Pasaport

2002’de 3-2 yendiğimiz Türkiye – Güney Kore futbol maçından hemen sonra, Mayakovskaya metrosu çıkışında  iki Rus polisi durdurup, kimlik sordu. İçini kaplayan sevinç ve gururun etkisiyle, polise pasaportunu uzatırken, bir yandan da Mayakovski heykeline bakarak, ‘Okuyun, kıskanın, T.C. pasaportu.’’ dedi. Polis, anadilindeki  tüm vurgularla kendisine hitap eden bu delikanlının pasaportunu alırken içinden şöyle düşünüyordu.  ‘Hem Türk, hem anadili gibi Rusça konuşuyor hem de Mayakovskiyi biliyor.’’ Nereden bilebilirdi, O’nun asıl hikayesinin Mayakovskaya’da başladığını?

Pasaportunda doğum yeri olarak ‘Bakü’ yazıyordu. 1970 yılında doğmuştu. Planlama teşkilatında baş uzman olarak çalışan babasının memuriyeti nedeniyle doğduktan hemen sonra Moskova’ya taşınmışlar, Mayakovskaya metro istasyonunun yanında bir daireye yerleşmişlerdi. Çocukluğu orada geçmişti. Babasının SSCB’nin yurtdışındaki misyonlarına diplomat olarak atanmasıyla, 12 yaşından itibaren sekiz yıl yurtdışında yaşadı. 1989 yılında Moskova’ya döndüler. Bürokraside ilerleyerek daha yüksek makamlara gelmesi ihtimali olan babası nedense Bakü’ye dönmek istedi. Annesiyle birlikte yaptıkları tüm itirazlarına rağmen  babasını ikna edemediler.

1989 sonunda Bakü’ye döndüler. Daha Bakü’nün şartlarına uyum bile sağlayamadan kendilerini bambaşka bir ortamda buldular. Lise 3. sınıf öğrencisiydi. Siyasi gelişmeler aile içerisinde her gün tartışılıyor, bu işin sonunun nereye varacağı kestirilemiyordu. O, zaman zaman babasını sinirlendirecek şekilde, heyecanla, SSCB yıkıldığı takdirde her şeyin daha iyi olacağını, herkesin özgür birer birey haline geleceğini söylüyor, hatta, Türkiye’yi örnek gösteriyordu. Babasının, Türkiye’nin sandığı gibi bir ülke olmadığını söylemesi, onu sinirlendiriyor ve ‘Siz inançlı komünistler, her şeyi farklı gösteriyorsunuz’’ diye haykırıyordu.

Ermenistan’dan kovulan Azeri göçmenlerle Bakü’deki Ermeniler arasında yaşanan gerginlik üzerine gönderilen SSCB askeri birliği dehşet saçtı. Tanklar, şimdi 20 Ocak ismini taşıyan meydandan geçti ve 130 kişi tankların altında can verdi. Meydandan kan izlerini temizlemek için bir yıl uğraşıldı.

SSCB’nin dağılmasıyla, Ağustos 1991’de Bakü artık resmen bağımsız bir ülkenin başkenti oldu. Bağımsızlığın hemen ertesinde, Türkiye’den dini bir liderin cemaati ile Azerbaycan  Adalet Bakanlığı’nın ortaklaşa bir sınav düzenleyeceği  ve sınavı kazananların Türkiye’deki üniversitelerde okutulacağı haberi yayılmaya başladı.

Sınava girdi, başardı. 1991 yılı Kasım ayında, sınavı kazanan diğer öğrencilerle birlikte, Türkiye’ye  iki otobüsle yolculuk başladı. 78 erkek, 4 kız öğrenci ve Azerbaycan Milli Eğitim Bakanlığı’ndan iki görevliyle yola çıkıldı. O dönemde Gürcistan’da iç savaş vardı. Yeni bir hayata başlamanın heyecanıyla ilk gece Gürcistan’da bir kasabada, elektriği, suyu olmayan ve ısı sistemi çalışmayan bir otelde kaldılar. Gürcü şarabı içerek ısınmaya çalıştılar.  Altı gün süren maceralı yolculuk  boyunca da şarap tüketimi devam etti. Sarp sınır kapısına ulaşıldı. Kapıda onları karşılamakla görevli cemaat mensupları, iki otobüs dolusu sarhoş Azerbaycanlıyı görünce az kalsın küçük dillerini yutuyorlardı. Rize’de karşılama yapan daha üst düzey cemaat görevlileri onları sert bir dille uyardı. İçki içmenin günah olduğunu öğrendiler. Türkiye gibi özgür bir ülkede içkinin yasak olabileceği olasılığı çok şaşırttı onları. Üstelik otobüste ‘ateist’ arkadaşları da vardı.

Azerbaycanlı öğrencileri dört gruba ayırdılar. O, Eskişehir grubundaydı. Tam bir yıl cemaatin misafirhanelerinde kaldı. Yapılan dini telkinler, namaz ve oruç derken, SSCB’de bile görmediği baskılar yüzünden cemaatin elinden kaçıp kurtuldu. Ankara’da son derece zor bir hayat sürdürdü. Yarı zamanlı işler buldu, çalıştı. Tercümanlık yaptı. Aç kaldığı da oldu. Hayatın tüm zorluklarına karşı göğüs gerip, Hukuk fakültesini bitirdi.

Tam on yıllık bir mücadelenin sonunda Türk vatandaşı olmayı da başardı.

Şimdi İstanbul’da yaşıyor. Zaman zaman iş gereği Moskova’ya gidiyor. Son gidişinde Tverskaya’da yürürken  hayatını gözden geçirdi. Eğer, Türkiye’ye gitmeseydi muhtemelen Moskova’daki bir Türk firmasında çalışan, Moskova’da yaşayan bir Rus vatandaşı  olacaktı. Şimdi, zaten Moskova’da faaliyet gösteren bir Türk firmasının İstanbul’daki ofisinde çalışan Türk vatandaşı olması gülümsetti onu.

Geçen hafta telefonlaştık. “Abi ne olacak bu memleketin hali, Türkiye için çok üzülüyorum. Bu vatandaşlığı almak için iki ülke kaybettim. Buradan Kanada’ya gitmeyi düşünmek çok kanıma dokunuyor. Bu ülkeyi de kaybetmek istemiyorum, bir de Moskova’da polise Türk pasaportunu gösterirken artık endişe ediyorum. Bu da ayrıca çok üzüyor beni” dedi.

Sen “Gerçek bir yerli ve milli olmuşsun kardeşim” dedim. Başka bir şey diyemedim.

Advertisements

Mahşer Randevusu

Geçtiğimiz hafta isimleri kamuoyuna mal olmuş üç farklı kişinin sosyal medya üzerinden yapmış oldukları din referanslı söylemlerinin ortak noktası; dünya işlerinden kaynaklanan kimi hesaplaşmalarının ahirette, mahşerde yapılacağına yönelikti. Bu üç kişi sıradan üç kişi değil akademisyen, eski belediye başkanı ve TBMM başkanlığı ve milli eğitim bakanlığı yapmış profesyonel siyasetçi önemli kişilerdi.

Eski milli eğitim bakanı İsmet Yılmaz, yerel seçimlerde oy istediği aday için “AKP’li adaya oy vermek mahşerde beraat belgesidir” şeklinde bir ifade kullandı. Yılmaz’ın ses kayıtı da olduğu için, bu açıklamayı sosyal medya manüpülasyonu olarak değerlendirmek mümkün değil.

Geçtiğimiz günlerde bir üniversiteye rektör olarak da atanan TV yıldızı Prof. Nihat Hatipoğlu da kendisine yönelik eleştirilere, “Hepinizle mahşerde karşılaşacağım” şeklinde cevap verdi. Nedense bu dünyada, hukuk yolunu kullanarak hesaplaşmayı tercih etmiyor. Sanırım, yargının bağımsız! olmadığını bildiği için değil.

AKP’nin Ankara büyükşehir belediye başkan adayı Mehmet Özhaseki ise, “Melih Bey’in günahı var mı yok mu ben bilmem. Cenab-ı Allah’ın işine karışmak kimsenin haddi değil. Ben sümme haşa yaratıcının işine nasıl karışayım” dedi. Oysa, Özhaseki İslam dinin temel esprisinin kul hakkı olduğunu bilmiyor olamaz. Allah gecinden versin yarın, musalla taşında cemaate o meşhur soru sorulduğunda, “Ben bilmem Allahım, siz daha iyi bilirsiniz” şeklinde cevap verilemeyeceğini de bilmiyor olamaz.

