3 Adam göndermek…  

7 Haziran 2015 Genel Seçim Sonuçları üzerine yapılan spekülasyonlar gösteriyor ki; hemen hemen herkes, kendisini en kötü senaryolara hazırlıyor. “HDP barajı geçerse ne olur, geçmezse ne olur?” sorusu, tartışmaların ilk sırasında yer alıyor. “Olası bir AKP – CHP koalisyonu” da son dönemde sıklıkla dile getirilen bir başka senaryo başlığı. Continue reading

Advertisements
Posted in Liste | Leave a comment

7 Haziran 1945’ten 7 Haziran 2015’e

Daha kuruluşundan beri demokrasi prensiplerinin eksiksiz şekilde uygulanması, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve vatandaşlarının en önemli amacıdır. Atatürk’ün ölmez adına bağlı kutsal Kurtuluş Savaşı’mızdan doğan Türkiye Cumhuriyeti, ilk Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile dünyanın belki de en demokratik anayasasını meydana getirmiştir. Continue reading

Posted in Liste | Leave a comment

DARBE YALANLARI

Yakın tarihimizdeki darbeler ve müdahaleler, sadece demokrasiyi kesintiye uğratmakla kalmadı; binbir güçlükle yetişen insan kaynağını da heba etti. İdamlar, işkenceler ve bunların yaşattığı acılar her ne kadar bazıları tarafından kutsansa da darbeleri lanetlemek ve darbelere karşı çıkmak, temel insanlık görevlerinden biridir. Continue reading

Posted in Liste | Leave a comment

Ü,K,T,R

Hepsi sadece dört harf: “Ü,K,T,R”.  Bu dört harf ile hangi anlamlı kelime ya da kelimeler yaratılabilir ki? Ben denedim; sadece iki kelime bulabildim. Siz de deneyin, göreceksiniz ya “Türk” ya da “Kürt” yazabileceksiniz. Bu iki kelimeyi yazmak için de ancak ve sadece baştaki ve sondaki iki harfin yerini değiştirebiliyorsunuz. Bu iki kelimeyi sadece bu kadar ayrıştırabiliyorsunuz.

Kenan Evren Kürtler için “Yürürken kart kurt sesleri çıkartan dağ Türkleri” dediğinde çok sinirlenmiştim. Küfür ettiğimi dahi hatırlıyorum. Bugün, Evren’in çok değerli bulduğum bu tanımlaması, o dönem ciddi tartışmalar yaratmıştı. Kürtlerin  inkarı anlamına geliyordu bu. Gerçi, Kenan Evren’den yıllar sonra ünlü bir sosyolog ve siyasetçi Profesör de “Türk ırkı diye bir ırk yoktur” şeklindeki açıklamasıyla benzer tartışmalara konu olmuştu. Allah’tan ki, bu Profesör daha sonra “Benden Türk düşmanı olmaz” diyerek olmayan bir ırka düşman olunamayacağını da bilimsel olarak ortaya koyabildi.

Ahmet Türk isimli Kürt bir politikacı da bende her zaman ikilem yaratmıştır. Ahmet Türk’ün neden soyadını değiştirmediğini, sadece iki harfin yerini değiştirerek “Kürt” soyadını almadığını hep merak etmişimdir.  Kim bilir, belki korkuyor, belki de Kenan Evren gibi düşünüyordur. Yoksa O da Zafer Çağlayan’ın yaşadığı dramı mı yaşadı?   Zafer Çağlayan’ın dramını Allah kimseye yaşatmasın.  O ancak, T.C. Bakanı olduğunda Kürt olduğunu itiraf edebildi. Kürt olduğunu yıllarca dile getiremediğini belirten Çağlayan, “Kafatası milliyetçiliğinin mutlaka önüne geçmek gerek. Eski Ülkücü olarak bunları söylüyorum” dahi demişti.  Zafer Çağlayan’ın Kürt olduğunu sakladığı yıllarda, mesela 30 Nisan 1978 gecesi Ankara Tunus Caddesi’ndeki Tercüman Gazetesi binasının duvarlarına “bijî yekê gulanê” afişleri asarken yakalanan ODTÜ’lü Türk öğrencileri hatırlayan biri olarak, meselenin Türk veya Kürt olabilmekten önce insan olabilmek olduğunu ta o zaman anlamıştım.

