz. O akşam Özal ile görüştük. ‘Sağlık Örgütü’nün başkan yardımcısı size uğradı mı?’ dedim. ‘Evet, çok enteresan şeyler anlatıyor. Ne yapacağız?’ diye sordu. Bunun çözümü ya Fransa’daki gibi mahalleleri  ısıtan santraller kurmak, böylece soba yakılmasını önlemekti ya da Almanya’da olduğu gibi doğal gaza geçmekti. Hatırladığım kadarıyla Fransa örneğini daha once bu ülkede bulunan Mehmet Keçeciler etüt etti. Şunu gördük; merkezi ısıtmada büyük miktarda yakıtlara ihtiyaç vardı.  Büyük bir sistem kurmamız, kentlerde her tarafi delik deşik etmemiz gerekiyordu. Doğalgaz daha pratik ve ucuzdu, kazanları değiştirmek de gerekmiyordu. Çok süratli etüt çalışmaları yaptık ve Özal bana, ‘Bak bakalım, fiyatı uygunsa niye doğalgaz almayalım’ dedi.

…. SSCB’den gaz almayi kafamıza koyduk. Karma Ekonomi Komisyon toplantılarında konuyu ele aldık. Karşımızda  Başbakan Birinci Yardımcısı Voronin vardı. 1984 yılının Mart ayıydı.  İkinci toplantıda Ruslardan gaz istedik. Onların da dövizde sıkıntıları vardı.  Gazın, Romanya ve Bulgaristan üzerinden getirilmesini, ikinci bir yolla da Gürcistan üzerinden Doğu’ya gaz taşınmasını planladık. ‘İlgili kurumu geliştirelim’ dedik. Petrol işleriyle uğraşan Botaş’ı görevlendirdik. Ucuz, fuel-oilden daha aşağı olan bir fiyattı. Görüşmelere başladık. Pazarlıklar sırasında, İtalya borsasında ağır  kükürtlü fuel-oil’in fiyatının yüzde 20 eksiğini istedim.  Onlar, ‘Olmaz, ağır fuel-oil ile aynı fiyat olsun’ dediler. Kavga, dövüş derken  yüzde 12 eksiği ile işi bağladık.  Çeşitli formüller oluşturduk. Fiyatta anlaştık. Özal’a gittim, ‘En ucuz fuel-oil’in yüzde 12 eksiğine mutabık kaldık’ deyince, ‘Aferin, iyi bağlamışsın’ dedi.”

1984 yılında imzalanan Ekonomik, Ticari, Bilimsel ve Teknik İşbirliği Programı’nın hemen arkasından imzalanan “Doğal Gaz Alım Anlaşması” iki ülke ekonomik ilişkilerinin stratejik temelde yükseltilmesi sonucunu doğurmuştur. Doğal gaz  anlaşmasıyla Sovyet tarafı 1987 yılından başlayarak 25 yıl süreyle Türkiye Cumhuriyeti’ne ticari şartlarla, yılda 8 milyar metreküp  doğal gaz sevk etmeyi garanti ederken, Türk tarafı da bu süre zarfında doğalgaz bedelini mal ve hizmet ihracatıyla ödemeyi taahhüt etmişti.

Sovyetler Birliği’nden doğal gaz alımı konusundaki temasları gerçekleştiren Pakdemirli yıllar sonra Sovyetler’le gerçekleştirilen ilk temasın öyküsünü bana anlatmıştı. Pakdemirli, Karma Ekonomik Komisyon toplantıları için gittiği Moskova’da, Sovyet doğal gazına talip olduğumuzu ifade ettiğinde, “Sovyet müzakerecilerin şaşkınlıklarını gizlemeksizin, ne cevap vereceklerini bilemez bir halde, bu talebinize ancak 2 gün içerisinde yanıt verebiliriz. Siz  isterseniz burada kalın, talebiniz doğrultusunda size uygun bir program hazırlayalım” cevabını verdiklerini belirtti. Pakdemirli, yıllar önce Londra’da bilimsel araştırmalar yaptığı dönemde öğrenmeye çalıştığı Rusçasıyla, Sovyetler’e olan “iktisadi” ilgisini zaten dışa vurmuş bir kişilikti. Pakdemirli, bu fırsattan yararlanıp, muhataplarından, o çok merak ettiği,  Tataristan’a götürmeleri talebinde bulunuyor.
Sovyetler’den doğalgaz konusunda “evet” cevabını aldıktan sonra Türkiye’ye dönen Pakdemirli’yi Ankara Esenboğa’da Yusuf Bozkurt Özal karşılıyor. “Beni doğruca ağabeyi Turgut Özal’ın yanına götürdü. Rahmetli Özal’ın odasına girdiğimde, iki Amerikalı diplomatın, Moskova temaslarım hakkında bilgi almak amacıyla  orada bulunduklarını öğrendim. Doğal gaz konusunda sorular sordular, kısa ve net cevap verdim : “Yok öyle birşey.” 