2012 yılında “Cennet’te satılık arazi!” ilanıyla vatandaşlarımızın dolandırıldığına tanık olmuştuk. Jet Fadıl, islam dinini her fırsatta kullanarak ticaret yapan bir girişimci olarak, sarıklı ve cübbeli kıyafetiyle dini içerikli pazarlama taktikleri uygulamıştı. Ancak bu şahısların siyaseten düşük profilli olmalarından dolayı konu cehaletlerine verilerek geçiştirilmişti.

Bu yazımda, “Batıl inanç ne kadar az olursa yobazlık da, sefalet de o kadar az olur” diyen Voltaire atıfla yukarıdaki açıklamaları değerlenmeyi düşünerek yazıma “Endüljans”[i] belgesinden başlamayı düşünüyordum. Endüljans belgesi, aydınlanma dönemini ve moderniteyi çağrıştırdığından birden aklıma Alev Alatlı hanımefendi geldi ve yazmayı planladığım konudan vaz geçtim.

Hatırlarsınız, Alev hanım AKP ile ilişkilerini tesis ettiği dönemde, “Türkiye rönesansı yaşıyor” cümlesini kurmuştu ama ben bu cümleyi onun sarfetmiş olabileceğine inanmamıştım. Alatlı’nın aslında söylemek istediği farklı bir şey  olmalı diye düşünmüştüm. Birkaç gün sonra, Alatlı’nın Cnnturk’te Şirin Payzın’ın programında “Din kodlu eğitim, belki de bu zamanda devrimciliktir” dediğini de doğrudan işittiğimde, aydınlanma dönemini ve moderniteyi sorgulayacak düzeyde derinliği olan bir hanımefendinin, günlük siyasetin parçası olmayı nasıl ve neden tercih edebileceğini anlamaya çalışmıştım, hala çalışıyorum.

Rönesansın, dinde reformun ve kapitalizmin artan egemenliğiyle birlikte modernleşmenin yönlendirici unsurlarını bir bütün olarak ele aldığımızda, cehalet, batıl inanç ve zorbalığa karşı “aklın” daha iyi bir dünyayı kurmaya muktedir olduğuna inanan biri olarak, Özhaseki, Hatipoğlu ve İsmet Yılmaz’ın sözlerini, akıl ve bilim merkezli toplumsal düzenleme arayışı yerine din merkezli toplumsal yapı oluşturulması çabası ve arzusu olarak yorumluyorum.

Aslında konu bu noktadan itibaren laiklik tarışmasına gider ama bu dönemde laiklik kavramını tartışmanın bir anlamı olabileceğini düşünmüyorum. Ancak, belirtmeliyim ki, Türkiye Cumhuriyeti laiklik kavramını tartışmadan, bu kavramla yüzleşmeden sorunlarını aşamayacak. Üstelik sorunumuz sadece cehalet değil.

[i] 1521 tarihli bu belge ile Kilise, günahların bağışlandığını tevsik ediyor ve cennete gitme garantisi sağlıyordu. Hatta, kilise daha da ileri giderek, halka para karşılığı cennetten arazi satışları da yapıyordu.


[1] 1521 tarihli bu belge ile Kilise, günahların bağışlandığını tevsik ediyor ve cennete gitme garantisi sağlıyordu. Hatta, kilise daha da ileri giderek, halka para karşılığı cennetten arazi satışları da yapıyordu.

 

“Rusya Federasyonu’na hoş geldiniz”

Çarşamba günü Kremlin’deki Rus-Türk zirvesinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in yapacağı konuşmayı tahmin etmeye çalıştım:

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, Değerli Dostum,

Türk Heyetinin Değerli Üyeleri,

Öncelikle Rusya Federasyonu’na hoş geldiniz. Bu vesileyle hepinizin yeni yılını kutlar ve yeni yılın Avrasya’da barış, güvenlik ve istikrarı güçlendirmek için, her iki ülke halkının menfaatine uygun, tüm alanlarda karşılıklı fayda sağlayan ilişkileri kurma doğrultusundaki çalışmalarımızın devam etmesine imkan ve fırsat sağlamasını dilerim.

Konuşmama, yeni yılın ilk günlerinde benim için sürpriz olan bir gelişmeyi belirterek başlamak  istiyorum. Ukrayna Devlet Başkanı Proşenko’nun, İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesinde yaptığı konuşmayı izledim. Proşenko, Türkiye’deki bu kilisenin ‘Ekümenik’ statüsüne vurgu yaparak, teşekkür etti. Ben, Proşenko’nun bu ifadeyi kullanmasına  Türkiye’den güçlü bir resmi itiraz geleceğini düşündüm, zira, Türkiye’nin, başından beri bu kilisenin “Ekümenlik” statüsü iddiasına sert bir şekilde karşı çıktığını biliyorum.

Sayın Erdoğan,

Yeni yılda ikinci sürprizi de, yine Proşenko’nun Türkiye’nin Ukrayna’ya İHA satışıyla ilgili tweetini gördüğümde yaşadım. Türkiye’nin dış politikasındaki gelişmelerin twitter üzerinden takip edilebiliyor olması gerçekten son derece ilginç. Hiç şüphesiz ki, Türkiye diğer ülkelerle ilişkilerinde egemen bir ülke olarak dilediği yönde adım atma hakkına sahiptir, Buna elbette kimsenin itirazı olamaz. Ancak, Kiev rejimine silah verilmesi Ukrayna’daki iç krizi kötüleştiren bir faktöre dönüşmemeli.  S-400 Zafer gibi gibi son derece gelişmiş teknolojiyi Türkiye’ye kazandırma fedakarlığı yapan bir ülke olarak, bu konudaki hassasiyetimizi lütfen anlayınız. Biz, Türkiye’nin Kırım konusundaki hassasiyetine değer veriyor ve Türkiye’yi anlamaya çalışıyoruz. Ancak, Türk ortaklarımızın da tarihsel süreçte Rusya’nın bir parçası olduğu tartışılamayan Kırım’ın statüsü konusunda bizi anlaması gerektiğini düşünüyoruz. Çanakkale ve İstanbul boğazları Türkiye için ne kadar hassas ve önemli ise, Kerç boğazının da Rusya için önemini anlamaya çalışmanızı bekliyoruz.

Sayın Başkan,

Size daha önce de belirttiğim üzere, Rusya da tıpkı Türkiye gibi, güney sınırlarındaki gelişmeler konusunda endişe, kaygı duyuyor. Proşenko’nun provokasyonlarını ve NATO’nun Karadeniz’deki  faaliyetlerini dikkatle takip ediyoruz. Ukrayna’da yapılacak seçimlerden sonra NATO’nun daha yüksek bir perdeden Kerç boğazı ile ilgili konuları gündeme getireceğini biliyoruz. Karadeniz’deki askeri hareketliliğin Rusya’nın çıkarlarına zarar vermesine müsaade etmeyeceğiz. S-400’lerle Kırım’ı tamamen kontrol altında tutuyoruz. Beklentimiz, Rusya’ya yönelik bu uluslararası hukuka aykırı kampanya esnasında dostluğunuzu yanımızda görmek. NATO’nun Ukrayna üzerinden doğuya yayılma politikasına, güçlü bir NATO üyesi olan Türkiye’nin de müdahil olmamasını diliyoruz. Rusya kamuoyu bu konularda son derece hassas.

Değerli Dostum,

Rusya Federasyonu Doğu Akdeniz’deki gelişmeleri de izliyor. Batılı şirketlerin bölgedeki faaliyetlerinin amaçlarından birisinin de, Avrupa pazarında Rus gazı ile rekabet etmek olduğunu belirtmeliyim. Bu şirketler ve ABD, Türkiye ile Rusya arasındaki köklü doğal gaz işbirliğini bir tehdit olarak görüyor ve sürekli olarak engellemeye çalışıyorlar. Biz sahip olduğumuz dev enerji şirketleri vasıtasıyla, bu bölgede de Rusya’nın çıkarlarını gözetiyoruz. Bir şirketimiz çok yakında Lübnan münhasır ekonomik bölgesinde doğal gaz arama faaliyetlerine başlamak üzere. Öte yandan, İsrail’in Leviathan bölgesindeki gaz yataklarına Gazprom’un yatırımcı olması yönünde teklifler var. Bu konuda arkadaşlarım hala çalışıyorlar. Rusya enerji konusunda kendisine yönelecek ekonomik tehditi bertaraf etme kapasitesine sahiptir. Enerjideki güçlü ortağımız Türkiye’nin bölge ile ilgili sorunlarının siyasi olduğunu biliyoruz. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin münhasır ekonomik bölge ilanından duyduğunuz kaygıyı biliyoruz. Türkiye’nin bu konudaki hassasiyetine azami dikkat gösteriyoruz. Doğu Akdeniz’deki tüm ülkelerle iyi ve köklü ilişkileri olan Rusya’nın açık desteğinin Türkiye’nin arkasında olması için ne yapabiliriz? Mısır ve İsrail ile ilişkilerinizin düzeltilmesi konusunda üzerimize düşen her görevi yerine getirmeye hazırız.

