Yaşasın komşularla sıfır sorun politikası

Yaşasın komşularla sıfır sorun politikası

Başbakan Binali Yıldırım, dış politikada Davutoğlu sonrası döneme ilişkin mesajını çok net bir şekilde önceden vermişti: “Dostlarını artıran düşmanlarını azaltan bir dış politika anlayışını güçlendireceğiz.” Kuşkusuz Başbakanın dış politika değişikliğine ilişkin bu ifadesi  Erdoğan’dan bağımsız  ya da Erdoğan’a rağmen söylenmedi ve kısa bir süre içerisinde gerçeğe dönüştü.  Önce İsrail ile barışıldı, sonra Rusya ile ilişkilerin düzeltilmesi için çok önemli bir adım atıldı. Aslında Davutoğlu’ndan miras kalan dış politika enkazı ile Türkiye “sürdürülemez” bir sürece girmişti. Patenti Davutoğlu’na ait olan “değerli yalnızlık politikası” ile Türkiye’nin daha fazla yol alamayacağı, özellikle de  dış ekonomik ilişkiler dikkate alındığında aşikardı. Bu nedenle,   Rusya ile barış yönünde atılan adımların kamuoyunun büyük baskısından  yani  zorunluluktan kaynaklandığını ifade etmeliyiz. Erdoğan’ın ve yeni hükümetin, yeni  dış politika hamlelerine bakıldığında, Davutoğlu’nun neden görevden alındığını daha iyi anlamaktayız. Davutoğlu’nun varlığı değil de, yokluğu Türkiye için büyük fırsatlar doğuruyor.

İsrail ile yapılan barış mutabakatına ilişkin detaylar ve Rusya’ya gönderilen mektupta yer alan ifadeler muhalefet partileri tarafından eleştirilse de, sosyal medyada hükümetin bu politikalarına yönelik espriler üretilse de, sonuçları itbarıyla atılan adımların Türkiyenin milli çıkarlarıyla örtüştüğünü söyleyebiliriz. Türkiye’nin dostlarını artırma çabasının önümüzdeki günlerde de devam edeceği beklenmektedir.  “Madem böyle adımlar atılacaktı, neden hem İsrail’e hem de Rusya’ya karşı sert politikalar izlendi?” sorusu akla gelebilir. Sanırım Davutoğlu da, dış politikanın iç politikaya malzeme edilmesinin sakıncalarını pratikte görmüştür. Yeni yazacağı kitaplarda,  sorunları  bizzat yaratmış kişi olarak  deneyimlerini paylaşacaktır.

Rusya’ya gönderilen mektupta, özür dilendi mi, dilenmedi mi sorusunun ayrıntı olduğunu düşünmekteyim. Kuşkusuz bu konuda her iki taraf da kamuoyu algısını yönetebilmek adına farklı yaklaşımlarda bulunabilir. Önemli olan bu girişmin yapılmış olması, bu adımın atılmış olmasıdır. Rusya’nın bu mektuba vereceği yanıt nasıl olursa olsun, iki ülke arasındaki krizin çözümü yönünde Pazartesi günü gönderilen mektubun bir dönüm noktası teşkil ettiğini kabul etmeliyiz. Yeni bir dönemin başladığını söyleyebiliriz. Artık, sorunun neden ve nasıl doğduğunu, tarafların hangi tavrı, neden takındığını anlamaya çalışmak yerine, her iki ülkenin ulusal çıkarlarına uygun şekilde önümüze bakmalı ve işbirliği potansiyelini harekete geçirmeliyiz.

İki ülke ilişkileri üzerine bir swOt analizi yapmaya çalışırsak, ortada sadece büyük “fırsatların” var olduğunu göreceğiz. Doğal gaz boru hatlarında işbirliği, diğer bir ifade ile, Türk Akımı projesinin gerçekleştirilmesine yönelik olarak atılacak adımlar, neden yeni dönem işbirliğinin temelini oluşturmasın, simgesi olmasın?

Davutoğlu’nın 12 yıl boyunca dilinden düşürmediği “komşularla sıfır sorun” politikasını hayata geçirebilmek için mutlaka önce komşularla ilişkilerimizin bozulması gerekmiyordu. Ancak, olan oldu. “Biz bu kadar şeyi neden yedik?“ sorusu akla gelse de, gün önümüze bakma günüdür.

Yaşasın komşularla sıfır sorun politikası.

