Deşifre ediyorum!

İçerisinde bulunduğumuz ekonomik krizin temel nedeninin dış güçler olduğu konusunda artık benim de şüphem kalmadı…

Bu konuda, zaten AKP’nin 16 yıllık kutsal yürüyüşüne karşı çıkan müzmin muhalifler hariç, hemen herkes hemfikir. İktidar, muhalefet, medya, önemli iş adamları ve iş kadınları; hatta kimi iktisatçılar bile böyle düşünüyor. Bahçeli, Perinçek, Destici ve Akşener de böyle düşünüyor. Bu nedenle istisnalar hariç, hepimiz milli birlik ve beraberlik ruhu içerisinde dış güçlerin ve üst aklın oyunlarını bozacağız. Bunu başarır başarmaz, sayıları milyonlara ulaşan işsizler ordusuna istihdam yaratacağız. Cari açık sorunumuzu çözeceğiz. Kimseye el açmayacağız. Kriz öncesi ürettiğimiz katma değeri düşük ürünleri üretmeye devam ederek, dikiş dikerek, cıvata sıkarak bu defa farklı bir sonuç alacağız.

Bugün, Türkiye ekonomisi dünyanın 17. büyük ekonomisidir. Kişi başına düşen milli gelir 10.000 doları aşmıştır ve ekonomimiz sağlamdır. Biz bununla gurur duyup, moralimizi yüksek tutarken, bunun iktisadi bir anlamı olmadığını ifade edenler, aslında dış güçlere hizmet ediyor. Hatta, istatistik okuma ve yorumlama meraklısı kesimlere göre, Türk ekonomisinin bundan tam 50 yıl önce de dünyanın 17. büyük ekonomisiymiş. Bunlar güya son yıllardaki önlenemez ve öngörülemeyen yükselişimizi gölgelemeye çalışıyorlar.

Dış güçler sistemli ve organize bir şekilde Türkiye ile uğraşıyorlar. AKP öncesi dönemde, yerli işbirlikçileri politikacılarla birlikte sinsi planlarını başarıyla uyguladılar. Şimdi karşılarında dik duran bir yönetim modelini görünce, ne yapacaklarını bilmez bir halde, sıradan bir papaza İsa peygamber muamelesi yapmaya başladılar. Öncelikle, size dış güçlerin yıllarca ülkemiz aleyhine oynadıkları oyunları deşifre edeyim de, ne demek istediğim daha kolay anlaşılsın:

Dış güçler, Türkiye’de vergi oranlarının yüksek olmasını ve verginin sadece ödeyenden (yakalanandan) alınmasını; dolaylı vergi yükü nedeniyle iç talebin daraltılmasını sağlayarak, şirket karlarının azalması yoluyla istihdam artışını engellemişlerdir.

Dış güçler, kayıt dışı ekonomiyi teşvik ederek, yasal ortamda faaliyet yürüten firmaların rekabet edemeyecekleri bir ortam oluşturarak, girişimcilerin üretim kazancı yerine finansal kazanca yönelmesini teşvik etmişler ve her dönem sermayenin yurt dışına çıkmasını sağlamışlardır.

Dış güçler, karlılığı düşük yatırımların ve emek yoğun sektörlerin devlet eliyle teşvik edilmesini temin ederek, ülkemizin özgün ürün, marka ve teknoloji yaratmasını engellemişlerdir.

Dış güçler, yetişmiş insan kaynağının politikadan uzak durması veya uzak tutulması için, CHP’nin kurumsal kimliğine özel önem atfetmişler, CHP’nin dernek gibi yönetilmesini sağlamışlardır. Bu sayede, CHP karşıtlığı üzerinden politika yapılmasının daha kolay ve anlaşılabilir bir yöntem olmasını sağlamışlardır!

Dış güçler, kamuda nitelikli personel erozyonu, devlet memurlarının yandaş kadrolaşmaya kurban edilmesi, kamu denetim ve kontrollerinin yapılamaz hale getirilmesi için yerli işbirlikçileriyle ortak stratejiler geliştirmişlerdir.

Dış güçler, devletimize ve vatandaşlarımıza daha fazla borçlanarak yaşamanın ne kadar rahat ve kolay olduğunu öğreterek, taksitle yaşayıp, borçla ölmenin yolunu göstermişlerdir.

Şimdi de bu güçler, yok ülkemizin sorunları katmerleşerek büyümüş, yok parayı taşa, toprağa gömmüşüz, yok köprü yapmışız, tünel yapmışız gibi ipe sapa gelmez söylemlerde bulunuyorlar. Hatta hatalı dış politika tercihlerimizin, özellikle ihracat üzerinde yarattığı olumsuz baskı ve sonuçları tartışan, Türkiye’nin stratejik derinliğiyle alay ederek, komşularımızla sıfır sorun değil savaş isteyen hainler dahi görüldü bu güçlerin arasında…

İnsan hakları ve demokrasinin geliştirilmesini ekonomik kalkınmanın ön koşulu olarak görenlerle yapılan gereksiz tartışmalar her ne kadar bizi yolumuzdan alıkoyamamış olsa da, enerji kaybına neden olduğunu itiraf etmeliyiz. Bu gereksiz tartışmalar yüzünde atılması gereken büyük adımlarımızı geciktirmeyi başardılar ama Kanal İstanbul projesinin gerçekleştirilmesini engelleyemeyecekler. Nokta!..

Advertisements

‘Helga’nın barı’ ve kapitalizm

Önce bir öykü…

Helga bar sahibi bir hanımdır. Tüm müşterileri alkolik işsizler olduğu için yeni bir satış yöntemi geliştirmek zorunda kalır. Müşterilerine “şimdi iç, sonra öde” kampanyası sunar. İçilen içkilerin sayısını deftere yazarak müşterilerini kağıt üzerinde borçlandırmaya başlar. Helga’nın uygulamakta olduğu “şimdi iç, sonra öde” kampanyası çok tutulur ve bara eskisinden daha çok müşteri gelir. Zamanla kendi şehrinde en çok içki satan bar olma rekoruna sahip olur. Helga, en çok tüketilen içkiler olan bira ve şarapta düzenli aralıklarla fiyat artışları yaparken hiçbir dirençle karşılaşmaz. Sonuç olarak, Helga’nın toplam satışlarında ve kâğıt üzerindeki kârında ciddi bir artış olur. Bir yerel bankanın genç, zeki ve dinamik müdür yardımcısı, bu müşteri borçlarının gelecekte değerli varlık oluşturacağının farkına vararak, Helga’nın borçlanma limitini artırır. İşsiz alkoliklerin borçları teminat sayıldığından bunda kaygılanacak bir durum da yoktur.

Bankacı, amirleri tarafından ciddi bir miktar para ile ödüllendirilir. Bankanın genel müdürlüğünde, uzman “trader”lar büyük komisyonlar alabilmek amacıyla bu alacakları ‘drinkbond’a (içki tahvilleri) dönüştürerek müşterilerine satmak için çaba sarfederler. Amaçları bu menkul kıymetlerin daha sonra uluslararası menkul kıymet borsalarında işlem görmesidir. Saf ve tecrübesiz yatırımcılar, kendilerine satılan “AA dereceli tahviller”in, gerçekten işsiz alkoliklerin borçları olduğunu bilmezler. Bu arada tahvillerin fiyatları devamlı yükselmeye başlar ve ilgili menkul kıymetler ülkenin bazı lider finans kurumlarında en çok işlem gören kâğıt olur. Bu sefer “trader”lar ödüllendirilir. Bir gün, yerel bankada çalışan risk yöneticisi, bono fiyatlarının tırmanmaya devam etmesine rağmen, artık Helga’nın barından tahsilat yapmanın zamanının geldiğini fark eder. Helga ile irtibata geçer. Helga da alkolik müşterilerinden borçlarını ödemelerini talep eder. Fakat müşteriler borçlarını geri ödeyemez. Helga yükümlülüklerini yerine getiremediği için iflas eder ve bar kapanır, 11 işçisi işini kaybeder.