Sayın Erdoğan, değerli dostum,

İkili ticaretimizin 100 milyar dolara çıkartılması için birlikte büyük için çaba sarfediyoruz. Biz bu yıl Türkiye’den ithal edilen domates kotasını tam 2 katına çıkarttık, 100 bin ton yaptık. Türkiye Tarım Bakanı’nın Rusya’dan gümrüksüz et ithalatına izin vermesini takdirle karşılıyorum, size teşekkür ediyorum. Türkiye’ye buğday ihracatımız geçen yıl yüzde 40 artarak 1 milyar dolar seviyesine ulaştı. Türk işadamlarına yönelik vize uygulamalarının iyileştirilmesi konusunda çalışmalarımızı tamamladık. Akkuyu’ya 2019 yılında mutlaka finansman sağlanması gerekiyor. Geçen yıl Ankara’da  Akkuyu’nun temelini atarken, kişisel ricanız üzerine finans konusunu bu yıla bırakmıştık. Ayrıca, bana iletilen bilgilere göre Sinop nükleer santrali için Japonlar ve Fransızlar isteksiz davranıyormuş. Rusya olarak bu proje ile de ilgili olduğumuz daha önce belirtmiştim. Arkadaşlarım Türk meslektaşlarıyla bu konuyu görüşmeye hazır. Biz ayrıca, TürkAkım üzerinden Türkiye’ye gelecek gaz için ticari anlaşmanın bir an önce sonuçlandırılmasını bekliyoruz. Gaz miktarının tümünün Botaş tarafından alınması yönündeki arzumuzu daha önce belirtmiştik. Biraz önce Gazprom başkanı Miller’dan aldığım bilgiye göre, Türk partnerlerimiz zorlu bir müzakere yürütüyorlarmış. Sizin de konuyu yakından takip ettiğinizi biliyorum. Hatırlatmam gerekir ki, kısa sürede, rekor sayılacak sürede TürkAkım’ı Türkiye’nin ihtiyacı için inşa ettik ve İstanbul’da tören yaptık.

Gazprom’un uzun vadeli planlama yapabilmesi için bir an önce ticari müzakerelerin sonuçlandırılması gerekiyor. Şunu da ayrıca belirteyim ki, Türkiye’nin bu gaza ihtiyacı olmayacaksa, biz birinci hattı da Avrupa’ya  yönlendirebiliriz. Hatlardan biri Yunanistan, diğeri Bulgaristan üzerinden Avrupa’ya gider. Bu yönde çok talep var. Geçen gün Sırbistan ile bu konuda anlaşmaya vardık. Çipras da hattın Yunanistan’dan geçmesi için çok istekli. Bulgaristan ve Yunanistan arasında ciddi bir rekabet var, biliyorsunuz.

Sayın Erdoğan,

İdlib konusunda Şoçi’de imzaladığımız Mutabakat Zaptı’na rağmen başarılı olamadık. Biz bu konuda Türkiye’nin gerekli çabayı gösterdiğine inanıyoruz, sahadan gelen bilgiler de bunu teyid ediyor.  Ancak, hatırlanacağı üzere, bu görevin çok zor bir görev olduğunu hem Tahran’daki üçlü zirvede hem de Şoçi’de Zat-ı âlinize detaylı bir şekilde izah etmiştim. Ancak, sizin şahsi ricalarınızı kırmayarak ‘Peki, deneyelim’ dedim ve Soçi mutabakatını imzaladık. Şimdi geldiğimiz noktada, bu teröristlerle anladıkları dilden konuşma zamanının geldiğini belirtiyoruz.  Sayın Erdoğan, sizin İdlib konusundaki hassasiyetinizi yakından biliyorum. Gerek sivil can kayıplarının önlenmesi gerekse Türkiye’ye yönelik göç hareketinin önüne geçilmesi için Türkiye sınırı boyunca, sivillerin korunacağı ve geçiçi iskana tabi tutulacağı bir tampon bölge öneriyoruz. Bu konuda Türkiye’ye gereken yardım ve desteği sağlayacağız. Bu konudaki planlarımızı ilgili arkadaşlarımız hemen görüşmeye başlasınlar.

Sözlerime son verirken, Fırat’ın doğusuna da değineyim. ABD’nin çekilme kararının detayları ve önerdiği güvenlikli bölge ile ayrıntılar henüz net değil. Türkiye’nin, bu konuları netleştirmek için ABD yönetiminde etkili ve yetkili muhatap bulamadığını biliyoruz ve bu konudaki kaygılarınızı anlıyoruz. Ancak, bizim ABD’nin çekilme kararını ve önerilerini diğer ortağımız İran ile birlikte değerlendirebilmemiz için, ABD’nin kararlarının olgunlaşmasını beklememiz gerekiyor. ABD’nin ne yapacağını kestirmek çok zor, zaten onlar da ne yapacaklarını bilmiyorlar. Geçen yıl sonu yaptığım yıllık basında toplantısında ABD’nin çekilme kararına şüphe ile baktığımı belirtmiştim. Sahada kaydedilecek gelişmelere göre, iletişim kanallarımız zaten açık, durumu değerlendirir ve en kısa sürede üçlü zirveyi gerçekleştirebiliriz. Ancak şunu ifade edeyim ki, Rusya da, İran da ABD’nin çekildiği sahaların derhal Suriye ordusunun kontrolüne terkedilmesi gerektiğini düşünüyorlar. Ülkelerimizin çıkarlarını en yüksek seviyede korunabilmesi ve Suriye’de kalıcı barışın tesisi için Astana sürecinin çökmesine müsaade etmemeliyiz. Astana ortaklarının Suriye’de atacakları münferit adımlardan kaçınması gerekiyor. Sürecin sonuna doğru, ABD’nin açıkça ifade ettiği gibi, Astana sürecinin fişinin çekilmesine neden olacak gelişmelere müsaade etmemeliyiz. Bundan hepimiz zarar görürüz.

Suriye Devlet Başkanı sayın Esad ile yaptığımız son görüşmelerde, Suriye’den kaynaklanacak Türkiye’ye yönelik Kürt tehditinin ancak Kürtlerin yaşadıkları bölgelerin Esad yönetimi altında olması durumunda önlenebileceğini değerlendiriyoruz. Bu konuda da Suriye’nin vereceği garantilere ilave olarak Rusya’nın da devrede olabileceğini, Türkiye’nin endişelerini giderecek çözümler sağlanabileceğini düşünüyoruz. Yeni Suriye Anayasası görüşmelerinde Kürtlere tarihi sorumluluklar yüklemek bunlardan birisi olabilir.

Bu arada, son olarak S-400’ler konusunda vurgulamak isterim ki, ikili ilişkilerimizin mevcut seviyesi ve bundan sonra kaydedeceğimiz gelişmeleri ve Suriye’deki işbirliğimizi göz önüne alarak, Türk dostlarımızın ABD ile müzakerelerde rahat davranabileceklerini belirteyim (Tebessüm). Bu konuda gerektiği takdirde anlayış gösterebiliriz. S-400’leri almak için müşteriler uzun bir kuyruk oluşturdular zaten. Türkiye’nin NATO’nun güçlü bir üyesi olarak kalmasının ilişkilerimizin daha da gelişmesinde olumsuz bir etkisi olmayacağını da bilmenizi isterim. Biz ortak tarihi ve birbirine en üst seviyede karşılıklı bağımlılık ilişkisi tesis etmiş olan iki komşu ülkeyiz.