Posted in Liste | Leave a comment

Ekrem Pakdemirli’nin ardından…

Eski Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarı (Uçan Müsteşar), ANAP Milletvekili, Bakan ve Başbakan Yardımcısı Prof. Dr. Ekrem Pakdemirli hayatını kaybetti. Ekrem Pakdemirli ismine en çok yakışan tek kelime  “yenilikçilik“tir. 21 Ekim’de Manisa’nın Akhisar ilçesindeki bahçesinde, kendi üretimi olan zeytin toplama aparatının tanıtımı için zeytin üreticileriyle bir arayla gelmiş ve başına traktörün yük kaldırmak için kullanılan parçasının çarpması sonucu ağır yaralanmıştı.

Ekrem Pakdemirli, özellikle iktisadi alanda Türkiye SSCB / Rusya Federayonu ilişkilerinin geliştirilmesine büyük çaba harcamıştır. Türk Müteahhitlerinin doğal gaz karşılığı SSCB pazarına girmesinin yolunu O açmıştır.

Türkiye’nin doğal gazla tanışmasının öyküsünü  Petrogas dergisinin Mart 2002 sayısında şöyle anlatıyor:

“1983 yılının sonunda  Hazine ve Dış Ticaret  müsteşarı oldum. Tam o günlerde Dünya Sağlık Teşkilatı’nın başkan yardımcısı bana geldi  ve ‘Hazırladığımız bir rapora göre, ülkenizde  3-4 sene sonra hava kirliliğine dayalı kitlesel ölümler meydana gelecek’ dedi.  Bu bizi bir hayli şoke etti. O zaman ikazlar var ama işin bu kadar vahim olduğunu bilmiyoruz. O akşam Özal ile görüştük. ‘Sağlık Örgütü’nün başkan yardımcısı size uğradı mı?’ dedim. ‘Evet, çok enteresan şeyler anlatıyor. Ne yapacağız?’ diye sordu. Bunun çözümü ya Fransa’daki gibi mahalleleri  ısıtan santraller kurmak, böylece soba yakılmasını önlemekti ya da Almanya’da olduğu gibi doğal gaza geçmekti. Hatırladığım kadarıyla Fransa örneğini daha once bu ülkede bulunan Mehmet Keçeciler etüt etti. Şunu gördük; merkezi ısıtmada büyük miktarda yakıtlara ihtiyaç vardı.  Büyük bir sistem kurmamız, kentlerde her tarafi delik deşik etmemiz gerekiyordu. Doğalgaz daha pratik ve ucuzdu, kazanları değiştirmek de gerekmiyordu. Çok süratli etüt çalışmaları yaptık ve Özal bana, ‘Bak bakalım, fiyatı uygunsa niye doğalgaz almayalım’ dedi.

…. SSCB’den gaz almayi kafamıza koyduk. Karma Ekonomi Komisyon toplantılarında konuyu ele aldık. Karşımızda  Başbakan Birinci Yardımcısı Voronin vardı. 1984 yılının Mart ayıydı.  İkinci toplantıda Ruslardan gaz istedik. Onların da dövizde sıkıntıları vardı.  Gazın, Romanya ve Bulgaristan üzerinden getirilmesini, ikinci bir yolla da Gürcistan üzerinden Doğu’ya gaz taşınmasını planladık. ‘İlgili kurumu geliştirelim’ dedik. Petrol işleriyle uğraşan Botaş’ı görevlendirdik. Ucuz, fuel-oilden daha aşağı olan bir fiyattı. Görüşmelere başladık. Pazarlıklar sırasında, İtalya borsasında ağır  kükürtlü fuel-oil’in fiyatının yüzde 20 eksiğini istedim.  Onlar, ‘Olmaz, ağır fuel-oil ile aynı fiyat olsun’ dediler. Kavga, dövüş derken  yüzde 12 eksiği ile işi bağladık.  Çeşitli formüller oluşturduk. Fiyatta anlaştık. Özal’a gittim, ‘En ucuz fuel-oil’in yüzde 12 eksiğine mutabık kaldık’ deyince, ‘Aferin, iyi bağlamışsın’ dedi.”

1984 yılında imzalanan Ekonomik, Ticari, Bilimsel ve Teknik İşbirliği Programı’nın hemen arkasından imzalanan “Doğal Gaz Alım Anlaşması” iki ülke ekonomik ilişkilerinin stratejik temelde yükseltilmesi sonucunu doğurmuştur. Doğal gaz  anlaşmasıyla Sovyet tarafı 1987 yılından başlayarak 25 yıl süreyle Türkiye Cumhuriyeti’ne ticari şartlarla, yılda 8 milyar metreküp  doğal gaz sevk etmeyi garanti ederken, Türk tarafı da bu süre zarfında doğalgaz bedelini mal ve hizmet ihracatıyla ödemeyi taahhüt etmişti.