Ardından ‘drinkbond’ fiyatları bir gecede % 90 oranında düşer. Yerlerde sürünmekte olan varlık değerleri, bankanın likiditesine zarar verir ve yeni krediler verememesine neden olur. Böylece kredilerde donma ve ekonomik aktivitede bozulmalar meydana gelir. İlginçtir, Helga’nın barına bonkör ödeme olanakları sağlayan tedarik şirketleri kendi çalışanlarının bireysel emeklilik birikimlerini de bu tahvil piyasalarına yatırmışlardır. Şimdi onlar da bu tahvillerden yüzde 90 zarar yazmak durumuyla karşı karşıyadırlar. Helga’nın üç nesildir bu işi yapan şarap tedarikçisi iflas istemiş ve kapılarını kapatmış; biracısı ise rakibi tarafından satın alınmış ve fabrikası kapatıp 150 işçisini işten çıkarmıştır. Fakat büyük bir şans eseri banka, finans kurumları ve onların saygıdeğer yöneticileri; hükümet tarafından milyarlarca dolar nakit sağlanarak korunmuş ve kurtarılmıştır. Bu operasyonlar için gereken kaynaklar, Helga’nın barına hiç gitmemiş; işsiz, orta sınıf ve alkol kullanmayan insanlardan sağlanmıştır (Bu öykü, Hakan Özyıldız’ın 21 Temmuz 2012 günlü Habertürk gazetesindeki köşesinden kısaltılarak alınmıştır.

***

Bugünkü kapitalist sitemin krizlerini daha iyi ve kolayca anlayabilmek için, kapitalizm ilk ciddi krizi olan 1929 Ekonomik Bunalımının nedenleri ve sonuçlarını öğrenmek amacıyla  yaptığım  basit ve yüzeysel bir araştırmada şu bilgilere ulaştım :

Büyük Kriz, Kuzey Amerika ve Avrupa’yı merkez almasına rağmen, dünyanın diğer ülkelerinde de yıkıcı etkiler yaratmıştır (tıpkı bugünkü krizler gibi, küresellik söz konusu).

1929 Bunalımı temelde Amerika’da borsanın çöküşüne ithaf edilse de; o yıllarda yeryüzündeki ekonomik koşullara, krizin büyüklüğü ve etkisine bakıldığında ‘Büyük Dünya Bunalımı’ adını almayı hakettiği açıkça görülmektedir. Bunalım dünyada 50 milyon insanın işsiz kalmasına, yeryüzündeki toplam üretimin %42 oranında ve dünya ticaretinin de % 65 oranında azalmasına neden olmuştur.

ABD, Birinci Dünya savaşı sonrası dönemde edindiği ihracat fazlası ile dünyanın net kreditörü konumuna gelmişti. Bu esnada ülkede otomobil, inşaat, elektrikle çalışan makinalar gibi yeni endüstriler gelişmeye başladı. Yeni gelişen endüstrilere talebin fazla oluşu borsanın spekülatif olmasına sebep oluyordu. Ücretler çok fazla yükselmiyordu ve fiyatlar istikrarlıydı. Birçok insan hala aşırı derecede fakirdi ancak halkın büyük çoğunluğu hiç olmadığı kadar rahat ve varlıklıydı. O yıllarda Amerikalılarda minimum fiziksel eforu sarfederek zengin olma isteği hakimdi. İnsanların bu ruh hallerinin ve spekülasyonun ne derece hakim olduğunun kanıtı, 1926 yılında Florida’da meydana gelen gayri menkul patlamasıydı. Bu olay klasik bir spekülatif balonun tüm özelliklerini kendi içinde barındırıyordu.

Florida Gayrimenkul Spekülasyonu süresinde Floridalılar, bölgede kış şartlarının kuzeydeki eyaletlere göre daha iyi ve taşımacılık problemlerinin çözülmüş olmasına dayanarak Florida’daki gayrimenkullerin değer kazanacağını düşündüler. Eyalette, Florida’nın bir tatil cennetine dönüşeceği inancı hakimdi. Bu durumda o gün aldıkları taşınmazların gelecekte birkaç kat değerleneceğini düşünenler hiç de az değildi. Halkın büyük çoğunluğu bu inançla gayrimenkule yatırım yaptı. Ancak 1928 yılının 18 Eylül’ünde hiç hesapta olmayan bir tropik kasırga 400 insanın ölümüne, binlerce evin hasar görmesine ve tonlarca deniz suyunun yatları parçalayıp sokaklara taşmasına neden oldu. Satın alınmış olan gayrimenkuller satılmaya çalışıldı ancak değerinin çok altına bile satılamadı. Bu durum bir spekülatif balonun patlayışıydı.

Büyük Krizin diğer nedenlerinden bir de Amerika’daki şirketlerin mali güçleriydi. 1870’li yıllarda Amerika’da irili ufaklı pek çok şirket varken I. Dünya Savaşı’nın getirdiği zorluklar karşısında küçük şirketler birleşmek zorunda kalmış ve savaş sonrasında tekeller oluşturmuşlardı. Öyle ki 1929 yılına gelindiğinde Amerikan ekonomisinin %50’si üzerinde söz sahibi olan holding sayısı 200 kadardı. Bu da tek bir holdingin bile iflasının ekonomiyi sarsmaya yeteceğini gösteriyordu.

Bir diğer neden, bankaların kötü yapılanmış olmasıydı. Bankaların sermaye esaslarını, rezerv ve kredi oranlarını belirleyen yasalar yoktu. Örneğin şirketlerin mali tablolarının güvenilirliğini sağlayan hukuki düzenlemeler yoktu. Bu yüzden yatırımcı senedini aldığı firma hakkında yeterince bilgiye sahip olamıyordu. Ticari bankaları yatırım bankalarından ayıran yasalar da mevcut değildi.

Bir başka neden ise, Amerika’nın dünya üzerindeki net kreditör konumuydu. Bunun yanında I. Dünya Savaşı sonrası Almanya ve İngiltere’den istediği tazminatların altın olarak ödenmesini talep ediyordu. Ancak yeryüzündeki altın stoğu yetersizdi ve varolan stoğu da zaten Amerika kontrol ediyordu. Bu nedenle bahsedilen tazminatların ve kredilerin mal ve hizmet olarak ödenmesi denendi ancak bu da Amerika’nın kendi mal ve hizmet sektörünü vurdu. Son çare olarak gümrük duvarları koyma yoluna gidildi ancak bu da yalnızca dış ticareti daralttı. Sonuçta Amerika hesapsızca vermiş olduğu kredileri geri alamadı.