Türkiye’nin Suriye’deki riskleri

Gazeteci Ceyda Karan’ın RS FM için Suriye’deki gelişmelerle ilgili olarak Medya Günlüğü yazarı Aydın Sezer’le yaptığı söyleşinin özeti:

“ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’den çekilme kararı sonrası Amerikan birliklerinin geri çekilmesi için hazırlıklar başladı. ABD yönetimi meseleyi Türkiye ile koordine edeceğini duyurmuşken, Ankara’dan gelen açıklamalar Türkiye’nin ABD’den boşalan alanı doldurma arzusunu ortaya seriyor. Trump’ın kararı sonrası dikkatler bölgedeki gelişmelerin ne yönde evrileceğine çevrilmişken, Rusya’nın, Suriye’nin ve İran’ın atacağı adımlar da merak konusu.

Suriye’den çekilme denklemi; ABD, Türkiye, Rusya ve İran’ın pozisyonlarını Medya Günlüğü sitesinin yazarı analist Aydın Sezer ile konuştuk.

Sezer’e göre, Trump fikrini bir telefon görüşmesiyle değiştirebilecek kapasitede bir başkan olsa da Suriye’den çekilme kararına götüren süreçteki gelişmeler kararın arkasında ‘makro bir bakış’ bulunduğu izlenimi veriyor. Bu bağlamda Trump yönetimininTürkiye ile ilişkilerinde attığı son adımlarla Washington’ın bölgedeki sıkı müttefiki olan bazı Arap ülkeleri ile Arap Birliği’nin Suriye politikasındaki değişimleri ve Rusya’nın diplomatik girişimleri anımsatan Sezer, özellikle Sudan lideri Ömer el Beşir’in Şam ziyaretine dikkat çekti:

“Trump’ın çekilme kararının, bir telefon görüşmesi esnasında bir anlık refleksle verilmiş bir karar olduğunu düşünsek bile, hemen öncesinde arka planda Türkiye-ABD ilişkilerinde ve Suriye özelinde Rusya’nın da işin içerisinde olduğu özellikle Sudan’ın devreye girmesiyle birlikte gelişen bir süreç olduğunu düşünüyorum. Trump böyle bir kararı bir telefon görüşmesiyle alabilecek kapasitede biri. Kendi güvenlik bürokrasinin istifasından da bunun ani bir karar olduğunu çok net şekilde anlıyoruz. Burada tereddüt yok. Ama bu karardan önceki bazı gelişmeler şahsen kafamda Suriye ile ilgili daha makro bir bakışla bazı gelişmelerin olduğunu çağrıştırıyor. Bunlardan birisi şu: Sudan Cumhurbaşkanı Beşir’in Suriye’ye yaptığı ziyaret. Bu ziyaret birçok kimsenin anlamlandırmakta zorlandığı bir süreç olarak karşımıza çıktı. Arkasından Lavrov’un Sudan Dışişleri Bakanı ile yaptığı telefon görüşmeleri var. Burada Sudan’ın şu anda Arap Birliği’nin 150. dönem toplantılarında konseye başkanlık ediyor olmasının verdiği bir rol var. İkincisi Sudan, özellikle son aylarda ABD ambargosu ve ABD’nin ‘terörü destekleyen ülkeler’ listesinden çıkartılma yönünde yoğun çaba sarf ediyor. Arap Birliği’nin devreye giriyor olması demek, arka planda Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır’ın yani Türkiye-Katar cephesinin karşısındaki cephenin Suriye konularına giderek daha fazla müdahil olmak arzusunda olduğu gerçeği demek. ABD ve Rusya açısından konuya bakıldığında, ABD’nin zaten desteklediği bir kamp bu. Suriye’nin geleceğinde Arap ülkelerinin genel olarak daha fazla tavır almaları, hem siyasi, hem askeri, hem de maddi anlamda taraf olmaları noktasında ABD’nin çıkarlarıyla örtüşen, hatta onu destekleyen bir uzantısı olduğunu söyleyebiliriz. Pek yakında Körfez ülkelerinin bazılarının Şam’da büyükelçiliklerini tekrar açacaklarına yönelik haberler yer alıyor basında.”

Rusya’nın Orta Doğu’da ABD’den farklı olarak çok daha dengeli adımlar attığını düşünen Sezer, Körfez ülkelerinin Suriye’ye müdahil olmasının Rusya açısından sorun yaratmayacağını vurguladı. Sezer’e göre bundan sonra Arap Birliği’nin Suriye bağlamında Esad’ın desteklenmesinin de bulunduğu çok daha etkili rol oynayacağı bir süreç başlayacak ve son gelişmeler ABD-Rusya arasında mükemmel olmasa bile koordinasyonsuz düşünülemez:

“Rusya, Orta Doğu politikasına yönelik olarak ABD gibi ülkeleri ayrıştırarak, Sünni-Şii blokları üzerinden ya da İsrail’i dışlayan değil son derece kapsayıcı, çok daha dengeli ve bölgesel bütünlük arz eden bir politika izliyor. Burada da Beşir’in bir Rus uçağıyla Suriye’ye gitmesi Rusya’nın da bu işin içerisinde olduğunu gösteriyor. Eğer Arap ülkeleri Arap Birliği bağlamında Suriye’ye daha fazla müdahil olacaksa bu Rusya açısından bir sorun yaratmayacak. Çünkü Rusya hem Suudi Arabistan hem Katar hem Mısır hem de İsrail ile son derece iyi ilişkiler içerisinde olmayı başarmış bir ülke.

Bu çerçeveden bakıldığında, Arap ülkelerinin Arap Birliği önderliğinde Suriye’ye yönelik sergiledikleri politikada, hem İran’ın dengelenmesine ya da engellenmesine yönelik bir takım adımlar atılmakta olduğunu söyleyebiliriz. Hem de Türkiye’nin Suriye’deki genişleyen etki alanının kırılmasına yönelik bir ön alma çabası olarak görebiliriz. Kaşıkçı cinayetiyle birlikte ortaya daha belirgin bir şekilde çıkan Türkiye ve Katar’ın bir ölçüde de İran’ın arka planda destek olduğu blok ile Suudi Arabistan öncülüğündeki blok arasındaki rekabet çatışması Arap politikalarına yönelik olarak ve hangi tarafın ABD ve İsrail’in desteğini almakta olduğu gerçeği ışığında Suriye’de olup biteni bu şekilde yorumlayabiliriz. Dolayısıyla Türkiye’nin karşısında Suriye’de sadece ABD veya Batılıların desteklediği PYD/PKK terör blokunun ötesinde her zaman karşı olduğumuz bir Esad’ın ötesinde bir de Esad’a destek vermek üzere konumlandırılan genel bir Arap gücünü göreceğiz bundan sonraki süreçte. Bu adımların ABD ve Rusya arasında, mükemmel bir koordinasyondan bahsetmiyorum ama zımni de olsa bir karşılıklı anlaşma olmadan girişilebilecek bir strateji olduğunu düşünmüyorum. Çünkü Rusya Orta Doğu’daki bütün ülkelerin dostu konumunda şu anda.

Peki ‘ABD’nin yerini almayı uman’ Türkiye bütün bu gelişmelerden nasıl etkilenecek? Suriye sahasında Ankara için ‘tuzaklar’ var mı? Sezer hükümeti destekleyen medyada ve hatta ulusalcı cephede ABD’nin Suriye’den çekiliyor olmasının ’emperyalizmin kovulması’ olarak Türkiye’nin ‘başarı’ hanesine yazıldığını anlatırken, ‘Türkiye Suriye’de nereye gidiyor, hangi görevler veriliyor, Türkiye’yi neler bekliyor’ soruları üzerinden realist değerlendirme ihtiyacına şu sözlerle dikkat çekti:

“Havuz medyasında Amerika’nın Suriye’den çekiliyor olması nedeniyle, -kaldı ki ulusalcı cephede de aynı şeyler var- emperyalizmin kovuluyor olması anlamında yapılan açıklamalar çerçevesinde, ‘Türkiye’nin zaferi’, ‘Türkiye’nin diplomaside kaydettiği başarının sonucu’, ‘Türkiye’nin gerçekten oyun kurucu olduğu’ noktasında alkışlanması gerektiği hususlarında, bunu yapanlar arkadaşlarımız olduğu için ben de Türkiye’yi bekleyen riskler ve tehlikeler ortadayken (böyle) söylemek istemiyorum. Belki biraz daha karamsar ve realist olacak ama Türkiye, Suriye’de nereye gidiyor? Türkiye’nin üzerinde hangi görevler, nasıl veriliyor ve Türkiye’yi neler bekliyor? Bu konularda bazı başlıkları söylemek istiyorum. Türkiye, Amerika ve Batı cephesiyle oyun kurucu olduğu Suriye’de Rus uçağıyla devre dışı kaldı, hem masada hem sahada olmadığı bir dönem yaşadık.