 

Posted in Liste | Leave a comment

Sonsuza kadar AKP mi?

Başta muhalefet partileri olmak üzere, birçok köşe yazarı ve halkın önemli bir bölümü, AKP’nin 2003 yılından beri aralıksız olarak iktidarda olduğunu zannediyorlar. Bundan daha vahimi; AKP’nin politikaları sonucunda yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen, bu partinin hala nasıl olup da iktidarını sürdürdüğüne hayret ediyorlar. Konuya bilimsel açıdan yaklaşma çabasında olan ve Türkiye’ye yabancılaşmış bazı akademisyenler ise, bu konuda sonuçsuz kalan çeşitli araştırmalara imza atıyor.

Gelin, öncelikle bazı tespitler yapalım:

7 Haziran seçimlerinde, halkımız AKP’ye “dur, yeter artık” dedi. Seçim sonuçları AKP’yi resmen iktidardan düşürdü. AKP hem oy, hem de TBMM’deki yeterlilik sayısını kaybetti.

Eğer, AKP dışında bir hükümet kurulabilmiş olsaydı, bugün belki de AKP yöneticilerinin çoğu yargı karşısında hesap veriyor olacaktı. Hükümet, başta hukuk alanı olmak üzere bir dizi reforma imza atıyor olacaktı. Bugün terör ya da Kürt sorunu, büyük bir ihtimalle bu kadar yakıcı olmayabilirdi. Dış politikada tehlikeli sularda yüzmüyor olabilirdik. Dış politikada macera arayışlarına son vermiş, daha sorumlu ve dikkatli adımlar atan bir ülke konumunda olabilirdik. Çok büyük bir ihtimalle,  17 saniyelik hava ihlali nedeniyle Rus uçağını düşürmeyerek, stratejik ortaklık ölçüsünde sayılabilecek ekonomik ve ticari ilişkilerimize zarar verme pahasına, kendi ayağımıza kurşun sıkmayacaktık.

7 Haziran – 1 Kasım arasındaki dönemi TBMM’de çoğunluğu bulunmayan AKP yönetiminde değil de,  “geçici” hükümetlerle geçirdik. Tüm partilerce bilinçli olarak uygulanan bu politikayla çok sayıda şehit verdik. Kitlesel terör eylemlerine şahit olduk.  Şükürler olsun ki bu dönem sadece 5 ay sürdü. Ne yazık ki, yaşadığımız acılar geride kalmayarak, bugüne ışık tutacak izler bıraktı.

7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinden önce ağırlıklı olarak iç politika mülahazalarıyla, “AKP bölünecek mi?”, “Abdullah Gül ne yapacak?“, “Koalisyon nasıl kurulacak?” gibi sorularla meşgul olduk. Hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edilmesi, barış süreci, paralel yapı operasyonları, ekonomik kriz beklentisi, rüşvet ve yolsuzluk iddiaları gibi konular üzerinden AKP’nin bölünebileceği beklentisine girildi. Ancak, beklentiler gerçekleşmedi. Nasıl olduysa oldu, 1 Kasım seçimlerinden AKP yine zaferle çıktı. Bu, AKP’nin ikinci döneminin başladığı tarihtir.
İçerisinde bulunduğumuz bu yeni dönem ile 7 Haziran öncesi dönemini, AKP’nin kendisi de dahil olmak üzere, artık farklı verilerle ve farklı tanımlarla değerlendirmemiz gerekiyor. Söylemek istediğim şey; artık ne Türkiye 7 Haziran seçimlerinden önceki Türkiye, ne AKP 7 Haziran seçimlerinden önceki AKP, ne de HDP ve MHP 7 Haziran seçimlerinden önceki HDP ve MHP’dir. Aynı kalan, her zaman olduğu gibi CHP ve CHP’nin başarıyla politikadan uzak tutmayı başardığı % 25.