1929 Depresyonunu yenerek tam istihdama ulaşan ilk ülke Almanya’dır. Almanya, enflasyonsuz orijinal finansman yöntemleriyle iç piyasayı canlandırmayı başarmıştı. Ancak dünya pazarları Almanya’nın ihracatına açık değildi. Alman fabrikalarına sürüm alanları temin etmek ve hammadde bulmak gerekiyordu. Almanya, doğrudan serbest döviz transferi olmaksızın malın malla mübadelesini gerçekleştirmek imkânını sağlayan bir karşılıklı ticaret (counter-trading) modelini benimseyerek, serbest döviz piyasalarında ihracat mallarına uygun fiyatla alıcı bulamayan ülkelerin müşterisi durumuna geçti. Tarım ekonomilerinin ihracat mallarını yüksek bedelle satın aldı ve onlara kendi sanayi ürünlerini sattı. Planlama ve benzeri yöntemlere başvuran ABD ile Fransa gibi demokrasiler ılımlı çözümlere yönelirken, Almanya’da işsizler nazi totalitarizminin çılgınlıklarına kapıldılar. Böylece bunalım, II. Dünya Savaşı’nın başlıca nedeni olacaktı.

Yukarıda yer alan kriz öyküsü ve özellikle bazı kelime ve kavramlar size de tanıdık geliyor değil mi? Finansal kapitalizmin henüz şekillenmediği, bilgi ekonomisinin henüz hayal bile edilemediği bir dönemde yaşanan bu kriz, bugün kapitalizmin krizlerine genel hatları ile ‘neden’ aranması konusunda bize yeterli düzeyde ışık tutuyor.

Finansal kapitalizm ya da fon kapitalizminin doğuşu ve uluslararasılaşması:

Finans konusu 1950’li, 60’li yıllara değin firmaların iç işlerinden birisiydi. Firmaların finans departmanları, firmanın asıl faaliyet alanı olan üretim için gerekli ve ucuz parayı bulmak konusunda ihtisaslaşmışlardı. Diğer bir ifadeyle, finans birimi, firmayı kredi kuruluşlarına karşı en iyi şekilde takdim edebilen ve en fazla krediyi en ucuz maliyetle temin eden birimdi. Özellikle, 1960’larla birlikte, finans sektörü giderek güçlendi ve ekonomik ve toplumsal yaşamın tüm dokularına nüfuz etmeye başladı. Nihayet, hanehalkının gelecekteki gelirlerinin bugüne indirgetilerek harcatılması kapasitesine ulaştı. Bireysel olarak, kredi kartları ve tüketici kredileriyle finasal kapitazmin konusu olmamızın yanı sıra,  tasarruf fonu, yatırım fonu, varlık yönetim fonu, özel sağlık fonu, emeklilik fonu, A tipi fon, B tipi fon gibi kağıt üzerinde karmaşık görünmekle birlikte son derece basit ürünler de gündelik hayatımızın bir parçası haline geldi. Dolayısıyla günümüz krizlerini değerlendirirken finansal kapitalizmin konumuz olmamakla birlikte örneğin ABD’deki yerini hatırda tutmamız gerekiyor. Bugün, ABD’deki emekli fonlarında 30 milyon civarında, yatırım fonlarında ise 75 milyon civarında kişinin hesabı bulunuyor.

Sovyetler Birliği’nin dağılması:

SSCB dağılana dek, kapitalizm bir anlamda şanslı bir evre de geçirdi. Özellikle, 2. Dünya savaşından sonra hızla büyüyen ve gelişen kapitalizmin, anti tezi olan sosyalizm karşışında üstünlük ve gelişim sağladığına inanıldı. Ancak, SSCB’nin dağılmasıyla birlikte, kapitalizmin mevcut iç çelişkilerine yeni unsurlar da eklendi. Sosyalist ekonomilerin kontrolü altındaki milyonlarca kişiden oluşan iş gücünün (2 milyar kişi) ve kaynakların kapitalist sisteme dahil olması, beraberinde pazar büyümesini getirmiş olsa da, mevcut sisteme özellikle de Avrupa Birliği’ne ciddi bir yük de getirdi.  Genişlemeyle birlikte 1990’larda ortaya çıkan bu yük, bugünkü AB krizinin nedenlerinden birisini oluşturmaktadır. Avrupalıların bir anlamda üçüncü yol olarak gösterdikleri “sosyal güvenlik devleti” de böylece geçerli bir alternatif olmaktan çıktı. Sosyal güvenlik devleti, sosyalizm gibi çökmediyse de esasta iflas etme noktasına geldi. Bugün, Avrupa’da iktidardaki sol partilerin, sağ partilerle tıpa tıp aynı politikaları uyguluyor olmaları da bunun bir kanıtı. Yanılmıyorsam, 2005 yılında, bundan tam 8 yıl önce, Radikal Gazetesinde Solmaz İlkorur imzasıyla çıkan bir yazıda, “liberal Avrupanın artık sosyal Avrupayı finanse edemediğinden” bahsediliyordu.

 Nüfusun Yaşlanması:

AB’nin olduğu gibi tüm gelişmiş ülkelerin en önemli sorunlarından biri de üretkenliğini yitirmiş, yüksek emeklilik sigortası olan ve sayısı gitgide artan yaşlı nüfustur. Hiçbir toplum nüfusunun gittikçe artan bir bölümünün giderek uzayan süre çalışmadan yaşamasının bedelini uzun süre karşılyamaz. Ortalama insan ömrü uzadıkça 65 yaşında emekli olmak, topluma ve ekonomiye yük yaratmaya başladı.

Çin’in vahşi kapitalizmi ve bilgi ekonomisi:

Bir tarafta teknolojinin gelişime paralel olarak ortaya çıkan ve iletişim teknolojilerine dayalı bilgi toplumu gerçeği (bilginin en önemli üretim faktörü olması) diğer tarafta, kapitalizmin doğuş yıllarını, “vahşi kapitalizmi “hatırlatan Çin gerçeği bugün dünya ekonomisini daha doğrusu küresel ekonomiyi, anlayabilmemizi hayli güçleştiriyor. Çin’de sergilenen “bir devlet, iki sistem” ekonomisi, gelişmekte olan ülkelerin ötesinde, batıda da ülkelerin reel sektörlerini tehdit eder noktaya ulaşmış bulunuyor. İşte böyle bir ortamda, bir anlamda köhne kapitalizmin katma değeri yüksek olmayan ürünlerinin kimi AB ülkelerinde üretimi anlamsız hale geliyor. AB piyasasında görülen işsizlik oranlarındaki artış ve üretimin Çin’e kaydırılması AB krizinin bir başka nedeni olarak karşımıza çıkıyor. Çağdaş iktisatçıların çok basit konuları sanki karmaşık bir konuymuş gibi ambalajlayarak literatüre kazandırmasına da bu bağlamda “optimizasyon” adı veriliyor. Kaliteden ödün vermeksizin üretimi daha düşük işçilik ve girdi maliyetiyle başka bir yerde gerçekleştirmeye odaklanmak, Business Process Outsourcing, yani, ürünün dışarıda üretmesi yöntemidir. AB’de işçi çıkarmak çok güç, işçilere verilen ücret ve sosyal haklar çok yüksek olduğundan,  firmaların üretimlerini daha düşük maliyetli ülkelere taşıması, kapitalist mantık çerçevesinde son derece anlamlı bir çözüm olarak karşımıza çıkıyor.