Sovyetler Birliği’nden doğal gaz alımı konusundaki temasları gerçekleştiren Pakdemirli yıllar sonra Sovyetler’le gerçekleştirilen ilk temasın öyküsünü bana anlatmıştı. Pakdemirli, Karma Ekonomik Komisyon toplantıları için gittiği Moskova’da, Sovyet doğal gazına talip olduğumuzu ifade ettiğinde, “Sovyet müzakerecilerin şaşkınlıklarını gizlemeksizin, ne cevap vereceklerini bilemez bir halde, bu talebinize ancak 2 gün içerisinde yanıt verebiliriz. Siz  isterseniz burada kalın, talebiniz doğrultusunda size uygun bir program hazırlayalım” cevabını verdiklerini belirtti. Pakdemirli, yıllar önce Londra’da bilimsel araştırmalar yaptığı dönemde öğrenmeye çalıştığı Rusçasıyla, Sovyetler’e olan “iktisadi” ilgisini zaten dışa vurmuş bir kişilikti. Pakdemirli, bu fırsattan yararlanıp, muhataplarından, o çok merak ettiği,  Tataristan’a götürmeleri talebinde bulunuyor.
Sovyetler’den doğalgaz konusunda “evet” cevabını aldıktan sonra Türkiye’ye dönen Pakdemirli’yi Ankara Esenboğa’da Yusuf Bozkurt Özal karşılıyor. “Beni doğruca ağabeyi Turgut Özal’ın yanına götürdü. Rahmetli Özal’ın odasına girdiğimde, iki Amerikalı diplomatın, Moskova temaslarım hakkında bilgi almak amacıyla  orada bulunduklarını öğrendim. Doğal gaz konusunda sorular sordular, kısa ve net cevap verdim : “Yok öyle birşey.” 

 

Posted in Liste | Leave a comment

Sonsuza kadar AKP mi?

Başta muhalefet partileri olmak üzere, birçok köşe yazarı ve halkın önemli bir bölümü, AKP’nin 2003 yılından beri aralıksız olarak iktidarda olduğunu zannediyorlar. Bundan daha vahimi; AKP’nin politikaları sonucunda yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen, bu partinin hala nasıl olup da iktidarını sürdürdüğüne hayret ediyorlar. Konuya bilimsel açıdan yaklaşma çabasında olan ve Türkiye’ye yabancılaşmış bazı akademisyenler ise, bu konuda sonuçsuz kalan çeşitli araştırmalara imza atıyor.

Gelin, öncelikle bazı tespitler yapalım:

7 Haziran seçimlerinde, halkımız AKP’ye “dur, yeter artık” dedi. Seçim sonuçları AKP’yi resmen iktidardan düşürdü. AKP hem oy, hem de TBMM’deki yeterlilik sayısını kaybetti.

Eğer, AKP dışında bir hükümet kurulabilmiş olsaydı, bugün belki de AKP yöneticilerinin çoğu yargı karşısında hesap veriyor olacaktı. Hükümet, başta hukuk alanı olmak üzere bir dizi reforma imza atıyor olacaktı. Bugün terör ya da Kürt sorunu, büyük bir ihtimalle bu kadar yakıcı olmayabilirdi. Dış politikada tehlikeli sularda yüzmüyor olabilirdik. Dış politikada macera arayışlarına son vermiş, daha sorumlu ve dikkatli adımlar atan bir ülke konumunda olabilirdik. Çok büyük bir ihtimalle,  17 saniyelik hava ihlali nedeniyle Rus uçağını düşürmeyerek, stratejik ortaklık ölçüsünde sayılabilecek ekonomik ve ticari ilişkilerimize zarar verme pahasına, kendi ayağımıza kurşun sıkmayacaktık.

7 Haziran – 1 Kasım arasındaki dönemi TBMM’de çoğunluğu bulunmayan AKP yönetiminde değil de,  “geçici” hükümetlerle geçirdik. Tüm partilerce bilinçli olarak uygulanan bu politikayla çok sayıda şehit verdik. Kitlesel terör eylemlerine şahit olduk.  Şükürler olsun ki bu dönem sadece 5 ay sürdü. Ne yazık ki, yaşadığımız acılar geride kalmayarak, bugüne ışık tutacak izler bıraktı.