Zafer Çağlayan gibi korktuğu için Kürtlüğünü gizleyenlerin yanında bir de Çetin Altan gibi korkusuz biri vardı ki, eşi hanımefendi öldüğü güne kadar, yani oğlu Mehmet Altan beyefendi 36 yaşına gelene kadar onlara annelerinin Kürt olduğunu söyleme gereği duymamıştı. Hiç şüphesiz “Çetin Altan” ve “korku” kelimelerini aynı cümlede kullanmak mümkün değil. Demek ki O da Kenan Evren gibi Kürtlerin “Yürürken kart kurt sesleri çıkartan dağ Türkleri” olduğuna inanıyordu.

Sırrı Sürayya’yı her dinleyişimde  Kürtler ve Türkler hakkında bildiklerimi gözden geçirmek zorunda kalırım.  Sırrı Süreyya’nın  konuştuğu  folklorik dil bile, beni O’nun Türk mü,  Kürt mü olduğu detayı üzerinde durmaya yöneltmedi.  O’nu da tıpkı, Hüseyin Çelik gibi bilmem kaç dönem milletvekilliği ve hatta Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı halde “Türkçe diksiyonunu düzeltemeyen bir garip yolcu” olarak kabul ettim. Ama O nedense bana hep, tipik bir Kürt milliyetçisi gibi geldi.

Selahattin Demirtaş  daha sahici biri gibi görünüyor.  Neyi savunduğuna ya da neyin peşinde olduğuna bakmaksızın, özellikle  de Sırrı Süreyya’nın negatif tesiri altında O’na hep sempati duydum. O, önce insan olduğunun farkında olan, yaşadığı topraklara karşı sorumluluğunun bilincinde olan bir kişi görüntüsü verdi bana. Ahmet Hakan’la gerçekleştirdiği son TV programında da bu görüşümde bir değişiklik olmadı.  Yaptığı önemli açıklamalardan sadece iki gün geçti ki, İmralı’nın PKK’ya silah bırakma çağrısı gündeme düştü. Acaba Demirtaş o programda AKP’ye blöf mü yapmıştı? İçime bir kurt düştü. Yoksa barış süreci isimli temsilde O’nun rolü mü azaltılıyor?

Bugün gördüğüm manzara şu: Kürtler ve kendini Kürtlerden daha çok Kürt zanneden bazıları, AKP iktidarıyla  barış  müzakeresi yapmanın tadını çıkartıyorlar;  tıpkı hayat kadınlarıyla iffet müzakeresi yapanların yaşadığı haz misali. Ekşi sözlük ağzıyla  “dur la bir dakika hemşo, biz de özgür değiliz ki” deyip, “biz de hala seçemiyoruz, maruz kalıyoruz” diye haykırmak geliyor içimden.

Tarihin, acil demokrasi derdine düşerek, yıllarca birlikte yaşadıkları insanları ayrıştıran Kürtleri ve Kürt kardeşlerine destek olduğunu zanneden sosyalist görünümlü Türkleri affedip affetmeyeceğini bilemem. Ancak, Demirtaş’ın ayağında kısa pantolon bile yokken, Tercüman Gazetesi’nin duvarlarını Kürtçe afişlerle süsleyenlerin onları affetmeyeceklerinden eminim. 1978 yılında Kürtçe afiş asmanın ne anlama geldiğini bildiklerini de sanmam ama yine o gençleri savcıya götüren polislerin, “ifade verirken biz henüz ‘hazırlık sınıfı’ öğrencisiyiz, İngilizce bilmiyoruz” deyin dediklerini de hatırlatayım.