19. ve 20. yüzyılda uluslar veya bölgeler/birlikler sahip oldukları doğal kaynaklara ve  sermayeye bağlı olarak belli üretimlerde uzmanlaşıyor ve zenginleşiyorlardı. Buna mukayeseli üstünlük (comparative advantage) deniyordu. Artık, tüm dünyada mukayeseli üstünlüğün tek kaynağı bilgi, yenilikçilik ve yaratıcılık olarak karşımıza çıkıyor. Marx’a benzeyen bir iktisat profesörümüzün değimiyle “sanayi ötesi toplum” (aslında söylemek istediği resmen bilgi toplumu) yeryüzünde eşitsizliğin daha artmasını ve zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumun büyümesini de beraberinde getiriyor. Bugünkü kapitalizmin toplumsal ideolojiden yoksun bireyci yapısı, elektronik medyanın da desteğiyle kişisel tüketimi ön plana çıkarmakta, bugünün harcamalarını karşılamak için geleceğe dönük yatırım kaynaklarını kullanmaktadır. Öte yandan, son yıllarda tüm dünyada gelir eşitsizliği hızla artmaktadır. Sonuçta bugün ortaya çıkan ‘kazanan hepsini alır’ toplumunda nüfusun % 1’i tüm gelirlerin % 40’ına sahip konuma gelmiştir. Orta sınıfın kendi evini alabilmesi için karşısına çıkan fırsat ancak, 20 30 yıllık kredilendirmedir. Orta sınıfın ekonomik güvencesi ortadan kalkmaktadır. Bugün sadece AB de değil, tüm dünyada insanların taksitle yaşayıp, borçla öldükleri bir ekonomik sistem hüküm sürmektedir.

Avrupa Birliğini’nin ‘Meşhur’ Çerçeve Programları:

Avrupa Birliği’nde, ilki 1984 yılında başlayan Çerçeve Programları, çok uluslu araştırma ve teknoloji geliştirme projelerinin desteklendiği  programlar olup, kapsamı, programa ayrılan bütçe miktarı ve süresi her bir programda değişiklik göstermektedir. Temel amacı, Avrupa’nın bilimsel ve teknolojik temelinin güçlendirilmesi, endüstriyel rekabetin desteklenmesi ve ülkeler arası işbirliğinin teşvik edilmesidir. Diğer bir ifadeyle,  yenicilik ve yaratıcılık sürecinde AB’nin, AR-GE harcamalarını İsrail, Güney Kore ve ABD’nin seviyesine çıkartılması hedeflenmiştir.

ARGE harcamalarında AB’nin bu 3 ülkenin oldukça gerisinde kalması, reel sektörün krizine neden yakalandığı konusunda bize ip uçları veriyor. Bu arada, ülkemizin AB Çerçeve Programlarından yararlanarak, ve AB’yi örnek alarak yenilikçiğini geliştirme arzusu içerisinde olması da başka bir komediye işaret ediyor. Mart 2000’de yapılan Zirve Toplantısı’nda belirtilen ve Lizbon Stratejisi olarak adlandırılan strateji kapsamında, AB’nin “dünyanın en dinamik rekabetçi bilgi temelli ekonomisi” olması hedeflenmiş olmasına rağmen yaşanan kriz de gösteriyor ki AB’yi iktisadi açıdan daha ileriye götürmek için AB’de de bilgi temelli ekonomiyi ve toplumu inşa etmekten başka çıkar yol kalmamıştır.

Sonuç olarak, kapitalizmde krizlerin yaşanması şaşırılacak bir olay olmadığı gibi, kapitalizmin kendisini yenileyebilmesi ve gelişebilmesi için krizlerin bir ‘fırsat olduğu’ da ifade edilebilir. Geçmişte olduğu gibi, kapitalizmin krizlerinin sermayeler arası rekabeti politik çatışmalara hatta savaşlara dönüştürme olasılığı, sistemin kendisini yeniden üretebilmesi açısından bir zorunluluk olarak da karşımıza çıkabilir. Dolayısıyla, kapitalizmin her krizini nesnel ve bilimsel temeller üzerinde tartışmak belki de bir beyhude çabadır.

Not: Bu yazım daha önce Dış Ticarette Durum dergisinde yayınlanmıştır.

İnce’nin tek şansı

Açık söylemek gerekirse, Muharrem İnce’den bu denli başarılı bir seçim kampanyası beklemiyordum. TV’lerin yayınladığı ölçüde tüm mitinglerini izledim. Ankara Aktepe’deki mini mitingini ve Tandoğan meydanındaki büyük mitingini de yerinde izledim. Sahne performansı muhteşemdi. Hemen herkes gibi CHP’den daha fazla oy alacağını bekliyordum. Benim oy oranı tahminim % 33’tü.
Muharrem İnce’yi seçim meydanlarında başarılı kılan açıklamalarından birisi de, kampanyanın başından beri 50 bin avukatla Yüksek Seçim Kurulu’nun önüne giderek seçim sonuçlarını izleyeceğini söylemesiydi. Gerçi, eğer seçimlerde manipülasyon yapılıyorsa, sonuçlar o binaya gelmeden çok önce yapılıyordu ama İnce’nin çıkışı ciddi bir meydan okumaydı. Her seçim sonunda yapılan ‘seçimlere gölge mi düştü’ tartışmalarından yorgun düşen kitleler açısından bu adeta bir başkaldırıydı.
İnce’nin seçim günü akşamında gösterdiği performans, ona oy veren kitlelerde büyük ölçüde hayal kırıklığı yarattı. Bu aslında İnce’nin aldığı oy oranına yönelik bir hayal kırıklığı değil, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci tura kalacağı beklentisinden kaynaklanan bir şaşkınlıktı. Elbette seçim gecesi CHP sözcüsünün çelişkili açıklamalarından İnce sorumlu tutulamazdı ancak, gözler ekranlarda İnce’yi arıyor, onun ne diyeceğini merak ediyordu. Seçim sonuçlarına yönelik hayal kırıklığı, yerini Muharrem İnce’nin anlaşılmaz tutumuna bırakmıştı. O gece, İnce’yi, seçim sürecinin etkisiyle gözümüzde fazla abarttığımızı düşündüm.
İnce’nin seçim çalışmaları esnasında Kılıçdaroğu’na karşı aday olmayacağı yönündeki açıklamasını, seçimlerden hemen sonra yaptığı “CHP’de benim ağzımdan Kurultay kelimesi duymayacaksınız” açıklamasıyla pekiştirmesi, benim açımdan ona verdiğim kredinin devamını sağladı. Ancak, Kılıçdaroğlu ile ailece yenilen akşam yemeğinden sonra yaptığı açıklama ile CHP’de resmen başlattığı kurultay süreci seçim sahnesindeki İnce’den daha farklı, başka bir İnce ile tanışmama yol açtı.
İnce’nin çıkışı etik midir? Kurultay CHP’ye ne getirir?… CHP’den ne götürür?… sorularına yanıt aramayacağım. Zira, CHP’yi dışardan izleyen birisi olarak buna hakkım olduğunu düşünmüyorum.
Ancak, sıradan bir seçmen olarak ifade etmeliyim ki, CHP rozetini çıkartarak halkın karşısına çıkan, önümüzdeki seçimlerde cumhurbaşkanlığına tekrar aday olacağını daha şimdiden açıklayan, “Hepinizin cumhurbaşkanı olacağım” sözünü veren İnce’nin, CHP genel başkanlığına aday olması ne kadar anlamsız bir siyasi hamle, ne büyük bir çelişki! Hazır parti rozetini çıkartmışken, üstelik CHP’nin kadrolu cumhurbaşkanı adayı olabilmeyi daha şimdiden garantilemişken bir siyasi partinin genel başkanlığı neden arzu edilir ki? Üstelik bu yeni rejimde…
Elindeki bu fırsattan yararlanarak gölge kabine oluşturmak, mutfak hazırlığını tamamlamak, hatta ekibe diğer partilerden önemli isimleri de katmaya çalışarak yeni seçimlere hazırlık yapmak daha doğru bir strateji olmaz mıydı? Neden CHP genel başkanlığı? Yoksa CHP genel başkanlığı makamı cumhurbaşkanlığına tercih edilecek bir makam mı?
İnce’nin siyasi öngörüsü ve amacı nedir bilemem ama kendisini CHP genel başkanlığına yakıştıran AKP temsilcileri ve sözcülerinin de tuzağına düşerek, kendisini dar bir alana hapsediyor. AKP’nin asıl amacı da “Herkesin değil CHP’nin adayı Muharrem İnce”nin cumhurbaşkanlığı seçimine girmesini sağlamak. Belki Muharrem İnce farkında değil ama AKP Muharrem İnce’nin partiler üstü aday olabileceğini öngörüyor ve bu tehlikeyi bugün bertaraf etmek istiyor. İnce’nin CHP genel başkanı olmasını istiyor, İnce’yi resmen teşvik ediyor.
İnce’nin şu anda içerisinde bulunduğu ruh halini anlayabiliyorum. Kılıçdaroğlu karşısında kaybedilen iki kongreden sonra seçim süresince kazanılan özgüven zirve yapmış olabilir. Bu İnce açısından bir zafer olabilir ama düşmekte olduğu tuzağı fark etmesi lazım. Ben şahsen bugün izlediği siyaseti çok amatörce buluyorum, tabii eğer başka bir gündemi yoksa…
Hatırlayanlar olacaktır, yine Medya Günlüğü’nde 2 Ağustos 2017 tarihinde yayınlanan “Akşener’in Tek Şansı” başlıklı yazımda, Akşener’in parti kurarak öncelikle kendi alanını daralttığını belirtmiştim. Bu defa aynı hatayı İnce yapıyor. Alanını daraltıyor. Daha şimdiden, Türkiye’nin en eğitimli kesimini, %25’i, önümüzdeki süreçte de, siyaset dışı bırakmak için çaba sarf ediyor. Korkarım, belki de isteyerek önümüzdeki seçimlerin kaybedeninin CHP’nin kurumsal kimliği olmasını sağlayacak.