7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinden önce ağırlıklı olarak iç politika mülahazalarıyla, “AKP bölünecek mi?”, “Abdullah Gül ne yapacak?“, “Koalisyon nasıl kurulacak?” gibi sorularla meşgul olduk. Hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edilmesi, barış süreci, paralel yapı operasyonları, ekonomik kriz beklentisi, rüşvet ve yolsuzluk iddiaları gibi konular üzerinden AKP’nin bölünebileceği beklentisine girildi. Ancak, beklentiler gerçekleşmedi. Nasıl olduysa oldu, 1 Kasım seçimlerinden AKP yine zaferle çıktı. Bu, AKP’nin ikinci döneminin başladığı tarihtir.
İçerisinde bulunduğumuz bu yeni dönem ile 7 Haziran öncesi dönemini, AKP’nin kendisi de dahil olmak üzere, artık farklı verilerle ve farklı tanımlarla değerlendirmemiz gerekiyor. Söylemek istediğim şey; artık ne Türkiye 7 Haziran seçimlerinden önceki Türkiye, ne AKP 7 Haziran seçimlerinden önceki AKP, ne de HDP ve MHP 7 Haziran seçimlerinden önceki HDP ve MHP’dir. Aynı kalan, her zaman olduğu gibi CHP ve CHP’nin başarıyla politikadan uzak tutmayı başardığı % 25.

Bugün iktidardaki parti, aynı gün içerisinde aynı konuda 180 derece zıt söylemler ve eylemlerde bulunabiliyor. Çoğu kişi bunu tutarsızlık olarak değerlendirirken, AKP tek bir seçeneğe mahkum olmayarak, çelişkiliymiş gibi görünse de rahatlıkla farklı adımlar atabiliyor. İşin garip tarafı; bu sayede, anketlerde oy oranı da artırabiliyor.

Dikkat edilirse AKP bugün, CHP’nin 7 Haziran seçimleri için yaptığı vaatlerin önemli bir bölümünü tereddütsüz olarak yerine getiriyor. Bugün iktidardaki partinin “barış süreci” gibi bir söylemi yok. Bugün iktidardaki parti neredeyse paralel ile mücadeleyi tamamlamak üzere. Bugün iç politik gelişmeler üzerinden AKP’ye yönelik muhalif ses yok denecek düzeye inmiş durumda. Siyasal ve toplumsal ilgi önemli ölçüde dış politikaya, terör ya da Kürt sorununa odaklanmış durumda. Bugün herkes, yukarıda saydığım iç politika mülahazalarıyla değil de, Türkiye’nin dış politikada yaşadığı kriz nedeniyle,  bu filmin nerede biteceğine yönelik kafa yoruyor. Kısacası, 7 Haziran öncesi Türkiye’sinin gündemi ile bugünkü gündem arasında çok büyük farklar görüyoruz.

Bugün sorulması gereken temel sorular şunlar:

AKP bu işi selametle nereye kadar ve nasıl götürecek? 4 yıl sonra yapılacak seçimlere sağ salim ulaşabilecek miyiz? Ulaşabilirsek ne olabilir, nasıl bir sonuç çıkağını öngörüyorsunuz? Bir tahmin yapabiliyor musunuz ya da geleceğe dair bir ümit taşıyor musunuz? Yoksa siz de“AKP seçimle gitmez” diyenlerden misiniz? Davutoğlu’nun hazmetme kapasitesinin sınırı olup olmadığını merak ediyor musunuz?  Benim ya da sizlerin bugün taşıdığı endişeleri taşıyan AKP milletvekilleri var mıdır ya da yakın gelecekte ortaya çıkacaklar mıdır?
Bu cevapları bilemem ama eğer bu endişeler de önümüzdeki süreçte AKP’yi bölüp TBMM içerisinde yeni bir hükümetin ortaya çıkmasına yol açmazsa, Türkiye’nin önünde geriye sadece iki seçenek kalıyor.

Bunlardan birincisi; dış faktörler neticesinde (dış güçler demiyorum), hatta sıcak savaş ya da sıcak savaşa yol açacak gelişmeler neticesinde, AKP’nin iktidarı bırakmak zorunda kalmasıdır. Türkiye’nin olağanüstü şartlar döneminde, “geçici ve milli” hükümetlerle yönetilmesidir.