Sanırım yine Kenan Evren’e kızıp, sinirlendiğim günlere dönme vakti.  Madem Kürt kardeşlerimiz böyle istiyor, bize kraldan çok kralcı olmak düşmez. Ama bunu kolayca yapabileceğimi sanmıyorum. Zira bizi birbirimizden ayıran sadece iki harf, o da ancak yer değiştirerek mümkün olabiliyor.

http://www.ntv.com.tr/arsiv/id/25426204

http://www.timeturk.com/tr/2014/08/17/irak-cumhurbaskani-fuat-masum-bakin-hangi-yazarin-akrabasi.html

Posted in Liste | Leave a comment

” Hak, çeşme-i irfanı Türk’e haram etmiştir”

“Demokrasi” kelimesi pozitif anlam yüklüdür. Demokrasinin, teorik anlamda bir kez tesis edilmesiyle “kendisine karşı olan” her şeyi göğüslemesi ve zaman içerisinde de ortadan kaldırılması beklenir. Hiç şüphesiz bu durum, demokrasiyi yaşam biçimi olarak içselleştirmiş olan insanların kurduğu ve geliştirdiği demokrasilerde geçerlidir. Demokrasi kavramıyla kişisel sorunu olanların veya yaşam tarzı olarak takıyyeciliği benimseyenlerin elinde ise demokrasi, “ayak takımının despotizmine”kaçınılmaz bir şekilde dönüşmeye mahkumdur. Tarih, Voltaire’nin bu tanımını haklı çıkartmak için çaba sarf eden siyasetçilerle doludur.

Evrensellikten çok uzak olan ve zorbalıkla tesis edilmeye çalışılan bir rejimi “demokrasi” olarak nitelemek, ancak tedrisatla mümkün olabilecek bir cehalet seviyesine işaret eder. Sosyal bilimlerde akademik kariyer yapmasına rağmen, demokrasinin ana perspektifinin hoşgörüolduğunu bilmeyen ve düşünme organı irade altına alınmış olanları “Yarı cahil, kör cahilden beterdir” atasözünün kapsama alanındadeğerlendirmek gerekiyor. Tarihin ise direttiği teze karşı çıkanları “gırtlaklamak” istediğini itiraf etmiş bir akademisyen siyasetçiye müstesna bir yer ayırmış olması, teselli değil, demokrasimiz açısından maalesef demokrasinin yüz karası olma halidir.   

Demokrasinin sadece sandıktan ibaret olduğunu iddia edenler, en üst perdeden, demokrasi naraları atıyor. Soğuk savaş döneminin sağ ve sol kalıpları arasında sıkışıp kalmış olan insanların, bu pozisyonlarını korumak için hala inatçı bir duruş sergiliyor olmaları da onları ister istemez ‘sandık demokratları’ diye tanımlamamıza sebebiyet veren bir başka garipliğe işaret ediyor. Bence bu garipliklerin temel nedeni; değişen dünyayı, küreselleşmeyi, yeni üretim ve bölüşüm ilişkilerini algılayamama sorunumuzdan kaynaklanıyor. AKP’li siyasetçiler ve yandaşları ile sadece AKP karşıtlığı yoluyla siyaset yaptığını zanneden hep solcu veya hep sağcıların, aslında Türkiye’nin geçmişiyle kavga etme temelindeki siyaset anlayışlarıbizlerin hem bugünümüzü hem de yarınlarımızı ıskalamamıza sebep oluyor ne yazık ki…

Yeni kapitalizmin, insanların yaşam kalitesini bilgi ve iletişim teknolojileri sayesinde yükselterek, en azından, bilgiye ulaşmada demokratikleşme sağladığı iddia ediliyor. Ancak yeni kapitalizm de tıpkı klasik kapitalizm gibi paylaşım adaletsizliği, işsizlik ve açlık gibi temel sorunları çözmekte yetersiz kalaraksağlandığı iddia edilen bu demokratikleşmenin değerini yitirmesine yol açıyor. İşte, bunu okumaktan aciz akademisyen politikacılar dahi küreselleşmenin çağımızın en yakıcı sorunu haline geldiğini fark edemiyorlar. Üstelik, Jacques Chirac gibi muhafazakar bir politikacının, “Küreselleşme, ondan asıl yararlanan toplumların geleceğini daha iyi aydınlatıyor”sözlerini de ya görmezden geliyor ya da algılamakta yetersiz kalıyorlar. 