İlgili link: http://www.medyagunlugu.com/Haber-3682-aksenerin-tek-sansi.html

 

İhracatta 3N1K

Giderek kutsal bir anlam verilen ‘ihracat’ kelimesi ile ‘rekor’ kelimesi birlikte anılır oldu.
İhracatta kaydedilen günlük, aylık, yıllık artış oranlarına ve ulaşılan seviyeye göre yazılan başarı hikayeleriyle moral buluyoruz. Bunu yaparken ithalat rakamlarını gözardı edersek moralimiz daha da yükseliyor.
Son yıllarda dikkat çeken en önemli konu, miktar ve fiyat endeksleriyle, ihracattaki ‘miktar’ artışı veya azalmasına dair bilgilerin kullanılmaması. Belki, medya mensuplarının bir bölümünün bu rakamları analiz etme becerisine sahip olmaması nedeniyle, kamuoyu yeterince bilgilendirilemiyor. Analiz yeteneğine sahip bir kısım uzman ise, konuyu doğrudan dış ticaret açığı boyutuyla algılayıp, konuyu cari açık platformuna taşımakta.
Neyi, nereye, nasıl sattığımızı incelediğimizde, ihracattaki büyük resme bakıldığında, ne yapılması gerektiği, stratejimizin ne olması gerektiği hemen ortaya çıkıyor. Bu genel fotoğraf neler yapılması gerektiği konusunda ip uçları veriyor.
Ne Satıyoruz?
87. fasıldaki, ‘Motorlu kara taşıtları, traktörler, bisikletler, motosikletler ve diğer kara taşıtları, bunların aksam, parça, aksesuarı ihracatımız 24 milyar dolar, aynı fasıldaki ithalatımız ise 17 milyar dolar.
72. fasıldaki ‘demir ve çelik’ ihracatımız 8 milyar dolar, aynı fasıldaki ithalatımız 16 milyar dolar.
85. fasıldaki ‘elektrikli makina ve cihazlar’ ihracatımız 8 milyar dolar, aynı fasıldaki ithalatımız 27 milyar dolar.
61 ve 62. fasıldaki ‘örme giyim eşyası ve örülmemiş giyim eşyası’ toplam ihracatımız 15 milyar dolar. Bu iki fasıl toplam ihracatın %10’unu oluşturuyor.
71 fasıldaki ‘kıymetli ve yarı kıymetli taşlar ihracatımız 11 milyar dolar, aynı fasıldaki ithalatımız 17 milyar dolar.
Aşağıdaki tabloyu inceleyerek ihraç ürünlerinin niteliğine göre ülkelerin gelişmişlik düzeyi hakkında fikre sahip olmamız mümkün. Bu açıdan ithalatın kompozisyonunu da dikkate alarak yapacağımız yorumlarda, dış ticaret açığının rakamsal bazdaki ifadesi yerine, ihracata ve ithalata konu olan ürünlerin içerdikleri bilgi ve teknoloji değerlerine göre dış ticaret açığının kapanıp kapanmayacağını kestirebilmeliyiz.

c1

Kaynak: Kavrakoğlu Management Institute eğitim materyali

Nereye Satıyoruz?

İhracatımızın yarısını ilk 10 ülkeye gerçekleştiriyoruz. İthalatımızın yarısını da ilk on ülkeden yapıyoruz. Tıpkı ürün ve ürün grupları bazında yoğunlaştığımız gibi, ihracat ve ithalat yaptığımız ülkeler bazında da bir yoğunluk söz konusu.
Öte yandan, komşularımızın çoğunun geçiş süreci ekonomileri olmaları ve komşularımızın bir bölümündeki siyasi ve askeri istikrarsızlıklar, karşılıklı ekonomik ve ticari ilişkilerin geliştirilmesi için uygun iş ikliminin mevcut olmadığını ortaya koymaktadır. Bu açıdan yapılan dış politika tercihlerinin dış ticaretimizi genellikle olumsuz yönde etkilediği gerçeği karşısında, ihracat stratejileri oluşturulurken hamasi dış politika söylemlerinin ihracatımızı nasıl etkileyeceğini de göz önünde bulundurmak gerekiyor.
2017 yılı ihracatımız ve ithalatımızdaki ilk on ülkeyi gösterir tablo aşağıda yer alıyor:

c2
Nasıl Satıyoruz?
Firmalarımızın yurt dışına açılma süreci temel çıkış noktası ihracat pazarlamasına dayanıyor. İç pazar için üretilmiş ürünün öncelikle yakın pazarlarda, komşularımızda satılmasına gayret ediliyor. Uluslararası pazarlama evresine geçebilmiş firma sayımız hala çok az.
Sürdürülebilirlik boyutu firmalarımızın çoğu açısından önem arz etmiyor. İhracat çoğu firma için, firma varlığının sürdürülmesi açısından son şans olarak görülüyor. ‘Satalım da neyi, nasıl, hangi fiyatla satarsak satalım’ mantığı hüküm sürüyor.
Dış ticaret bilincinden yoksun küçük firmaların ve esnafın dış pazarlarda yarattığı imaj sorunu ve ticaret pratikleri ‘Türk Malı’ imajına hala büyük zarar veriyor. İşin garip tarafı, dış ticarette hüküm süren küresel savaşa rağmen hala Türk Malı etiketine vurgu yapan teşvik programları dahi sürdürülüyor. Devlet, vergi numarası olan herkesin potansiyel ihracatçısı olmasını teşvik etmek ve küçük firmaları cesaretlendirmek yerine bu konuda daha çağa uygun stratejiler izlemeli. Öte yandan, dış pazarlarda Türk firmaları arasındaki rekabet sürecinde, birim ihraç fiyatlarının giderek aşağı çekildiği de görülmektedir.
Kim Satıyor?
2017 yılında toplam ihracatımızın %18’ini (27 milyar dolar) sadece 10 firmamız gerçekleştirdi.
2017 yılında toplam ihracatımızın %1.5’nu gerçekleştiren firma sayısı ise 43.883.
Gümrük ve Ticaret Bakanlığı verilerine göre 2017 yılında toplam 77.730 olan ihracatçı firma sayısının yarısından fazlası toplam ihracatın sadece %1.5’unu gerçekleştiriyor. İşin garip tarafı, hükümet, bu sayının arttırılması için çaba sarf edileceğini açıklıyor.

Milli hedefimiz 100.000 firmaya ihracatçı sıfatı kazandırmak.
İthalatta durum farklı mı?
Aynı dağılım ithalatta da söz konusu.
Sonuç;
İhracat kutsal bir anlam taşımamaktadır. Kutsal bir anlam yüklenmeye çalışılmamalıdır. Aslında yapılması gereken çok basit ancak, hemen her konuda olduğu gibi bu sahada da buram buram popülizm kokuyor, kaynaklar heba ediliyor.

Enka’nın Moskova’sı, Moskova’nın Enka’sı

ENKA’sız Rusya anlatılamaz. Enka’yı ve büyük sempati duyduğum Sayın Şarık Tara’yı yeterince objektif olamayacağımı düşündüğüm için ben anlatmayacağım. Size daha objektif bir gözlem sunmak istiyorum. İşte bu nedenle, Forbes dergisinden, Nilgün Balcı Çavdar ve Özer Turan’ın kalemlerine bırakıyorum. Sadece başlık bana ait.

“Japon İmparatoru’ndan aldığı nişan… Hemen altında Hırvatistan’dan verilen bir başkası, Abdi İpekçi Barış Ödülü… Oldukça geniş ama sade ofisinin duvarları devlet başkanları tarafından verilmiş nişanlar, üniversitelerin verdiği fahri doktoralarla kaplı. Hiçbiri olmasa da ofisinin penceresinden atacağı bir bakış, gurur hissini yaşaması için yeterli. Otomobiller, Boğaziçi Köprüsü’ne bağlanan Ortaköy Kavşağı’nın üzerinden durmaksızın akıp gidiyor. ENKA burayı inşa ederken sene 1973’tü. Kurduğu şirket bugün dünyanın her yerinde milyarlarca dolarlık projeler yürütüyor. Ama o sade biri. Sade ve babacan. Şarık Tara yaptığı işlere paralel olarak egosu da büyüyenlerden biri değil. ‘Benim yanımda rahat olun çocuklar. Benim yanımda herkes rahattır’ diyor. Karşısındakini kolayca etkileyen samimi biri. Ne yalan söyleyelim, üzmeyi istemeyeceğiniz türden… Ve hakkındaki bu izlenimleri paylaşacak çok kişi var.

‘Şarık Ağabey öl dese, düşünmeden ölecek yüzlerce mühendis ve yönetici vardır.’ Bu sözlerin sahibi Rönesans İnşaat’ın patronu Erman Ilıcak, Şarık Tara’nın ‘Bizim şirkette çalıştı. İyi bir çocuk. Çok memnun oluyorum başarılarından’ dediği isim. Az buz bir başarı değil sözü edilen. ENKA Okulu’ndan yetişme Ilıcak bu yıl ‘Forbes’un En Zengin 100 Türk’ listesinin milyarderlerinden biri. Ama boynuzun kulağı geçmesine daha çok var.

Erman Ilıcak’ın ‘Hepimiz için ağabey gibidir’ dediği ve ENKA çalışanlarının da böyle çağırdığı Şarık Tara listenin tahtında oturan isimlerden.

ENKA’nın 15 milyar dolarlık piyasa değeri, onunla birlikte oğlu, ENKA Yönetim Kurulu Başkanı Sinan Tara’nın da listenin zirvelerinde yer bulmasına rahat rahat yetiyor.

Performansları sadece Rusya’da etkileyici değil. Nepal, Mali, Sierra Leone, Kamerun ve Cezayir’de ortağı Amerikalı Cadell ile Amerikan büyükelçilikleri inşa etti. Bosna Hersek, Sarajevo’da bedeli 100 milyon dolar olan yeni bir elçilik binası işi daha alındı. Hırvatistan’da otoyolu projesi tamamlandı ama Romanya ve Arnavutluk’ta otoyol inşaatları devam ediyor. Bunlar dışında sekiz ülkede daha devam eden projeler var. Cezayir, Kazakistan, Libya, Romanya, Rusya, Tacikistan, Ukrayna, Umman… Şirket bugüne kadar dünyanın 30 ülkesinde 26 milyar dolarlık 384 proje yürüttü. Tara da soruyor haklı olarak, ‘Bir emsal daha gösterebilir misiniz ülkemizden?’

Örneğin zamanın Rusya Dış İlişkiler Başkan Yardımcısı Oleg Davidov, Türkiye’ye müteahhit firmaları tanımak üzere geldiğinde Tara’nın ona ENKA’yı anlatmasına gerek kalmamış. ‘Ben kendimizi anlatmaya başladım. ENKA’yı biliyorum, dedi. Çok şaşırdım. Meğer daha önce Libya’da bulunmuş. Bizim şantiyenin yakınlarında arabası bozulunca mühendislerimiz ilgilenmiş, ikramda bulunmuş. Bir araba tahsis etmişler.’ Davidov’un Tara’nın sözünü ettiği ziyareti Rusya ile Türkiye arasındaki doğal gaz anlaşmasının ardından yapılmıştı. İki ülke arasında, 1987’de yürürlüğe girmek üzere 1984’te imzalanan anlaşmaya göre Türkiye 25 yıl boyunca Rusya’dan gaz satın alacak, buna karşılık verilen paranın yüzde 70’i Rusya tarafından Türk şirketlerinin mal ve hizmetlerine ödenecekti. ENKA, Türkiye ile Rusya arasındaki bu anlaşmadan en çok fayda sağlayan şirketlerden biri oldu.

Şirket, 1988 yılında adım attığı ülkede bugüne kadar yüzlerce projeyi tamamladı. Rusya’da halen inşası devam eden 27 projeleri daha bulunuyor. Sahalin Adası’nda petrokimya tesisi, Moskova ve St. Petersburg’da alışveriş merkezleri, oteller, fabrikalar, 364 milyon dolar değerindeki Şeremetyevo Havaalanı’nın üçüncü terminali…

Doğal olarak Şarık Tara Rusya’yı avucunun içi gibi biliyor. Bu ülkede sanatçısından işadamına tanımadığı kimse de, açamayacağı kapı da pek yok.