İkinci seçenek ise “benim, daha doğrusu bizim sorunumuz değil diyerek”, çocuklarımızın ya da daha büyük olasılıkla torunlarımızın, AKP iktidarından nasıl kurtulabileceklerini tartıştıkları siyasi bir ortamın beklenmesidir. AKP iktidarının sonsuza kadar devam etmesi, ne yazık ki benim için büyük bir sürpriz olmayacaktır.

Posted in Liste | Leave a comment

Yeni kapitalizm ve ‘çırpınan balık’

Berlin duvarının yıkıldığı günlerde BBC’de (radyo) yayımlanan bir analiz programını hatırlıyorum. Yanılmıyorsam, stüdyoda bir iktisatçı, bir tarihçi ve programın sunucusu sosyalist sistemin yıkılışını tartışıyorlardı.  Berlin’e, duvarın önündeki göstericilerle mülakatlar yapan spikere  bağlanıldığında, arka planda,  haykırışlar ve duvara indirilen balyoz sesleri duyuluyordu. Spiker şu cümle ile söze başladı; “İşte bu sesler, sosyalizmin yıkılışının sesleri mi yoksa, kapitalizmin çöküşünün başlangıcının sesleri mi?”

Stüdyodaki iktisatçı bu cümleyi yorumladı. “Sosyalizm yıkıldığı takdirde, kapitalizm kendi iç çelişkilerine daha hızlı dönecek. Pazar ve ham madde paylaşım savaşları tekrar başlayacak. Sosyalizmin yıkılmasıyla, kapitalizm anti tezini kaybeder. Eğer, yakın bir gelecekte Sovyetler Birliği de dağılırsa, bu siyasi gelişme karşısında, Amerika’nın ve kapitalizmin mutlak galibiyetini kutlamaktan ziyade, dünyanın tek kutuplu düzende karşılaşacağı sorunlara nasıl çözüm bulunabileceğini bugünden tartışmamız gerekiyor. Zira, kapitalizm gibi rekabete dayalı bir sistem, kendi rakibi olmazsa değişen ortama nasıl adapte olup, verimliliğini koruyacak.” 

SSCB sonrası dönemde kapitalizm değişim adına sadece Çin örneğini ve bilgi ekonomisini sahneye koyabildi. Sosyalist bir ülkede küllerinden adeta yeniden doğmaya çalışan “klasik kapitalizm”, dünyaya iki yüzyıl önceki vahşi kapitalizmi tekrar yaşatıyor. Bir tarafta piyasa sosyalizmi de denilen Çin modeli, diğer tarafta ise, bilgi ekonomisine dayalı teknolojik üstünlüğün ön plana çıktığı “yeni kapitalizm”, globalizm adı altında dünyaya şekil veriyor.

Enformasyon çağı, globalizm, tek dünya, tek pazar, sermayenin  uluslararası niteliğe kavuşması gibi bilinen tüm süreçlere rağmen, kapitalizmin özüne, yani iç çelişkilerine döneceği o kadar aşikardı ki, bunu anlayabilmek için Marxist olmaya gerek yoktu. Futuristler, tek kutuplu dünya üzerine kafa yorarken, resmi ideolojiyle nereye kadar gidilebileceğinin hesaplarını yapıyorlardı. 11 Eylül uçaklarının sahneye çıkmasıyla, resmi ideologlar ABD ve tek kutuplu dünya düzeni için umut ışığını keşfetmişlerdi. İşte, yeni antitez buydu; terör.  Medeniyetler çatışmasına kafa yorularak, bu anti tezin kapitalizmin yeni dinamosu olacağı da savunuldu, ancak, çok geçmeden bu tezin fazla iş yapmayacağı önce Afganistan sonra Irak’ta görüldü. Sistem ideologları artık, Baudrillard’a kulak vererek, globalleşmenin sınır tanımayan yayılmacılığıyla kendi sonunu hazırladığını farkettiler, ancak, ok yaydan çıkmıştı bir kez.