Politik açlığını, Dersim isyanı ve 28 Şubat arasındaki zaman diliminde gidermeye çalışanların, duble yollar ve kaçak saray arasında gel git yaparak zenginleşmeleri, üstelik bunu ileri demokrasinin bir nimeti olarak pazarlamaları, doğal olarak ufka bakmayı gereksiz hale getiriyor.Dahası, bir seçim döneminde suyu olmayan bir eve Vali’nin çamaşır makinesi yardımı yapmasını da sosyal devlet olmanın gereği sanıyoruz. Buna karşın yapabildiğimiz tek eleştiri ise “Tunceli’de dağıtılan çamaşır makinelerinin neden Elazığ’dan alındığını sorgulamak” oluyor.

Bugün, kaçak sarayın iç kadrosunun, “etrak bi-idrak” yakıştırması yapan Osmanlı Enderunundan farklı bir yaklaşımı olmadığını söylemek abartı mı olur sizce? Aziz Nesin’i bir tarafa bırakmayı başarsak bile, 400 yıl önce “Tanrı, Türk’e irfan pınarını yasaklamıştır” demiş olan Nef’i, tarihten silinebilir mi peki?

Yarınların, yönetenlere mi yoksa yönetilenlere mi daha pahalıya mal olacağını kestirmek zor olmasa gerek. Bu soruya cevap verme görevi ise kuşkusuz ki oy sahiplerine düşüyor. Onların, en azından bu soruya yanıt verebilmeleri gerekiyor. 

http://www.radikal.com.tr/turkiye/tuncelide_susuz_mezraya_camasir_makinesi-920585

Posted in Liste | Leave a comment

MERKEZ SAĞIN MARKSİSTLERİ

İtiraf ediniz; yazının başlığını okuduğunuzda, “Yazar saçmalama özgürlüğünü kullanmış olmalı” diye düşündünüz. Bendeki kafa karışıklığı, Çetin Altan’ın ‘cenaze namazına katılanları sağcı, katılmayanları solcu’ olarak tasnif etmesiyle başlamıştı. Zaten, öteden beri İdris Küçükömer’in “Türkiye’de sağ soldur, sol sağdır” önermesi aklımdan çıkmıyordu. Hiç unutmam; bir defasında Türk solunun simge isimlerinden biri, İdris Küçükömer’in bu önermesine atıfda da bulunarak, koşa koşa AKP’ye katılmış, uzun bir süre bakanlık yapmıştı.  “Ülkücüyüm” diyen bir başkası da Altı Ok’lu parti bayrağı altında belediye başkan adayı olarak seçim çalışması yürütmüştü.

Demokrasi tanımı üzerinde bile henüz uzlaşılamamış bir toplumda, ‘liberal demokrat kimdir, sosyal demokrat kimdir’ tanımlamalarını yapabilmenin son derece güç olduğunu düşünürken ben; demokrasi, sağ ve sol kavramları hakkında tıpkı benim gibi kafası hayli karışık bir arkadaşımın, “Bu liberal demokratlar ‘aşırı’ demokrat oldukları için mi kendilerine liberal diyorlar?” şeklindeki bir sorusuyla karşılaştım. Dilimin döndüğünce cevap vermeye çalıştım; “Liberal demokrasi, Locke’un başlangıcını oluşturduğu Anglo-sakson demokrasi anlayışının ifadesidir. Burada esas olan, bireyin haklarının korunması olduğu için daha baştan kamu ya da toplum adına bu haklara, ölçüsü ne olursa olsun, müdahalede bulunulamayacağından yola çıkarlar” demiştim ki, “Bir dakika, bir dakika peki, sosyal demokrat kimdir?” şeklindeki ikinci sorusuyla karşılaştım.  Derhal yine beylik bir cümle ile yanıt verdim. “Sosyal demokrasi; Marks sonrası yaygınlaşan, birey haklarını esas alan, ancak özellikle ekonomik ve sosyal hakların, ortak çıkarlar adına, belli sınırlar dahilinde manipüle edilebileceğini kabul eden sistemdir” der demez sözümü keserek, “Ben kendimi bildim bileli babadan Demokrat Parti’liyim. Eğer sosyal demokrasi senin dediğin gibiyse, ben bu görüşe daha yakınım. Acaba, benim CHP’li olmam gerekmez miydi?” dedi. Kendisini rahatlatacak cevabı vermem gecikmedi; “Biliyorsun Rahmetli Menderes, DP’nin kuruluşunun açıklandığı basın toplantısında, kendisine yeni partinin CHP’ye göre nasıl konumlandırılacağını soran bir gazeteciye, ‘CHP’nin iki parmak solunda’ şeklinde cevap vermişti. Bence biz yanlış yerde durmuyoruz, CHP’liler nerede durduklarını bilmiyorlar” dedim. Bu cevap karşısında tatmin olmadığı her halinden belli olan arkadaşım, konuyu başka bir boyuta taşıdı.