Hemen akabinde Fırat Kalkanı ile başlayan bir Suriye müdahalesi gündeme geldi ve bu El-Bab’a kadar uzandı. 80’in üzerinde şehit verdiğimiz bir yer El-Bab. Bunun hemen arkasındaki süreçte Astana toplantılarıyla birlikte garantör ve müdahil bir ülke olarak Suriye’deki rolünü bir basamak daha yükseltti ve İdlib’in silahsızlandırılmasında rol almaya ve asker göndermeye başladı. Hemen arkasından Afrin müdahalesi gündeme geldi. Bunun hemen arkasından ABD ile Münbiç’te devriye olayı gündeme geldi. Daha geçen hafta (ordunun) Fırat’ın doğusuna sürülmesi konusunda harekat planları yapıldı ve ABD’nin kabul edilemez demesine rağmen kararlılıkla bu yönde adımlar atıldı. Şimdi de Amerika’nın toptan çekilip Fırat’ın doğusunu neredeyse kontrol edecek bir pozisyona, artı IŞİD kalıntılarıyla mücadeleye yönelen bir Türkiye var. Türkiye’nin Suriye’deki etki alanını genişletme çabası giderek genişliyor ve yayılıyor. İçerideki ve dışarıdaki bütün aktörlerle ilişkileri tekrar kırılgan olabileceği yeni bir pencere açıyor. Bu süreci sonuna kadar Türkiye’nin inisiyatifinde götürmek teknik olarak mümkün olsa ve bu kapasiteye sahip, ekonomik, askeri ve diplomatik yetkinlikte bir ülke olarak müdahil olsak şahsen ben de bundan çok büyük gurur duyarım. Ama öyle bir konum var ki, Astana süreci ortaklarından İran, Türkiye’nin Fırat operasyonuna kuşkuyla yaklaşıyor, burada ne olup biteceğini öngörmeye çalışıyor. Rusya da keza yarın bir gün Türk ordusunun Suriye’den çekilmesi konusunda Türkiye ile uyumlu bir uzlaşı içerisinde bu süreci tamamlayıp tamamlayamayacağına dair bir soru işareti var. Kürtler, Amerika’nın kendilerini terk etmesiyle birlikte önce Esad’a sonra Rusya’ya yanaşma konusunda terör boyutunun dışında Türkiye’ye yönelik farklı bir Kürt realitesiyle Türkiye’yi karşı karşıya bırakacak bir zemin bulurlar mı bulmazlar mı? Yani burada yeni Suriye anayasasında Kürtlere özerklik boyutundan bahsediyorum, bu konu gündemde. Arap Birliği’nin topyekûn olarak Suriye’yi de Esad’ı da kapsayacak ve Esad’ı da tekrar Arap Birliği içerisine alacak bir şekilde bölgede etkili olma sürecine bakıldığında Türkiye kanımca Amerika’nın çekilmesiyle birlikte Suriye politikasındaki Amerika dengesinde bugüne kadar ‘başarıyla oynadığı’ o zemini de kaybediyor. Amerika’nın olmadığı bir noktada bu ülkelerle baş başa kalacak oluyor olmamız benim açımdan tamamen Rusya’nın inisiyatifine terkedilmiş bir gelecek olarak gözüküyor. Rusya burada tabii gerek Türkiye ile olan iktisadi ilişkilerde, mega projelerde, gerek Türkiye ile diğer ilişkilerindeki boyutuyla belki yaptırım gücüne, belki de taviz koparma gücüne sahip bir ülke olarak ortaya çıkıyor.”

Bu bağlamda Ankara’nın hem Rusya’dan S-400 alımı hem de ABD’den Patriot alımına yeşil ışık yakan tutumuna anımsatan Sezer, düğümün nasıl çözüleceğinin önemine vurgu yaptı. Sezer’e göre Türkiye’nin hem Patriot hem S-400 almayı istemesi ‘normal karşılanabilir’ olsa da Washington meseleyi Ankara’nın önüne şerh eşliğinde getirecek.”

Söyleşinin tamamını okumak için tıklayın

Kapitalistler gerçekten Moskova’da

Uzun yıllar Enka’nın Moskova temsilciliği görevinde bulunan Murat Gülmezoğlu’nu kısa süre önce kaybettik. Murat ağabenin anısına “Mavi Düş” kitabımda kendisiyle yer alan söyleşiyi aktarıyorum:

“1980’lerin ikinci yarısından itibaren Moskova’ya gitmeye başlayan firmalarımızın öncüsü ENKA’ydı. ENKA’nın Rusya’da gerçekleştirdiği projelere sonra değinilecek olmakla birlikte, ENKA’nın Moskova’daki ilk yerleşik müdürü, sayın Murat Gülmezoğlu’yla gerçekleştirdiğim söyleşiyle 1988’in Moskovası’na dönelim. Söyleşimize başlarken, uzun yıllar ABD’de, Avrupa’da ve Suudi Arabistan’da yaşamış olan Sayın Gülmezoğlu’na, Moskova’ya giderken neler hissettiğini sordum.

“Eylül 1988’de, yıllarca adını duyduğum fakat pek söyleyemediğim bir şehir olan Moskova’ya gidiyordum. Açık söylemek gerekirse, biraz korku, biraz da merak vardı. Gittiğimde Moskova değişim dönemindeydi. “Perestroyka yaşanıyordu. Herkes ümitli fakat yine de kuşkuluydu” diyerek söze başlayan Gülmezoğlu, Moskova’da çok güzel bir şehircilik anlayışıyla karşılaştığını belirterek, şehrin ortasından geçen nehrin önce iki kola ayrılıp sonra tekrar birleştiğini ve bu durumun  Paris’e çok benzediğini, orada da Sein Nehri’nin ikiye ayrılıp tekrar birleştiğini anlattı. “Paris’te Notre-Dame Kilisesi ve köprüler, Moskova’da Kremlin, Kızıl Meydan, St. Basil Kilisesi ve yüzlerce tarihi eser” diyerek şehircilik açısından çok etkilendiği Moskova’ya hayranlık duyduğunu gizlemeyen Gülmezoğlu, Moskova’yı anlatmaya devam etti.

“Her şey çok güzel korunmuş… Merkezin etrafında bir çevreyolu var, Bulvar Çevreyolu. Sonra bir ikinci çevreyolu geçiyor şehrin ortasına yakın, Sadovaya  Çevreyolu. Üçüncü çevreyolu şehrin sonunda, Mkad Çevreyolu. Bu dış çevreyolundan dik olarak merkeze doğru gelen bulvarlar var. Her taraf o kadar yeşil ki kendinizi bir şehrin merkezinde değil bir ormanın kenarında sanırsınız. Uçakla Moskova’ya inerken zaten etrafın yemyeşil ormanlarla kaplı olduğunu görürsünüz. Fakat, şehri gezerken bu yeşilin şehrin merkezine kadar indiğini görünce hayran olmamak elde değil. Şehrin kuzey doğusunda kilometrelerce uzanan İsmailovsk Parkı. Güneybatısında Olimpik Köy ve güneyde tarihi Kolomenskaya Kompleksi sonsuz ormanlıklar içinde. Ne kadar da seversen sev kendi vatanını, kıskanmamak mümkün değil Moskova’yı”.

Ulaşım sistemininin mükemmelliğine değinen Gülmezoğlu, “Metro teşkilatı ile yer altından istediğiniz yere gidebiliyorsunuz. Metro istasyonları çok derinlerde, çok uzun eskalatörlerle inip çıkıyorsunuz. İstasyonlar müze gibi. Heykeller, avizeler, duvarda süsler” diyor.