Klasik kapitalizmin çözemediği başta açlık olmak üzere, sefalet ve geri kalmışlık, kapitalizm hakkında iyimser olmamızı engellerken, yeni kapitalizmin yarattığı teknolojik uçurum çelişkileri daha da derinleştiriyor. Küreselleşmeyi sadece merkez ülkelerden, çevre ülkelere yönelik tek yönlü sermaye, mal, hizmet ve  ideoloji akımı olarak yorumlarken, hatta ulus devletlerin öneminin ortadan kalktığı iddia edilirken, çevreden merkeze yönelik küreselleşmenin neden ve nasıl engellendiğini tartışmıyoruz. Bence, bu noktada, küreselleşme kavramı yerine “küreselleşmeme” olgusunu tartışmamız gerekiyor. Bu tartışmayı, küreselleşme karşıtlığı temelinde değil de, iki yönlü olarak  nasıl daha iyi küreselleşilebilir noktasında yapmalıyız.! Tabi eğer, yeni kapitalizm müsaade ederse! Küreselleşmenin çağımızın en yıkıcı sorunu haline geldiği tartışılırken, Jacques Chirac gibi muhafazakar bir politikacının da, bu yöndeki endişesini farklı bir şekilde aşağıdaki kelimelerle ortaya koyması dikkat çekiyor. “Küreselleşme ondan asıl yararlanması gereken toplumların geleceğini daha iyi aydınlatıyor.” Bu cümle, esasen, kapitalizmin kendi sonunu hazırladığı savını destekleyen bir endişenin ifadesidir.

Küreselleşme fakirliğe çare olamadığı gibi, ekonomik ve siyasi istikrarı sağlayan bir unsur da olamadı. Teknolojideki gelişme düzeyine rağmen, günlük bir doların altında gelirle yaşamak zorunda olan insan sayısı da artıyor. Klasik de olsa, yeni de olsa, kapitalizm kapitalizmdir. Kendi iç çelişkileri sayesinde son yüzyılda 2 dünya savaşı yaşatmıştır. Bu nedenle, mucize beklemek yerine  kapitalizmi olduğu gibi kabul etmek gerekiyor. Sanırım kapitalist iktisatçılar da bu gerçeği çok iyi bildiklerinden olsa gerek, kapitalist sistemin yaşadığı  dönemsel krizlere ancak, teknik analizlerle ve sıradan vatandaşların anlamadıkları bir dilde, sadece yorum getirebiliyorlar.

Kapitalist sistemin özü “en iyinin sağ kalması” temeline dayanıyor. Klasik iktisat teorisi, herkesin kendi çıkarlarını maksimize etmesi durumunda, tüm toplumun çıkarlarının maksimize olacağını iddia ediyor. Bugün, doğru olmadığı kesin olarak ortaya çıkmış bu sav yerine neyi ortaya koyabiliriz?  Zira, ekonomik açıdan mağlup olanlar ile ekonomik belirsizlikte ne yapacağını bilemeyenler kökten dinciliğe yöneliyorlar. Bu sayede bireyler gerçek dünyanın belirsizliği yerine, belli kuralları uyguladıkları takdirde kurtuluşa ereceklerine inanıyorlar.

Demokrasi ve kapitalizm gücün dağılımı noktasında çok farklı yaklaşımlara sahiptirler. Kapitalizm gelir düzeyinde ve mülkiyet alanında eşitsizlik yaratırken, demokrasi siyasi gücün eşit olarak dağıtılmasını savunur. Kar etmek ve fırsat yaratmak kapitalizmin itici gücüdür. Rekabetin özü diğerlerinin piyasadan silinmesi temeline dayanmaktadır. Bu nedenle eşitlik temelli demokrasi ile artan miktarda eşitsizlik yaratan ekonominin bir arada yaşamasının  mümkün olmadığı görülüyor. Gelişmeler gösteriyor ki, Avrupa’da yaratılmaya çalışılan sosyal güvenlik devleti de geçerli bir alternatif olma özelliğini kaybetti. Sosyal güvenlik sistemi iflas etti. Bir anlamda liberal Avrupa, sosyal Avrupa’yı finanse etmekte yetersiz kaldı.

İçerisinde bulunduğumuz durumunu en iyi şu Çin atasözü açıklıyor. ”Sudan çıkmış bir balığın kendisini nereye fırlatacağını bilmeksizin çırpınışına devam etmesi, sadece mevcut durumunun dayanılmaz olduğunun hissedilmesi gerçeğinden kaynaklanmaktadır.” Çırpınan balığın suya giden yolu bulması galiba sadece ilahi bir mucize olur.
Not : Bu yazı Dış Ticaret Durum Dergisinin 65. Saysında (Temmuz 2008) yer alan “Sudan Çıkmış Bir Balık” başlıklı yazımın kısaltılmış halidir.
http://www.turktrade.org.tr/Dergi.aspx?ID=1