Bugün iktidardaki parti, aynı gün içerisinde aynı konuda 180 derece zıt söylemler ve eylemlerde bulunabiliyor. Çoğu kişi bunu tutarsızlık olarak değerlendirirken, AKP tek bir seçeneğe mahkum olmayarak, çelişkiliymiş gibi görünse de rahatlıkla farklı adımlar atabiliyor. İşin garip tarafı; bu sayede, anketlerde oy oranı da artırabiliyor.

Dikkat edilirse AKP bugün, CHP’nin 7 Haziran seçimleri için yaptığı vaatlerin önemli bir bölümünü tereddütsüz olarak yerine getiriyor. Bugün iktidardaki partinin “barış süreci” gibi bir söylemi yok. Bugün iktidardaki parti neredeyse paralel ile mücadeleyi tamamlamak üzere. Bugün iç politik gelişmeler üzerinden AKP’ye yönelik muhalif ses yok denecek düzeye inmiş durumda. Siyasal ve toplumsal ilgi önemli ölçüde dış politikaya, terör ya da Kürt sorununa odaklanmış durumda. Bugün herkes, yukarıda saydığım iç politika mülahazalarıyla değil de, Türkiye’nin dış politikada yaşadığı kriz nedeniyle,  bu filmin nerede biteceğine yönelik kafa yoruyor. Kısacası, 7 Haziran öncesi Türkiye’sinin gündemi ile bugünkü gündem arasında çok büyük farklar görüyoruz.

Bugün sorulması gereken temel sorular şunlar:

AKP bu işi selametle nereye kadar ve nasıl götürecek? 4 yıl sonra yapılacak seçimlere sağ salim ulaşabilecek miyiz? Ulaşabilirsek ne olabilir, nasıl bir sonuç çıkağını öngörüyorsunuz? Bir tahmin yapabiliyor musunuz ya da geleceğe dair bir ümit taşıyor musunuz? Yoksa siz de“AKP seçimle gitmez” diyenlerden misiniz? Davutoğlu’nun hazmetme kapasitesinin sınırı olup olmadığını merak ediyor musunuz?  Benim ya da sizlerin bugün taşıdığı endişeleri taşıyan AKP milletvekilleri var mıdır ya da yakın gelecekte ortaya çıkacaklar mıdır?
Bu cevapları bilemem ama eğer bu endişeler de önümüzdeki süreçte AKP’yi bölüp TBMM içerisinde yeni bir hükümetin ortaya çıkmasına yol açmazsa, Türkiye’nin önünde geriye sadece iki seçenek kalıyor.

Bunlardan birincisi; dış faktörler neticesinde (dış güçler demiyorum), hatta sıcak savaş ya da sıcak savaşa yol açacak gelişmeler neticesinde, AKP’nin iktidarı bırakmak zorunda kalmasıdır. Türkiye’nin olağanüstü şartlar döneminde, “geçici ve milli” hükümetlerle yönetilmesidir.

İkinci seçenek ise “benim, daha doğrusu bizim sorunumuz değil diyerek”, çocuklarımızın ya da daha büyük olasılıkla torunlarımızın, AKP iktidarından nasıl kurtulabileceklerini tartıştıkları siyasi bir ortamın beklenmesidir. AKP iktidarının sonsuza kadar devam etmesi, ne yazık ki benim için büyük bir sürpriz olmayacaktır.