Moskova’daki ilk sonbaharında, ağaçların neredeyse bütün renklere büründüğünü, yaprakların yeşilden, sarı ve kırmızıya dönüştüğünü, en hafif bir rüzgârda yollara düştüğünü anlatan Gülmezoğlu, “Yürüyorum sık adımlarla, tabiatın şahane senfonisi her yanda…” diyor ve devam ediyor:

“Moskova’da mimari olarak dikkati çeken yedi büyük kule bina var. Bunlara Stalin Binaları deniliyor. Ellili yıllarda inşaa edilmiş bu çok farklı binalar, Stalin’in Alman harp esirlerine yaptırdığı bile söylenir. Hepsinin çok muhteşem girişleri, cephelerinde motifler ve heykeller bulunur. Ortalarında süslü yüksek bir kule oturtulmuştur. Dışişleri Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, Leningrad ve Ukrayna Otelleri, Moskova Üniversitesi ve iki iskan ünitesi bu binalardır. Merkezdeki Moskova Oteli ve Parlemento binası gibi daha bir çok bina da Stalin devrinde yaptırılmıştır. Stalin mimariye meraklı birisi olmalı ki, bütün bu mimari eserler Stalin’in bizzat kontrolünde yaptırılırmış. Kendisinin bizzat imzalamadığı hiçbir proje inşa edilememiştir.”

Ekim 1988’de ilk Türk işçi kafilesinin gelecek olmasından büyük heyecan duyduğunu vurgulayan Gülmezoğlu, “Onları Kievskiy Vagzal’da (gar) karşıladım. Muhtelif ülkelerde çok yüksek artı derecelerde çalışan işçilerimiz, şimdi de çok eksi derecelerde çalışacaklardı. Başarılarından şüphem olmasa da, heyecanlanmıyorum desem yalan olur” diyerek sözlerine devam ediyor.

“Kievskiy Garı’nda karşıladık işçilerimizi. Beni kalın bir palto ve başımda kalpakla görünce şaşırdılar. ‘Hava soğuk…’ dedim. Pek kabullenemedi Erzurumlu Rıza, ‘Pek değil’ demekle yetindi. Yeni bir devir başlıyordu bizim için, bu şehre yepyeni binalar yapacaktık işçilerimizle. Onlara güveniyordum. İşçilerimiz gelmeye başlamıştı, artık adımızı burada duyuracaktık güzel eserlerimizle. İlk işimiz olarak Moskova’nın merkezinde Petrovskiy Pasajı’nın restorasyonuna başladık.

Cephe tamamen örtüldü. Trafik pek fazla olmadığından rahatça çalışabiliyoruz. Pasaj’ın yanında bir kemer, ondan geçince ofisimiz, iki katlı bir bina, yanında ilaveten yaptığımız tuğla bina. Petrovskiy inşaatımızdan sola doğru yürürseniz iki dakika sonra şehrin merkezindesiniz. Sağ tarafta Bolşoy Tiyatrosu, sol tarafta Mali Tiyatro, karşıda bir yabancı firmanın restore ettiği Metropol Otel, yanında Karl Marx’ın heykeli, ileride bir meydan ortasında bir heykel, Derjinskiy, KGB’nin kurucusu. Arkasında KGB Binası, burası Ruslara göre dünyanın en yüksek binası, ‘bodrumundan bile Sibirya’yı görür…’ diyorlar. Geriye doğru yürürseniz, resim satan bir galeri, sağda GUM mağazaları, solda aynı yolda kitapçılar, pulcular, hatıra eşyası satanlar. Petrovskiy’den çıkıp sağda ilk sokağa saptığınızda Budapeşte Oteli ve lokantasını görürsünüz. Bu lokanta bizim öğlen ve akşam yemeklerini işçilerle beraber yediğimiz yer. Şirket, bu yemekler için adam başına 3,5 ruble ödüyor ve az da olsa lokantada Ruslar da oluyor. Ekseri cuma akşamları düğünler oluyor. İster istemez katılmış oluyoruz bu mutlu anına yeni Rus dostlarımızın. Burada benim dikkatimi çeken Anadolu’nun köylerinden gelmiş işçilerimizin bu havaya kolayca adapte olmuş olmaları. Herkes akşam iş paydosunda tulumunu çıkarıp, kravat bağlıyor ve yemeğini etrafın dikkatini çekmeyecek derecede kibarca yiyor. Rusça öğrenme ve terbiye kurallarını tatbikte işçilerimiz çok başarılı. Uzaktan kulak misafiri olduğum bir konuşmada, Yozgatlı Hüseyin hemşerisine dikkatle anlatıyordu: ‘Bir kız arkadaşına giderken çiçek götüreceksin… Çiçek sayısı tek olacak 3, 5, 7… Yemeğe giderken bir şişe şampanya da götür, üstüne bir kırmızı kurdela bağlamayı unutma…'”

İşçilerin sosyal hayata hemen uyum sağlamalarının iş performanslarını olumsuz olarak etkileyip etkilemediğini sordum. “Bilakis” dedi, Gülmezoğlu, “Arabistan’da yıllarca kalıp, tek kelime Arapça öğrenmeyen, cuma günleri namaza dahi gitmeyen işçilerimiz, burada işlerine dört elle sarıldıkları gibi, hanım arkadaşlarıyla operaya, baleye hatta, pazar günleri kiliseye dahi gitmeye başladılar. Hemen Rusça konuşuyor olmaları, yabancı dile karşı ne kadar kabiliyetli olduklarını gösteriyordu.”

Sosyal ilişkilerde yaşanan bazı aşırılıklara da göz yummadıklarını belirten Gülmezoğlu, bu nedenle Türkiye’ye göndermek zorunda kaldıkları işçilerin yüzündeki hüznü hiç unutamadığını da vurguladı. Sayın Gülmezoğlu’yla yaptığım söyleşiyi burada noktalamak gerekiyor. Zira, Sovyetler’in son dönemine ve 90 yıllara ilişkin ortak anılarımız bizi, Sovyet ve Rus muhipliğine götürecek kadar uç noktalara gidiyor. “

Quo vadis AKP?

İsterseniz “derin devlet”, isterseniz “müesses nizam” diyelim, bu yapının 7 Haziran 2015 seçimlerinden beri ülkeyi yönetmekle görevlendirdiği AKPMHP koalisyonu nihayet yol ayrımına geldi.  Ekim ayı içerisinde yaşadığımız bir dizi siyasi gelişmeye paralel olarak, müesses nizamın koalisyon partilerini şiddetli bir şekilde sarsarak kendilerine getirme yönünde adım atmak zorunda kaldığına şahit olduk.

Barış sürecinin sona erdirilmesinde de belirleyici olan ve Erdoğan’ı Dolmabahçe mutabakatına karşı çıkmaya zorlayan “güvenlikçi” yapının tesis ettiği bu koalisyon ile Türkiye’nin daha ne kadar yol alabileceği sorusuna cevap arayışlarının AKP içerisinde de su yüzüne çıkmaya başlaması, bardağı taşıran son damla oldu.

Unutmayalım bu yapı, aynı zamanda Fetö konusunda da ortaya güçlü bir irade koydu. Fetö ile mücadele bayrağı en yukarıda dalgalandırılırken örgüt ile organik bağı olan kimilerinin korunup, kollanıyor olmasından, hatta onların bürokraside tırmandırılmasından rahatsız olan bu yapının, sanılanın aksine, AKP’yi tam anlamıyla kontrol edebildiği kanaatinde olmadığımı belirtmeliyim.

Ekonomik krizin giderek derinleştiği bu dönemde, Suriye’deki gelişmelerin neden olduğu beka sorunu ve başta ABD ile ilişkiler olmak üzere dış ilişkilerde yaşanan sorunlar, MHP ile yapılan milliyetçilik yarışı ve İhvancı anlayışla tüm sorunların çözümünün İslamiyet içerisinde aranması arzusu AKP’yi yeni bir yol arayışına itiyor. Sadece iç dinamiklerin değil dış dinamiklerin de AKP’ye dayattığı bir arayış bu. Üstelik AKP sözcüleri bunu açıkça dışa vuruyor.

Bugüne kadar ABD ile Rusya arasında denge arayışına yönelik dış politika anlayışımız, aynı dönemde Rusya ile S-400, ABD ile F-35 müzakeresi yürütüyor olmamız, kuşkusuz, muhataplarımızın da dikkatini çekiyordu. Başta Rusya ve ABD olmak üzere AB ülkeleri de artık 7 Haziran 2015 seçimlerinden bu yana Türkiye’yi sadece Erdoğan’ın yönetmediğine ikna olmaya başladılar. Son seçimlerde MHP’nin Güneydoğu Anadolu’daki kritik oy artışı bu açıdan çok dikkat çekiciydi.