Posted in Liste | Leave a comment

Kaderimiz Bahçeli’nin iki dudağının arasında… 17.08.2015

 

7 Haziran seçimlerinden önce yaptığım analizlerde, bu seçimin bir sonuç üretemeyeceğine, AKP’nin seçimle gitmeyeceğine inandığımı, hatta AKP’nin 7 Haziran seçimlerini ertelemek için her yolu deneyeceğini düşündüğümü belirtmiştim.  5 Haziran’da Diyarbakır’da patlayan bombalar seçimlerin ertelenmesi için önemli bir denemeydi.  Ancak, beklenildiği kadar insanın ölmemiş olması ve sağduyu, amaçlanan hedefe ulaşılmasını engelledi.

7 Haziran seçimleri öncesinde çok sayıda seçmenin ortak temennisi; 13 yıldır süren AKP iktidarının yol açtığı sorunların, özellikle de hukuk sisteminin çökmesine neden olan gelişmelerin ve toplumun kamplara bölünmesine yönelik tasarrufların sona erdirilmesiydi. Buna karşın, AKP sözcüleri ise CHP, HDP, PKK, MHP, Paralel ve DHKP-C’yi aynı safta yer almakla suçluyorlardı. Bu süreçte toplumsal bölünme; Alevi-Sünni, Türk-Kürt, İslamcı-Laikçi ekseninde değil de, AKP taraftarları ve karşıtları temelinde gerçekleşti. “HDP’nin Kabesi Taksim’dir” yaklaşımı bile istenilen sonucu sağlamadı. Cumhurbaşkanı’nın “Bu memlekette her seçim bir bakıma kurtuluş savaşıdır” sloganı temelindeki demokrasi (!) anlayışına rağmen seçim; AKP karşıtı bloğun yüzde 60’lık zaferiyle sonuçlandı.  Hiç olmazsa ilk gece AKP’ye “dur” denildiğini düşünen kesimler derin bir nefes alarak, kutlamalar dahi yaptılar.

Seçimlerinden hemen önce, MHP’nin seçim sonrası takındığı tavrı hiç kimsenin öngörmediğini söyleyebiliriz. Şahsen bu yönde fikir beyan eden hiç kimseye hiçbir medya organı ya da sohbet ortamlarında da rastlamadım. Bahçeli’nin sürpriz çıkışlarından hemen önce Deniz Baykal’ın sahne alması, en azından benim açımdan büyük sürpriz oldu. Yaşlı üye sıfatına sahip olan Deniz Baykal, bu sıfatıyla ülke siyasetine yön verme gayretkeşliğine soyundu. Eski şahsi kişisel hesaplarını da gündeme taşımakta sakınca görmeyen Baykal, zaten kendiliğinden oluşan AKP karşıtı bloğu dağıtma girişiminde öncü rol oynadı.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde RTE’ye karşı ortak bir aday etrafında kenetlenilmişti. Sonrasında MHP, hiç de şık olmayan bir şekilde Ekmel beyi Meclis’e taşıdı. Benim gibi birçok seçmen de kandırıldığını düşündü. MHP’nin Ekmel beyi Meclis Başkan adayı olarak göstermesi ve bu konuda CHP ile bir uzlaşma arayışına girmemiş olması, AKP karşıtı bloğun, AKP’nin sandığı gibi, bilinçli oluşturulmuş bir blok olmadığını gösterdi.

Bahçeli’nin TBMM başkanlığı sürecindeki tavrı, Türkiye’nin tek veya en önemli sorununun AKP olmadığının ilk işareti oldu.  Bahçeli’nin,  yüzde 13 oy alan bir siyasi parti ile bir arada olamayacağını açıklaması, Türkiye’nin yeni bir sürece doğru evrildiğini gösteriyordu.  Türkiye,  ekonomik sorunlar ya da AKP’nin hukuk dışı uygulamalarını gölgede bırakacak yeni, aslında  klasik, “soruna” dönerek, yine toplumsal enerjisini başka alanlara çekmeyi başardı.

Akla gelen ilk klasik senaryo, Türkiye’yi yeniden Türk-Kürt çatışması temeline oturtmak oldu.  Ben bu noktada, “Kürt” kelimesi yerine “terör” kelimesinin kullanılmasını daha doğru buluyorum. Ancak, yeni jenerasyonun konuyu PKK ekseninde değil de Kürt-Türk sorunu! ekseninde değerlendirdiğini görüyoruz. Zira, yıllardır terör örgütüyle “barış müzakeresi” sürdüren bir Hükümetin mevcudiyeti, onları “terör” kelimesini kullanmaları konusunda ihtiyatlı bir yaklaşıma sevk ediyor. Üstelik onlar, terör örgütüyle barış müzakeresi yürütülmesini, hayat kadınlarıyla iffet müzakeresi yürütmekle eşdeğer gören ebeveynlerini anlamakta da güçlük çekiyorlardı.