Posted in Liste | Leave a comment

Yeni kapitalizm ve ‘çırpınan balık’

Berlin duvarının yıkıldığı günlerde BBC’de (radyo) yayımlanan bir analiz programını hatırlıyorum. Yanılmıyorsam, stüdyoda bir iktisatçı, bir tarihçi ve programın sunucusu sosyalist sistemin yıkılışını tartışıyorlardı.  Berlin’e, duvarın önündeki göstericilerle mülakatlar yapan spikere  bağlanıldığında, arka planda,  haykırışlar ve duvara indirilen balyoz sesleri duyuluyordu. Spiker şu cümle ile söze başladı; “İşte bu sesler, sosyalizmin yıkılışının sesleri mi yoksa, kapitalizmin çöküşünün başlangıcının sesleri mi?”

Stüdyodaki iktisatçı bu cümleyi yorumladı. “Sosyalizm yıkıldığı takdirde, kapitalizm kendi iç çelişkilerine daha hızlı dönecek. Pazar ve ham madde paylaşım savaşları tekrar başlayacak. Sosyalizmin yıkılmasıyla, kapitalizm anti tezini kaybeder. Eğer, yakın bir gelecekte Sovyetler Birliği de dağılırsa, bu siyasi gelişme karşısında, Amerika’nın ve kapitalizmin mutlak galibiyetini kutlamaktan ziyade, dünyanın tek kutuplu düzende karşılaşacağı sorunlara nasıl çözüm bulunabileceğini bugünden tartışmamız gerekiyor. Zira, kapitalizm gibi rekabete dayalı bir sistem, kendi rakibi olmazsa değişen ortama nasıl adapte olup, verimliliğini koruyacak.” 

SSCB sonrası dönemde kapitalizm değişim adına sadece Çin örneğini ve bilgi ekonomisini sahneye koyabildi. Sosyalist bir ülkede küllerinden adeta yeniden doğmaya çalışan “klasik kapitalizm”, dünyaya iki yüzyıl önceki vahşi kapitalizmi tekrar yaşatıyor. Bir tarafta piyasa sosyalizmi de denilen Çin modeli, diğer tarafta ise, bilgi ekonomisine dayalı teknolojik üstünlüğün ön plana çıktığı “yeni kapitalizm”, globalizm adı altında dünyaya şekil veriyor.

Enformasyon çağı, globalizm, tek dünya, tek pazar, sermayenin  uluslararası niteliğe kavuşması gibi bilinen tüm süreçlere rağmen, kapitalizmin özüne, yani iç çelişkilerine döneceği o kadar aşikardı ki, bunu anlayabilmek için Marxist olmaya gerek yoktu. Futuristler, tek kutuplu dünya üzerine kafa yorarken, resmi ideolojiyle nereye kadar gidilebileceğinin hesaplarını yapıyorlardı. 11 Eylül uçaklarının sahneye çıkmasıyla, resmi ideologlar ABD ve tek kutuplu dünya düzeni için umut ışığını keşfetmişlerdi. İşte, yeni antitez buydu; terör.  Medeniyetler çatışmasına kafa yorularak, bu anti tezin kapitalizmin yeni dinamosu olacağı da savunuldu, ancak, çok geçmeden bu tezin fazla iş yapmayacağı önce Afganistan sonra Irak’ta görüldü. Sistem ideologları artık, Baudrillard’a kulak vererek, globalleşmenin sınır tanımayan yayılmacılığıyla kendi sonunu hazırladığını farkettiler, ancak, ok yaydan çıkmıştı bir kez.

Klasik kapitalizmin çözemediği başta açlık olmak üzere, sefalet ve geri kalmışlık, kapitalizm hakkında iyimser olmamızı engellerken, yeni kapitalizmin yarattığı teknolojik uçurum çelişkileri daha da derinleştiriyor. Küreselleşmeyi sadece merkez ülkelerden, çevre ülkelere yönelik tek yönlü sermaye, mal, hizmet ve  ideoloji akımı olarak yorumlarken, hatta ulus devletlerin öneminin ortadan kalktığı iddia edilirken, çevreden merkeze yönelik küreselleşmenin neden ve nasıl engellendiğini tartışmıyoruz. Bence, bu noktada, küreselleşme kavramı yerine “küreselleşmeme” olgusunu tartışmamız gerekiyor. Bu tartışmayı, küreselleşme karşıtlığı temelinde değil de, iki yönlü olarak  nasıl daha iyi küreselleşilebilir noktasında yapmalıyız.! Tabi eğer, yeni kapitalizm müsaade ederse! Küreselleşmenin çağımızın en yıkıcı sorunu haline geldiği tartışılırken, Jacques Chirac gibi muhafazakar bir politikacının da, bu yöndeki endişesini farklı bir şekilde aşağıdaki kelimelerle ortaya koyması dikkat çekiyor. “Küreselleşme ondan asıl yararlanması gereken toplumların geleceğini daha iyi aydınlatıyor.” Bu cümle, esasen, kapitalizmin kendi sonunu hazırladığı savını destekleyen bir endişenin ifadesidir.