Bu konuda ilk somut adımı atan Rusya lideri Putin oldu. Zaten geçtiğimiz Nisan ayından beri sıkıntılı seyreden Türkiye-Rusya ilişkilerine, Putin yeni bir boyut getirdi. Putin, Kremlin’de karşısına aldığı bakanlarımız ve MİT müsteşarı ile nasıl bir görüşme yaptıysa, kısa süre sonra Erdoğan Soçi’ye giderek İdlib mutabakatının imza törenine şahit oldu. Yandaşlar bir tarafa, ruhunu satmaya çalışan bilim adamları bu gelişmeyi bir başarı olarak sunma gayretkeşliğine soyunsalar da, tek somut gelişme, bize süre verilmesiydi. Bilindiği gibi, Rusya, Mayıs 2017’den beri, Türkiye’ye Al-Bab’teki gibi askeri yöntemlerle veya Doğu Halep’teki gibi ikna yoluyla, İdlip’teki teröristleri temizleme işini ihale etmişti. Afrin mutabakatı konusundaki tavır değişikliğinin de Rusya’nın dikkatinden kaçmadığını vurgulayalım.

ABD, bir yandan Türkiye’yi Rusya’nın yörüngesinden çıkarmaya çalışırken diğer yandan ilişkileri eski düzeyine getirmek için çaba sarf ediyor.

Ancak, Trump yönetiminden farklı, ABD müesses nizamından farklı sinyaller geliyor olması, ilişkileri inişli, çıkışlı ve güven bunalımını da arttıran bir sürece itti. Bu nedenle, ABD dış politikasının da kaygan bir zeminde seyrettiği bu ortamda, Türkiye’nin arzu ettiği netlikte bir sinyal alamaması içerisinde bulunduğumuz dış politika açmazını daha da belirginleştiriyor. Öte yandan, ABD’nin PYD ve PKK’ya yönelik desteğinin devam ediyor olması, MHP ve müesses nizamın alerjisini şiddetlendiriyor. İbrenin sağlam bir şekilde Rusya tarafına dönmesine gayret sarf ediliyor.

Rahip krizi esnasında Erdoğan’ın Merkel’in ve AB’nin ipine sarılarak, Rusya ve ABD’nin çapraz ateşini savuşturma stratejisinin AB’de olumlu yankı bulduğu söylenebilir. Merkel, Erdoğan’dan yana sempati geliştirmeye başladı ve Almanya Erdoğan’la işbirliği arayışında olduğunu net bir şekilde ortaya koydu. 27 Ekim’de İstanbul’da yapılan Suriye konulu 4’lü zirvede İran’ın dışlanarak Almanya ve Fransa’nın yer alması da aslında buna işaret ediyor. Zirve’nin ABD’ye selam çakma boyutu ayrı. Kısaca, Erdoğan bu defa AB’ye yelken açarak sırtındaki kamburdan kurtulabileceğini sanıyor.

Yeni AB süreci türkülerinin söylenmeye başladığı bu dönemde tüm dış güçler! de Türkiye’nin yeni yol haritasının ne olacağını merak ediyorlar, işin garibi bu defa Erdoğan da merak ediyor.

Yerel seçim ittifakı, af yasası, erken emeklilik yasa teklifi ve nihayet andımız  üzerinden başlatılan sürtüşmelerin arka planında yatan olgu, AKP’nin koalisyonu bozma kabiliyetine ulaşıp ulaşılmadığının test edilmesinden başka bir şey değildi. Uzun süredir raflarda tutulan Danıştay kararı ile bu testin işaret fişeği ateşlendi ve Cumhur ittifakı bozuldu. Ancak sonuç AKP’nin beklediği gibi olmadı. Bugün taraflar ve bazı analistler Cumhur İttifakının hala devam etiiğini belirtseler de aslında yeni bir ittifak arayışı gündemde. Müesses nizamın birinci tercihi yine MHP. Bu defa, daha net bir şekilde ifade edilecek yeni bir ortaklık mutabakatı arayışı sürüyor. Erken emeklilik yasası görüşmelerinde MHP’nin sergilediği tavır ve Melih Gökçek hamlesi yeni mutabakat müzakerelerinde üstünlük sağlama çabasından başka bir şey değildi. Müesses nizamın ikinci tercih de İyi Parti. Üstelik yarısı hatta çeyreği dahi yeterli olan İyi Parti.

Birinci tercih Kürtler

Öte yandan, bu dönemde ABD ve AB’nin, Türkiye’ye yeni bir barış süreci empoze ediyor olması da tesadüf değil. Bu sayede Suriye kaynaklı Kürt sorununa da daha kolay bir çözüm bulunabileceğini öngörüyorlar. AKP, AB baskısıyla başatılacak barış sürecini kamuoyuna anlatmakta zorlanmayacağını dahi düşünüyor. AKP’nin şansızlığı bu dönemde yeni AB sürecine alkış tutacak “yetmez ama evetçilerin” ve “mayın eşeklerinin” olmayışı. Cumhurbaşkanı başdanışmanı İlnur Çevik’in “Salih Müslim de bizim Barzani’miz olabilir’ dediğini  ve AKP daha önce bu yönde somut adımlar attığını hatırlayalım. Ayrıca, AKP, hepimizin bildiği gibi, Türklük hassasiyetinden ziyade ümmeti önceliklendiren ve her zaman Kürtlerle diyalogdan yana olan bir partidir. Aslında, AKP’nin her zaman birinci tercihi Kürtler olmuştur. AKP tabanının arzusu da bu yöndedir. AKP eskiden olduğu gibi kendi başına irade koyabilse, aslında istediği yeni bir barış sürecidir. Bu arada Kürtlerin de buna zaten dünden hazır olduklarını belirtelim. Ancak, AKP’nin bu aşamaya doğrudan sıçraması zor görünüyor. Bu açıdan İyi Parti’nin diğer yarısı ya da çeyreği iyi bir geçiş süreci ortağı olabilir, eğer AKP sırtındaki kamburdan kurtulabilirse.

Orta ve uzun vadede erken genel seçim mevcut yönetim modeliyle sonuç üretemeyecek. Partilerden ziyade cumhurbaşkanı adayının kimliği ve performansıyla gidilecek seçimler bu nedenle çözüm üretmeyecek. Bu açıdan mevcut parlamentonun bir şekilde eski parlamenter sistemi tekrar tesis edip, Türkiye’yi seçimlere götürmesi de akla gelen bir diğer seçenek. Bu elbette çok zayıf bir ihtimal. Ancak, Bahçeli’nin yerel seçim sonuçlarının başkanlık sistemi ile ilgili tartışmaları gündeme getirebileceği yönündeki açıklamasını unutmamak lazım. AKP ile MHP ve MHP’nin arkasındaki güçlerin güç savaşı belki de tarafları yorgun düşürecek. Ekonomik koşulların yerel seçim sürecinde ve hemen sonrasında daha da yakıcı olacağı düşünülürse, bu seçenek belki de herkes için daha hayırlı olacak.

Öte yandan Bahçeli’nin dayandığı kesimlerin de hala, iktidardaki Erdoğan’ın mı yoksa muhalefetteki Erdoğan’ın mı ülke için daha iyi bir seçenek olduğu sorusuna yanıt veremediklerini belirtelim.

*Quo vadis: Nereye gidiyorsun?

Bugün günlerden Menderes

Deniz’in, Yusuf’un ve Hüseyin’in idam edildikleri gün, aile büyüklerinin ve komşularımızın konuşmalarından nasıl etkilendiysem ‘”idam nedir”, “nasıl yapılır, “neden yapılır” gibi sorulara o yaşta yanıt aramaya başlamıştım…

Radyo ajanslarından ya da gazetelerin ilk sayfalarındaki büyük puntolu yazılardan bu üç gencin banka soydukları, anarşist ve komünist oldukları için asıldıklarını öğrenmiştim. Yani, suç! işledikleri için asılmışlardı.

O dönem şahit olduğum tartışmalardan öğrendiğim bir başka idam olayı da yıllar yıllar önce, birisi başbakan, diğer ikisi bakan olan üç kişinin asılmalarıydı. Dehşetler içerisinde kalmıştım. Tamam “anarşistler” asılabilirdi! ama bir başbakan nasıl asılabilir sorusu kafamı karıştırmıştı.

Deniz’lerin güncel idamlarıyla birlikte 11 yıl önceki idamlarla da meşgul olmaya başlamıştım. O tarihlerde biri kır gerillası olan siyasi tutuklu iki dayım da Mamak cezaevinde yatıyorlardı. Başbakanın dahi asılabildiği bir ülkede dayılarımın asılması işten bile değildi. Muhtemelen dayılarım da “anarşist”ti, kimselere yüksek sesle sormadığım bu soruya cevap bulmak hiç de kolay olmadı. Dedem, anneannem, annem ve teyzemin endişeli ve hüzünlü hallerini hala, dün gibi hatırlıyorum. Büyük bir aile dramı yaşanıyordu.