MHP’nin “barış sürecinin sona erdirilmesi şartı”, Cumhurbaşkanı için tahmin edilemeyecek fırsatları beraberinde getirdi. Milliyetçi kesime hoş görünmekten tutun da, HDP’yi aldığı oy oranı nedeniyle cezalandırmaya kadar, ortamı terörize ederek, koalisyonların ne denli kaşıntı verici bir olgu olduğunu göstermeye olanak sağladı. Fehmi Koru ile görüşlerimiz ve yaklaşımlarımız taban tabana zıt olmasına rağmen Koru; “Cumhurbaşkanı, Bahçeli ve PKK aynı tarafta” dediğinde, “Ben daha önce bu cümleyi nasıl akıl edemedim” diye hayıflandığımı söyleyebilirim.

13 Ağustos günü yapılan Kılıçdaroğlu – Davutoğlu görüşmesiyle çeşitli çevrelerce arzu edilen CHP–AKP koalisyonunun gerçekleşmeyeceği de anlaşılınca, Cumhurbaşkanı ve AKP kurmayları, TBMM’deki AKP karşıtı bloğun sadece CHP ve HDP’den oluştuğunun farkında olarak, süreci istedikleri gibi rahat bir şekilde yürütme gayretine girdiler.

Terör, İŞİD’le mücadele, dış politika sorunları,  ekonomik sorunlar, Suriye’den gelen mülteciler ve hukuka tecavüz gibi hayati önem taşıyan sorunlar apaçık bir şekilde önümüzde dururken, bunların arasından sadece birini ön plana çıkartarak, milliyetçilik oyunu oynamak çok kolay ve fırsatçı bir yaklaşım olmuyor mu? Yıllarca siyaset sahnesinde bulunanların, Türkiye’nin gerçek sorununun ne olduğunu saptayamaması işletme körlüğünden mi kaynaklanıyor?

Velev ki, teröre öncelik verdik;  PKK’nın, yani terörün başı ezdik diyelim.  Bu süreçte önceliğin terör olmadığının farkına varırsak, belk de geeç kalmış olmayack mıyız?  Ben, PKK’yı küçümsemiyorum. Her şehidin ardından kahroluyorum.  Ama şunu biliyorum ki;  amacı net bir şekilde belli olan PKK’nın karşısında “Türk–Kürt kardeşliği” ve  “sağduyu” denilen en güçlü silahlar zaten bizim elimizde. Peki, amacı sadece şahsi geleceğini güvence altına almak olanların ülkeyi nasıl bir ateşe attıklarını göremiyor muyuz? Sanırım birkaç saniyeliğine “milliyetçilik” gözlüğünü çıkartıp bakarsak gerçekleri çok net olarak göreceğiz.

Bu satırları yazdığım esnada birisi televizyonda yönetim sisteminin değiştiğinden bahsediyordu.

Evet, kaderimiz Bahçeli’nin iki dudağının arasında belki ama O, bunun farkında bile değil.

Posted in Liste | Leave a comment

3 Adam göndermek…  

7 Haziran 2015 Genel Seçim Sonuçları üzerine yapılan spekülasyonlar gösteriyor ki; hemen hemen herkes, kendisini en kötü senaryolara hazırlıyor. “HDP barajı geçerse ne olur, geçmezse ne olur?” sorusu, tartışmaların ilk sırasında yer alıyor. “Olası bir AKP – CHP koalisyonu” da son dönemde sıklıkla dile getirilen bir başka senaryo başlığı. Continue reading

Posted in Liste | Leave a comment

7 Haziran 1945’ten 7 Haziran 2015’e

Daha kuruluşundan beri demokrasi prensiplerinin eksiksiz şekilde uygulanması, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve vatandaşlarının en önemli amacıdır. Atatürk’ün ölmez adına bağlı kutsal Kurtuluş Savaşı’mızdan doğan Türkiye Cumhuriyeti, ilk Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile dünyanın belki de en demokratik anayasasını meydana getirmiştir. Continue reading

Posted in Liste | Leave a comment