“Yahu Aydın, sen hep ‘Benim sosyal demokratlığım, Deniz Baykal’ın sosyal demokratlığının bittiği yerde başlar’ deyip duruyordun, ben de seni espri yapıyor zannediyordum. Sen galiba ciddisin”diyerek, “Peki, solcu kimdir, sosyalist kimdir o zaman?” diye yeni bir soru sordu. Hemen cevapladım;“Mahalle baskısı nedeniyle ‘komünistim’ diyemeyenler kendilerini ‘sosyalist’ olarak tanımlar.  Din ile ilişkisini samimi ve ölçülü bir şekilde sürdürme eğiliminde olan, ancak  ‘sosyal demokrat’ tanımlamasını yetersiz bulanlar da kendilerine ‘solcu’ derler.” Arkadaşım, “Aydıncığım, oldu olacak bir de ‘Marksist kimdir’ tanımını yap da ben de ona göre siyasi yelpazenin neresinde durduğumu anlayayım. Zira siyasette, at izi ile it izinin birbirine karıştığı bir noktadayız. Demek ki, Sayın Kılıçdaroğlu, merkez sağa açılmakla, aslında gerçek sosyal demokratları partisine davet ediyor”dedi.

Marksizm’in, özetle ve kısaca, “eleştirel düşünce, üretim ve bölüşüm ilişkileri, insan hakları, azınlık hakları ve anti-ulusçuluk unsurlarının oluşturduğu bir değerler sistemi” şeklinde tanımlanabileceğini belirttim. Değerli bir dostumun, bu tanımda 1960’ların New Left’inin büyük rolü olduğunu belirttiğini de ilave ettim.

Soğuk savaş döneminde sağın, solun ateşinin alınması için bu ölçütlerin önemli bir kısmını kabul ettiğini, üstelik kabul etmekle kalmayıp, yerine getirilmeye de çalıştığını ifade edince, arkadaşım, “Ben zaten Çarşı taraftarıyım, her şeye karşıyım, üretim ve bölüşüm boyutunda ‘komşusu açken tok yatan bizden değildir’ diyenim, üstelik Yunus Emre’nin felsefesiyle insanlar arasında din, dil, ırk ayrımı yapmayarak ‘yaradılanı severim yaradandan ötürü’ diyen de biriyim. Acaba ben..?” dedi ve kaldı, devamını getiremedi. Lafı hemen ağzından aldım; “Tanıdığım kadarıyla sen, mesela Ertuğrul Kürkçü ve Sırrı Süreya Önder’den daha sıkı bir Marksistsin. Zira onlar, Marksist değerler sisteminin bir bütün olduğu unutmuş, perakende bir anlayışla sosyalistçilik, Marksistçilik oynuyorlar” deyince, arkadaşım önce ‘tövbe, tövbe’ dedi, sonra da hiç bir şey anlamadığını ifade etti. Hemen açıkladım;“Bunlar Kürt Ulusalcılığı yapan, Kürtlerin partisine önderlik eden sosyalist (!) Türkler değil mi? Sence bu işte bir anormallik yok mu? Bunların barış süreci yürütüyor olması yadırganmıyor.  Tekrar ediyorum; sen tanıdığım kadarıyla, son derece renkli (!) bir sosyal yaşantısı olan ve ayrıca iyi içen biri olarak, onlardan çok daha fazla Marksist olmayı hak ediyorsun” dediğimde, “O kadar da değil Aydın. Senin yaptığın tanımlara göre bugün itibarıyla ‘aşırı olmayan bir solcu’ olmayı daha çok hak ediyorum” dedi. Kesinlikle haklı olduğunu söyleyip, “Aman haa, Oral Çalışlar’ı Marksist zannedip, değerlendirme yapma. O’nun kafasını iyi karıştırmışlar.” deyip,  CHP’li Mehmet Bekaroğlu örneğini de verdim. Ciddi sosyalistler O’nun için ‘İslamcı bir adam olabilir fakat birçok sosyalist aydından daha onurlu tavırları olmuştur’ dediler. Arkadaşım, “Onlar galiba, Bekaroğlu’nu yeteri kadar tanımıyorlar” dedi. Ben de bunun üzerine, daha bir kaç ay önce Bekaroğlu’nun ‘Sağ Soma’dır, sağ işçi cinayetidir, asla sağcı olmadım’ dediğini hatırlattım. Bu cümlem üzerine arkadaşım fısıldayarak, elinin tersiyle bir işaret yaptı.