Köy Enstitüsü mezunu bir babanın çocuğuydum ve doğal olarak Parti’nin altı okunun her birisinin neyi ifade ettiğini de yeni keşfediyordum. Altı oklu parti bayrağı ile aramda kurulan bağ gittikçe güçleniyordu, hatta siyasi tartışmalara katılıp, fikir beyan etmeye başlamıştım. “Anarşist” diye asılan Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in aslında devrimci olduklarını, hatta asılmadan önce dayımlarla aynı cezaevinde kaldıklarını da öğrenince, onların idamıyla daha fazla meşgul olmaya başladım. İlk siyasi travmamı bu dönemde yaşadım. Zira, Deniz’lerin idamına evet oyu verenler arasında CHP’li milletvekilleri de vardı. Böyle bir şey nasıl olabilirdi? Anlaşılır gibi değildi. İşte bu gerçeği öğrendikten sonra, hem Menderes’leri hem de Deniz’leri asan askerlere karşı özel bir husumet beslemeye başladım.

Lise yıllarındaki siyasi bilgilerimle, Menderes’in aslında, sağcı ve Amerikancı olduğunu öğrenmem ikinci siyasi travmayı yaşamama neden oldu. Bu da bende büyük hayal kırıklığı yarattı. Ama nedense, Menderes’in sağcı ve Amerikancı olduğuna bir türlü inanmak istemiyordum. Gizliden de olsa onları sevmeye, sempati duymaya, hatta acımaya devam ettim.

Samsun’daki lise yıllarımda, kendi çapımdaki devrimcilik deneyimlerimle! birlikte üniversite sınavlarına hazırlanırken buldum kendimi.

Gidebileceğim tek üniversite vardı, o da elbette ODTÜ’ydü. Okuyacaksam sadece ODTÜ’de okur ya da hiç okumazdım. Nasip oldu, ODTÜ’de siyaset bilimi okudum. O dönem siyasi bir laboratuvar niteliğindeki ODTÜ’de, 3. sınıftayken 12 Eylül darbesini yaşadım. Darbeden kısa süre sonra ilk olarak Necdet Adalı’yı astılar. Necdet Adalı, sempatizanı olduğum Kurtuluş örgütündendi. Sadece bu kadar mı? Ben, her perşembe günü onun adına Ulucanlar cezaevine, ODTÜ kafeteryasından yemek taşıyan öğrencilerden birisiydim. Üçüncü siyasi travmamı yaşadığım olay bu oldu.

Ulucanlar’da  görevli gardiyanlardan birinin “ODTÜ’nün yemekleri çok iyi oluyor, gelecek sefere 8-10 kişilik fazla getirin biz de yiyelim'” demesini de dün gibi hatırlıyorum. Hatta bir defasında ana yemeğin adının “Macar Gulaş” olduğunu tam beş kez tekrarlamıştım. Bir gardiyanla bir yemek ismi üzerinden iletişim sağlayamamız, aynı dili konuşamıyor oluşumuz, sonraki siyasi hayatımda bana hep yol gösterdi.

Siyaset bilimi okumanın en iyi tarafı, çok merak duyduğum siyasi tarihi de ders olarak almamızdı. Dersi geçebilmek için okuma listesindeki tüm kitapları da okumak gerekiyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılı, Kurtuluş Savaşı, erken Cumhuriyet dönemi ve yakın tarihi okudukça kafamdaki taşlar yerine oturmuyor, öğrendiğim her yeni bilginin mutlaka teyide muhtaç olması canımı sıkıyordu.

Abdülhamit dönemi ve İttihat ve Terakki derken Abdülhamit sever birisi olarak buldum kendimi. Kimbilir belki paranoyak olmasının getirdiği sempatiden, biliyorsunuz paranoyak olmanız takip edilmediğiniz anlamına gelmez, belki de reformist bir padişah olmasından ötürü Abdülhamit’e sevgi duymaya başladım. Siyasal İslamcıların büyük bir bölümünün onu hiç tanımadığını düşünüyorum. Solcular da zaten, sırf İslamcılar ona taptıkları için ondan nefret ediyorlar. Cemil Meriç’i de ODTÜ yıllarımda keşfetmiştim. Hani şu “Memlekette sağcılar solcular yoktur, namuslular ve namussuzlar vardır'”diyen kişi.

Yıllar sonra, kendisini devlet zanneden zibidiler yüzünden 20 yıllık kariyerimi yakarak kamudan istifa etmek zorunda kaldım. Siyasete atılmaya karar verdim. Herkes CHP’ye gireceğimi düşünürken ben solda bir parti arayışına girdim. AKP’nin iktidara geldiği yıllardı, CHP’nin daha solunda olduğuna inandığım ANAVATAN partisinde siyasete başladım (gülmek serbest!). Rahmetli Pakdemirli, beni siyasete davet ettiğinde, “Ama ben sosyal demokratım” dediğimi hatırlıyorum. O da, odadakileri de işaret ederek, “hepimiz sosyal demokratız” demişti.

2007 ve 2009’da AKP ile mücadele etmenin yolunun “Merkez Sağ”ı birleştirmek olduğuna inanıp, mesai harcadım. Daha sonra Demokrat Parti’de Genel Başkan Yardımcılığı görevinde bulundum. Bugün serbest demokrat siyasetçi diyorum kendime, ne demekse…

İşte böyle, benim Menderes sevgim çocukluk yıllarıma dayanıyor, üstelik CHP’li solcu! bir ailede. Demokrat Parti’nin kuruluşunun ilan edildiği basın toplantısında, bir gazeteci ‘”Demokrat Parti siyasi yelpazenin neresindedir” diye soruyor. Menderes kısa bir cevap veriyor; ‘”HP’nin bir karış solunda.” Hiç şüphesiz bu cevap Menderes’i solcu yapmaz ancak, 1938-50 dönemi siyasi tarihine yönelik arkeolojik kazılar yaparken, Demokrat Partililer için, Celal Bayar ve Adnan Menderes için de komünist diyen bir zat-ı muhteremi de keşfettim. Hüseyin Cahit Yalçın, 1946’da Tanin’de  DP’lilere komünistler diye saldırıyordu. Bu ifade de elbette DP’lileri komünist yapmazdı ancak, Celal Bayar’ın 7 Şubat 1947 tarihli Cumhuriyet Gazetesi manşetindeki ‘”Bizi komünist hareketle alakalı ve şaibeli göstermek gayretindeler'” ifadesi, 1938-50 dönemi tarihinin yeniden yazılmasının gerekli olduğunu konusunda ikna etti beni. Bir gün mutlaka yazmayı düşündüğüm ve yıllardır üzerinde çalıştığım kitabı; yani karşı devrimin kitabını, Prof. Dr. Çetin Yetkin (Karşı Devrim, 1945-50, Kilit Yayınları), yazdığını görmek çok şaşırttı beni. Benim yazabileceğimden kuşkusuz daha mükemmel ve bir bilimsel eser vardı elimde. Tavsiye ederim, mutlaka okuyunuz. Türkiye’nin hangi dönemde ve nasıl Amerika’nın güdümüne girdiğini belgeleriyle göreceksiniz ve bir daha Menderes’e Amerikancı derken durup, düşüneceksiniz.

Bugün TV’lerde, Menderes’in mezarı başında övgüler düzerek, göz yaşlarıyla Menderes’i ananları göreceksiniz. Emin olun, çoğu Menderes’i hiç tanımıyor ama onun siyasi mirasından geçiniyor. Tıpkı ona düşman olmayı Atatürkçülük zanneden, Atatürk’ten geçinmeli tarihçi esnafı ve karşıtlık temelinde siyaset yapanlar gibi. Menderes’in adını ağızlarına her aldıklarında onun ruhunu inciten siyasilere, DP Genel Başkanı Gültekin Uysal’ın şu tweetiyle sesleneyim. “…Ama yağma yok; 27 Mayıs’ta başlayan ve ‘mağdur’ olduğunu iddia edenler tarafından sürdürülen demokrasiyi yağmalama süreci muhakkak ki tersine dönecek, darbenin izleri milletimizin ve devletimizin hafızasından silinecektir.”