Yolda trafik polisinin çevirdiği mühendislerinin bile ENKA ismini vermeleri sadece bir uyarıyla yollarına devam etmelerini sağlıyor. Bu ülkede başka kimsenin kolay kolay elde edemeyeceği bir itibarı var Tara ve ENKA’nın. Rusya’daki dostlarını saymakla bitmez ama içlerinde en ünlüsü ve bilineni Moskova Belediye Başkanı Yuriy Lujkov. Lujkov, tam 15 yıldır görevini sürdürüyor ancak Tara’yla dostluğunun temelleri bundan da öncesine dayanıyor.

ENKA’nın Rusya’da yaptığı ilk proje Kızıl Meydan’ın tam karşısındaki tarihi Petrovskiy Pasajı’nın ve bin yataklı İkinci Dünya Savaşı Muharipleri Hastanesi’nin restorasyonu işiydi. ENKA’nın Rusya serüvenindeki en kritik dönemeç de bu proje oldu. Bu soğuk coğrafyada yapılacak daha çok iş olduğuna inanan Tara ilk işinde kendini göstermesi gerektiğini biliyordu.

Projeyi zamanında teslim etmekle yetinmedi, daha iyisini yapmak, işi daha önce bitirmek istedi. Bu amaçla inşaat için gerekli malzemeleri sağlayan Moskova Belediyesi’nin kapısını çaldı. Çimento ve demir gibi malzemelerin belirlenen takvimden önce verilmesini talep etti. Dönemin Belediye Başkanı Valeriy Saykin’den aldığı ilk yanıt ‘Hayır’ oldu.

Şansını denemiş ancak hedefine ulaşmamıştı. Tam kapıdan çıkmak üzereyken o zaman belediye başkan yardımcısı olan Yuriy Lujkov’un ‘Emin misiniz 23 ayda bitirebileceğinize?’ sorusunu duydu. ‘Emin olmasam böyle bir teklifte bulunmazdım’ dediği anı anlatırken gözleri parlıyor. Sonrası ise ENKA için şaşırtıcı olmayan bir öykü. Proje 30 aylık sözleşme süresinden tam yedi ay önce bitirildi.

İnşaatın hızı ve kalitesi televizyon ve basında geniş yer buldu ve şöhret Rusya’daki işlerin gerisini de getirdi. Bugün Rusya Federasyonu’nun yönetildiği binalarda ENKA’nın imzası var. Rus Parlamentosu Duma ve Beyaz Saray’ın yenilenmesi projelerini de ENKA gerçekleştirdi. Rusya’nın kalbinden, Kızıl Meydan’dan başlayan yolculuk bugün dünyanın en ücra yerlerinden birine Kamçatka ile Japonya arasında yer alan Sahalin’e kadar uzanıyor.

Tüm bunları bilenler ENKA’nın Rusya’da ihaleye girmeden iş almasına şaşırmaz belki. Rusya’da işler ENKA’ya teklif ediliyor. Ya da talip olduğu işi almakta zorlanmıyor. ‘Türkiye’de böyle bir şey olsa başımız ağrır’ diyor Şarık Tara. Kendi ülkesinde ihalesiz iş teklif edilse ‘Kopartılacak yaygaraya değer mi?’ diye düşünecek gibi konuşuyor.

ENKA’nın gelirlerinin önemli bir bölümünü gayrimenkul yatırımlarından elde etmesine rağmen Şarık Tara Türkiye’de gayrimenkul yatırımlarına da pek sıcak bakmadı bugüne kadar. Yaptıkları göz kamaştırıcı binaları masasındaki kalın mavi ciltli ENKA’nın 50 Yılı isimli kitaptan bulup gösteriyor.

‘Bu Moskova’da yaptığımız Swissotel. Şehrin en yüksek binalarından biri. Yüzde 56’sı bize ait. Bakın Moskova Uluslararası Müzikevi. İçinde biri 1 800 kişilik üç büyük salon var.’ Hepsi gerçekten heybetli ve göz kamaştırıcı yapılar. Sayıları da çok fazla. ENKA, restore ettiği yapılar ve üstlendiği projeler bir yana, Rusya’da emlak milyarderi. Moskova’da ENKA’ya ait 320.000 metrekare kiralanabilir ofis alanı var. Buna ek olarak da kiralanabilir net alanı 220.000 metrekare olan, 460.000 metrekare brüt alana sahip alışveriş merkezleri…”

* “Büyük Ruh Şarık Tara”, Türkiye Forbes, Şubat 2008. Dergide yer alan söyleşinin kısa bir özetidir. Bu yazıyı özetleyerek kullanmama izin verdikleri için Forbes dergisine teşekkür ederim.

Ak Parti yine kaybetti

Bu ilk değil, AKP bir kez daha kaybetti.

Hatırlanacağı üzere AKP ilk yenilgisini 7 Haziran 2015 seçimlerinde almıştı. Oyları % 41 seviyesine gerileyen AKP, Bahçeli’nin koalisyonlara ve HDP’ye yönelik tavrı nedeniyle, iktidarı kaybetmesine rağmen, kısa bir geçiş sürecinin ardından, 1 Kasım’da tekrar iktidara gelmişti. MHP’nin kaybettiği oyların tamamının kendisine yönelmesiyle iktidara gelen AKP, MHP ile bir ortaklık ilişkisi içerisine girmişti. AKP ve MHP, 7 Kasım seçimlerinden bu yana, OHAL ve rejim değişikliğine yol açan Anayasa referandumu başta olmak üzere bir dizi önemli başlıkta başarılı ortaklık sergilediler.

Bu süreçte MHP’den ayrılan Bahçeli muhalifleri İyi Parti’yi kurarak, sadece MHP’nin değil AKP’nin de alternatifi bir siyasi oluşum oldukları iddiasını yürüttüler. Diğer bir ifadeyle, AKP ve MHP ortaklığı İyi Parti çatlağına rağmen yoluna başarıyla devam etti.
24 Haziran erken seçimleri kararının alınmasında da etkili, hatta belirleyici olan Devlet Bahçeli’ydi. Bahçeli Türkiye’nin kaderini belirleyecek seçimlerde, kamuoyundaki Akşener ve İyi Parti rüzgarına rağmen erken seçimlere gitmekte sakınca görmedi.
24 Haziran seçimleri Muharrem İnce’nin de aday olmasıyla oldukça renkli bir havada geçti. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 2. tura kalacağı tahminlerini yapanlar (ben dahil) yanıldı. Ancak, işin ilginç tarafı, seçimlerin ilk turda Erdoğan’ın galibiyetiyle tamamlanacağı tahmin edenlerin hiç birisi de, MHP’nin oy oranını tahmin edemedi.
24 Haziran seçimleri sonuçlarının tek sürprizi MHP’nin aldığı oy oranı oldu. MHP markası çok önemli bir başarıya imza attı. % 42’ye kadar gerileyen AKP’nin ve Erdoğan’ının kurtarıcısı oldu. Bu defa ortaya çıkan tablo, 7 Haziran sonrası gibi adı konulmamış bir ortaklık ilişkisi değil, resmen koalisyon diyebileceğimiz Cumhur İttifakı adı alındaki birliktelik oldu.