Küreselleşme fakirliğe çare olamadığı gibi, ekonomik ve siyasi istikrarı sağlayan bir unsur da olamadı. Teknolojideki gelişme düzeyine rağmen, günlük bir doların altında gelirle yaşamak zorunda olan insan sayısı da artıyor. Klasik de olsa, yeni de olsa, kapitalizm kapitalizmdir. Kendi iç çelişkileri sayesinde son yüzyılda 2 dünya savaşı yaşatmıştır. Bu nedenle, mucize beklemek yerine  kapitalizmi olduğu gibi kabul etmek gerekiyor. Sanırım kapitalist iktisatçılar da bu gerçeği çok iyi bildiklerinden olsa gerek, kapitalist sistemin yaşadığı  dönemsel krizlere ancak, teknik analizlerle ve sıradan vatandaşların anlamadıkları bir dilde, sadece yorum getirebiliyorlar.

Kapitalist sistemin özü “en iyinin sağ kalması” temeline dayanıyor. Klasik iktisat teorisi, herkesin kendi çıkarlarını maksimize etmesi durumunda, tüm toplumun çıkarlarının maksimize olacağını iddia ediyor. Bugün, doğru olmadığı kesin olarak ortaya çıkmış bu sav yerine neyi ortaya koyabiliriz?  Zira, ekonomik açıdan mağlup olanlar ile ekonomik belirsizlikte ne yapacağını bilemeyenler kökten dinciliğe yöneliyorlar. Bu sayede bireyler gerçek dünyanın belirsizliği yerine, belli kuralları uyguladıkları takdirde kurtuluşa ereceklerine inanıyorlar.

Demokrasi ve kapitalizm gücün dağılımı noktasında çok farklı yaklaşımlara sahiptirler. Kapitalizm gelir düzeyinde ve mülkiyet alanında eşitsizlik yaratırken, demokrasi siyasi gücün eşit olarak dağıtılmasını savunur. Kar etmek ve fırsat yaratmak kapitalizmin itici gücüdür. Rekabetin özü diğerlerinin piyasadan silinmesi temeline dayanmaktadır. Bu nedenle eşitlik temelli demokrasi ile artan miktarda eşitsizlik yaratan ekonominin bir arada yaşamasının  mümkün olmadığı görülüyor. Gelişmeler gösteriyor ki, Avrupa’da yaratılmaya çalışılan sosyal güvenlik devleti de geçerli bir alternatif olma özelliğini kaybetti. Sosyal güvenlik sistemi iflas etti. Bir anlamda liberal Avrupa, sosyal Avrupa’yı finanse etmekte yetersiz kaldı.

İçerisinde bulunduğumuz durumunu en iyi şu Çin atasözü açıklıyor. ”Sudan çıkmış bir balığın kendisini nereye fırlatacağını bilmeksizin çırpınışına devam etmesi, sadece mevcut durumunun dayanılmaz olduğunun hissedilmesi gerçeğinden kaynaklanmaktadır.” Çırpınan balığın suya giden yolu bulması galiba sadece ilahi bir mucize olur.
Not : Bu yazı Dış Ticaret Durum Dergisinin 65. Saysında (Temmuz 2008) yer alan “Sudan Çıkmış Bir Balık” başlıklı yazımın kısaltılmış halidir.
http://www.turktrade.org.tr/Dergi.aspx?ID=1

Posted in Liste | Leave a comment