O’na son cümlem, “Yeryüzünde Marksist olmadığını itiraf eden ilk kişi Karl Marks’ın kendisiydi”oldu.

Posted in Liste | Leave a comment

İŞİD OUT HAMAS İN Mİ?

AKP’nin son dönemde Hamas ve Hamas lideri Halid Meşal’a gösterdiği teveccüh bazı kesimlerce yadırganıyor. AKP kongrelerinde, özellikle de son Konya kongresinde Halid Meşal’in konuşma dahi yapmasını bazı yorumcular, orta doğu’ya yönelik dış politikamız bağlamında değerlendiriyorlar. Bu nedenle, AKP’nin dış politikasında Esad’ı bir tarafa bırakarak Hamas’ı ön plana çıkartmaya başladığını ve Hamas’ın ipine sarıldığına dikkat çekiyorlar. Oysa, ben Hamas’ı ön plana çıkartma stratejisinin arkasında dış politika mülahazaları değil tamamen iç  politikaya, siyasal islama yönelik mesajlar olduğunu düşünüyorum. 2009’dan beri AKP’nin, Saadet Partisinin de dayandığı geleneksel tabana yönelik bu stratejisi, aynı zamanda, kullanılan din temelli motiflerden ötürü,  samimi Müslümanları da oyuna dahil ediyor. Bugün Cemaatle yürütülen mücadelede, siyasal islam hem bir araç olarak kullanılıyor, hem de toplumu din ve laiklik temelinde yeni ve daha şiddetli bir ayrıma sürüklüyor. Kısaca, son gelişmelerin ışığında AKP’nin bilinçli ötekileştirme politikasının tüm şiddetiyle devam ettiğini görüyoruz. İşin garip tarafı, iç politika mülahazaları giderek Türk dış politikasına ve Türkiye’nin uluslararası toplumdaki, eğer kaldıysa, olumlu imajına tesir ediyor. İçeride iktidarı sürdürebilmek için siyasal islama yönelik olarak atılan her adımın, uluslararası planda Türkiye’nin başını ciddi bir şekilde belaya sokacak olması, önümüzde ciddi ve her zamankinden daha yakıcı bir başka sorun olarak duruyor.

Bu noktada, 2009 yılında yazdığım, 2010’da güncellediğim bir yazımı aşağıda Ek 1’ de yer alan kaynaktan aynen sunuyorum.

Yazıda bahsi geçen, “Saadet Partisi” ile ilgili hususa ilişkin video kayıtlarını aşağıdaki 2.(Numan Kurtulmuş’lu) ve 3 numaralı kaynaklarda, Meşal’in AKP Konya İl Kongresinde yaptığı konuşmayı ise 4 numaralı kaynakta bulabilirsiniz.