2002 yılından beri AKP’nin kesintisiz iktidarda olduğunu düşünenler, artık bu yeni dönemde AKP’nin tek başına iktidar olmadığını ve Erdoğan’ın da “desteksiz” Cumhurbaşkanı olmadığını hiç unutmamalı.
Türkiye’nin önündeki yakıcı iç ve dış sorunlarla başa çıkılabilmesi için atılacak her adımda artık Bahçeli’nin daha açık ve net söz sahibi olacağı bir döneme giriyoruz. İşin garip tarafı, bu koalisyonu oluşturan partilerin hangisinin büyük hangisinin küçük parti olduğunun kolayca fark edilemeyeceği bir süreç de olacak bu.
Erdoğan’ın 2002’de yola çıktığı arkadaşları yerine Bahçeli ile birlikte yürümek zorunda kalmasının temel sebeplerinden birisi de hiç kuşkusuz Erdoğan’ın bagajı. İşte koalisyonda AKP’yi edilgen yapan faktör de bu. Bahçeli’nin sahip olduğu siyasi anlayışın Türkiye’yi nereye götüreceği başlı başına bir bilinmezken, başta Kürt sorunu ya da iktidar ortaklarının tanımıyla terör sorununda izlenecek politikanın ne olacağı üç aşağı beş yukarı belli. Bu yaklaşım inşallah orta ve uzun vadede Türkiye’yi çıkmaz bir sokağa götürmez.
Bugüne kadar sergilenen ortak yaklaşımın hemen her alanda başarıyla devam edeceğini düşünmek için iyimser olmamızı gerektiren gelişmeler olduğu kadar, seçimlerden iki gün önce Bahçeli’nin Davutoğlu örneği üzerinden yaptığı eleştiriler kötümser olmamıza da yol açıyor. Hatta seçimlerden hemen önce, medyanın Bahçeli’nin çıkışlarını her zamanki abartılı üslubuyla “koalisyonda çatlak” başlığıyla verdiğini hatırlayalım.
Bu birliktelik Türkiye’yi nereye götürecek bekleyip göreceğiz. Koalisyonda ortaya çıkacak sorunlar bertaraf edilemediği takdirde, AKP’nin meclisteki diğer partilerin biri ya da ikisiyle yeni bir birliktelik sergilemesi söz konusu da olabilecek mi, bunu da bekleyip göreceğiz. Ancak, mevcut sistemin böyle yeni birlikteliklere hangi oranda müsaade edeceğine yönelik bir tahmin yapmak oldukça güç. Tek adam yönetimdeki bir sitemde, gerektiği takdirde “milli birlik ve beraberlik” hükümetleri oluşturulabilir mi, bunu kestirmek de oldukça güç.
Kısaca, Türkiye’yi koalisyonlar belasından! kurtarmak için çıktığımız bu yolda daha ilk adımı bir koalisyonla atıyor olmak, sanırım sadece Türkiye’ye özgü bir ironi.

‘Domates davası’ndan izlenimler

Bugün Bayburt Grup bünyesindeki Agrobay Tarım firmasının Cumhuriyet Gazetesi köşe yazarı Çiğdem Toker aleyhine açtığı 1,5 milyon liralık rekor tazminat davasının ilk duruşması yapıldı. Toker davaya konu olan yazısında, Agrobay Tarım’ın Rusya’ya domates ihracatı için seçilen şanslı şirketlerden biri olduğunu yazmıştı…
Domates hikayesini yakından takip eden biri olarak, domatesin; nükleer santral yaptırdığımız, doğal gaz ithal ettiğimiz, S-400 satın aldığımız Rusya ile ilişkilerde önemli ve “milli” bir gündem maddesi yapılmasını her zaman eleştirdim. Bu defa aynı domates, ne yazık ki, Türk hukuk tarihinin en yüksek tazminat davasına konu olmayı başardı.
Sevgili Çiğdem Toker’e destek olmak, hatta moral vermek gerekir düşüncesiyle davayı izlemeye gittim…
Öncelikle belirteyim ki, dava Ankara’da Dışkapı Adliyesinde görülüyor. AKP döneminde yapılan devasa adalet saraylarının yetersiz kalması ve ek hizmet binalarının devreye alınması gösteriyor ki, halkın adalet arayışında ciddi bir artış var! Duruşma salonu o kadar küçük, o kadar küçüktü ki, izleyiciler için sadece 5 adet sandalye vardı. Allahtan 16 yıldan beri isminin başında “Adalet” olan bir parti tarafından yönetiliyoruz. Başka bir parti tarafından yönetiliyor olsaydık adaletin durumu nasıl olurdu, düşünmek bile istemiyorum!
3 kuruluşluk domates için açılan bu rekor tazminat davasını izlemek ve Çiğdem Hanım’a destek olmak için gelen çok sayıda gazeteci ve sivil toplum kuruluşu temsilcisi vardı. Oldukça renkli bir grup olduk, hemen selfie çektirdik. Sosyalleştik. Bu dava olmasa bu kadar insanın bir araya gelmesi mümkün olmayacaktı. İtiraf edeyim, ben aslında böyle bir rekor tazminat davasına muhatap olduğu için Çiğdem Hanım’ı kıskandığımdan oradaydım! Diğer gazeteci arkadaşlarında da bu kıskançlığı gördüm! Çünkü bir gazetecinin aldığı sayısız ödül elbette çok önemlidir ama yıllar geçer unutulur. Oysa bu dava şimdiden basın tarihine geçti. İyi ki gazeteci değilim, kıskançlıktan çatlar ölürdüm herhalde!
Duruşma sadece 7-8 dakika sürdü. Sayın hakim kimlik tespiti yaptıktan sonra iki tarafın avukatlarına söz verdi. Her iki avukat da delillerin toplanması için duruşmanın ertelenmesini talep ettiler. Toker ise sadece bir cümleyle, tam duyamadım, “basın özgürlüğü ya da ifade özgürlüğü” gibi bir şey dedi. Ben o sırada davacı taraf avukatına bakıyordum. Hakikaten avukatlık da zor bir meslekmiş. Neyse, dava 6 Aralık 2018 tarihine ertelendi.
Tam dava bitti çıkıyoruz derken, sayın hakim, dava sayısının çokluğundan, mahkeme sayısının azlığından ve iş yoğunluğun bahsetmeye başladı…
“Hazır buradasınız arkadaşlar buraya en az 50 tane daha mahkeme lazım lütfen bunu da yazın” dedi. İşte o an domatesi de sevgili Toker’i de unutup toplumsal bir soruna, adalet arayışına ve adaletin içler acısı durumuna odaklandım. Bununla dertlendim. Halbuki evden çıkarken sadece Toker’in yanında olmak gibi küçük ve kişisel bir sorunum vardı.
Duruşu ve konuşmasıyla gerçek bir hukukçu olduğu her halinden belli olan sayın hakim gibi hakimlerin mevcudiyeti bir nebze olsun beni rahatlattı.
Ülkem adına umutlandım.
Dava sonunda gazeteciler Çiğdem Hanım’dan resmi açıklama alırken ben de kareye girdim. Çok havalıydım, çok mutlu oldum. Çiğdem Hanım yine basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü… gibi ifadeler kullandı, bu gibi davaların gazetecilerin gözünü korkutmaya yönelik davalar olduğunu belirtti.
Görülmekte olan bu dava nedeniyle, sırf yargıyı etkilememek için yorum yapmayacağım (Burada ben de güldüm) ama şunu söyleyeyim, “Ya kardeşim, 3 kuruluşluk domates için bile firma kayırmacılığı olur mu ya, o kadar şehir hastanesi var, o kadar yol var, o kadar köprü varken domates nedir ki ya…”