“Hamaslı Davos ve Ilımlı İslam Politikasının Sonu
Terör örgütleri listesinde PKK”dan bile önde sıralanan Hamas’a hamilik yapmak şeklinde de anlaşılan çıkışlarımız, dış politikamızın geleceği açısından kaygı yaratıyor. Aynı şekilde, İsrail’in Gazze’ye yağdırdığı bombalarla hayatını kaybeden çocuklara ve sivillere karşı duyarsız kalmak da kaygı veriyor.
Türkiye’nin batı tarafından kendisine uygun görülen “ılımlı islam” rolünü son 6 yılda başarıyla oynaması, iç politikadaki dengeleri alt üst ederek Türkiye”yi bugünkü noktaya getirmiştir. Davos öncesi Türkiye, batılı ve doğulu kimlikleri arasında gittikçe sıkışmış ve özellikle, Ergenekon süreciyle tartışılmaya başlayan “rejim” sorunu ile iç ve dış politika arasındaki çizgiyi de ortadan kaldırmıştır.
Batının AKP iktidarına sağladığı politik destek bugün gelinen noktada yerini derin bir endişe ve şaşkınlığa bırakmıştır. İç politikadaki gergin ortamın dış politikaya da taşınması artık doğrudan batı açısından sonuçlar doğuran bir noktaya gelmiştir. Türkiye yolunu şeçmiştir. Bu rol artık “ılımlı islam” rolü değildir. Gazze sokaklarındaki gösterilerle tescillenen Türkiye” ye yönelik sempatinin tüm Arap dünyasına yayılması, Türkiye”nin yolunun bundan böyle “ılımlı İslam” olamayacağının bir kanıtıdır.
Artık, batının da sorunu haline gelen AKP iktidarının önümüzdeki dönemde nasıl bir yol izleyeceği gerçekten büyük bir merak konusudur.
Türk halkı önceki seçimlerde AKP’ye verdiği destekle, iç siyasetteki yol haritasını nasıl onaylamışsa, yakın gelecekteki oylarıyla Türkiye’nin dışarıdaki eksenine de destek ve onay verecektir. Bundan böyle batının Orta Doğu’da Mısır gibi uysal müttefiklere ihtiyacı daha da artacak ve Türkiye’nin islam dünyasına gösterilecek bir örnek olması özelliği son bulacaktır.
Filistin sorunu, demokrasi korkağı Arap ülkeleri tarafından “demokratik bir emsal” teşkil etmemesi için hep endişe ile izlenmiştir. Filistin’den kaynaklanacak demokratik hareketlerin tüm Arap dünyasını etkilemesinden korkulmuştur. Oysa, aynı Filistin sorunu Türkiye’de demokrasi şemsiyesi altına girerek radikal islama kucak açan çevreler açısından her zaman bereketli bir alan olarak görülmüştür.
Hamaslı Davos, işte bu açıdan AKP ve Saadet Partisi tabanlarındaki siyasi derinleşmeyi de beraberinde getirmiştir. Bu taban dikkate alındığında, Saadet Partisi’nin İstanbul mitingine cevabın Davos’tan geldiğini rahatlıkla belirtebiliriz. Davos hamlesi, AKP tabanının Saadet Partisine kaymasına “dur” anlamı taşımaktadır. Bunun yanında, Davos çıkışıyla gururu okşanan çeşitli kesimlerden de AKP”ye yönelik sempatinin arttığını söyleyebiliriz.
AKP iktidarı artık uluslararası camianın dikkatle izlemesi gereken bir noktaya gelmiştir. Eğer ortada bir sorun varsa, bu sorun artık batının, yani AKP”yi iktidara getiren şartlarını oluşturan Batının sorunudur.

Türkiye’nin ılımlı İslam’a model gösterilmesi dönemi sona ermiştir.”

1 – http://www.haber3.com//hamasli-davos-ve-ilimli-islam-politikasinin-sonu-105912y.htm#ixzz3On2Cb8zw

2 – http://www.dailymotion.com/video/xdklq0_israil-vahsetine-isyan-mitingi-sehi_news?from_related=related.page.int.gravity-only.489855f71615d6b5b835b0367b8af9ad142130594

3 – http://www.youtube.com/watch?v=sxxwh6ou9m0

4 – http://www.youtube.com/watch?v=vCi6zWeEL6c

Posted in Liste | Leave a comment