Sonsuza kadar AKP mi?

Başta muhalefet partileri olmak üzere, birçok köşe yazarı ve halkın önemli bir bölümü, AKP’nin 2003 yılından beri aralıksız olarak iktidarda olduğunu zannediyorlar. Bundan daha vahimi; AKP’nin politikaları sonucunda yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen, bu partinin hala nasıl olup da iktidarını sürdürdüğüne hayret ediyorlar. Konuya bilimsel açıdan yaklaşma çabasında olan ve Türkiye’ye yabancılaşmış bazı akademisyenler ise, bu konuda sonuçsuz kalan çeşitli araştırmalara imza atıyor.

Gelin, öncelikle bazı tespitler yapalım:

7 Haziran seçimlerinde, halkımız AKP’ye “dur, yeter artık” dedi. Seçim sonuçları AKP’yi resmen iktidardan düşürdü. AKP hem oy, hem de TBMM’deki yeterlilik sayısını kaybetti.

Eğer, AKP dışında bir hükümet kurulabilmiş olsaydı, bugün belki de AKP yöneticilerinin çoğu yargı karşısında hesap veriyor olacaktı. Hükümet, başta hukuk alanı olmak üzere bir dizi reforma imza atıyor olacaktı. Bugün terör ya da Kürt sorunu, büyük bir ihtimalle bu kadar yakıcı olmayabilirdi. Dış politikada tehlikeli sularda yüzmüyor olabilirdik. Dış politikada macera arayışlarına son vermiş, daha sorumlu ve dikkatli adımlar atan bir ülke konumunda olabilirdik. Çok büyük bir ihtimalle,  17 saniyelik hava ihlali nedeniyle Rus uçağını düşürmeyerek, stratejik ortaklık ölçüsünde sayılabilecek ekonomik ve ticari ilişkilerimize zarar verme pahasına, kendi ayağımıza kurşun sıkmayacaktık.

7 Haziran – 1 Kasım arasındaki dönemi TBMM’de çoğunluğu bulunmayan AKP yönetiminde değil de,  “geçici” hükümetlerle geçirdik. Tüm partilerce bilinçli olarak uygulanan bu politikayla çok sayıda şehit verdik. Kitlesel terör eylemlerine şahit olduk.  Şükürler olsun ki bu dönem sadece 5 ay sürdü. Ne yazık ki, yaşadığımız acılar geride kalmayarak, bugüne ışık tutacak izler bıraktı.

7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinden önce ağırlıklı olarak iç politika mülahazalarıyla, “AKP bölünecek mi?”, “Abdullah Gül ne yapacak?“, “Koalisyon nasıl kurulacak?” gibi sorularla meşgul olduk. Hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edilmesi, barış süreci, paralel yapı operasyonları, ekonomik kriz beklentisi, rüşvet ve yolsuzluk iddiaları gibi konular üzerinden AKP’nin bölünebileceği beklentisine girildi. Ancak, beklentiler gerçekleşmedi. Nasıl olduysa oldu, 1 Kasım seçimlerinden AKP yine zaferle çıktı. Bu, AKP’nin ikinci döneminin başladığı tarihtir.
İçerisinde bulunduğumuz bu yeni dönem ile 7 Haziran öncesi dönemini, AKP’nin kendisi de dahil olmak üzere, artık farklı verilerle ve farklı tanımlarla değerlendirmemiz gerekiyor. Söylemek istediğim şey; artık ne Türkiye 7 Haziran seçimlerinden önceki Türkiye, ne AKP 7 Haziran seçimlerinden önceki AKP, ne de HDP ve MHP 7 Haziran seçimlerinden önceki HDP ve MHP’dir. Aynı kalan, her zaman olduğu gibi CHP ve CHP’nin başarıyla politikadan uzak tutmayı başardığı % 25.

Bugün iktidardaki parti, aynı gün içerisinde aynı konuda 180 derece zıt söylemler ve eylemlerde bulunabiliyor. Çoğu kişi bunu tutarsızlık olarak değerlendirirken, AKP tek bir seçeneğe mahkum olmayarak, çelişkiliymiş gibi görünse de rahatlıkla farklı adımlar atabiliyor. İşin garip tarafı; bu sayede, anketlerde oy oranı da artırabiliyor.

Dikkat edilirse AKP bugün, CHP’nin 7 Haziran seçimleri için yaptığı vaatlerin önemli bir bölümünü tereddütsüz olarak yerine getiriyor. Bugün iktidardaki partinin “barış süreci” gibi bir söylemi yok. Bugün iktidardaki parti neredeyse paralel ile mücadeleyi tamamlamak üzere. Bugün iç politik gelişmeler üzerinden AKP’ye yönelik muhalif ses yok denecek düzeye inmiş durumda. Siyasal ve toplumsal ilgi önemli ölçüde dış politikaya, terör ya da Kürt sorununa odaklanmış durumda. Bugün herkes, yukarıda saydığım iç politika mülahazalarıyla değil de, Türkiye’nin dış politikada yaşadığı kriz nedeniyle,  bu filmin nerede biteceğine yönelik kafa yoruyor. Kısacası, 7 Haziran öncesi Türkiye’sinin gündemi ile bugünkü gündem arasında çok büyük farklar görüyoruz.

Bugün sorulması gereken temel sorular şunlar:

AKP bu işi selametle nereye kadar ve nasıl götürecek? 4 yıl sonra yapılacak seçimlere sağ salim ulaşabilecek miyiz? Ulaşabilirsek ne olabilir, nasıl bir sonuç çıkağını öngörüyorsunuz? Bir tahmin yapabiliyor musunuz ya da geleceğe dair bir ümit taşıyor musunuz? Yoksa siz de“AKP seçimle gitmez” diyenlerden misiniz? Davutoğlu’nun hazmetme kapasitesinin sınırı olup olmadığını merak ediyor musunuz?  Benim ya da sizlerin bugün taşıdığı endişeleri taşıyan AKP milletvekilleri var mıdır ya da yakın gelecekte ortaya çıkacaklar mıdır?
Bu cevapları bilemem ama eğer bu endişeler de önümüzdeki süreçte AKP’yi bölüp TBMM içerisinde yeni bir hükümetin ortaya çıkmasına yol açmazsa, Türkiye’nin önünde geriye sadece iki seçenek kalıyor.

Bunlardan birincisi; dış faktörler neticesinde (dış güçler demiyorum), hatta sıcak savaş ya da sıcak savaşa yol açacak gelişmeler neticesinde, AKP’nin iktidarı bırakmak zorunda kalmasıdır. Türkiye’nin olağanüstü şartlar döneminde, “geçici ve milli” hükümetlerle yönetilmesidir.

İkinci seçenek ise “benim, daha doğrusu bizim sorunumuz değil diyerek”, çocuklarımızın ya da daha büyük olasılıkla torunlarımızın, AKP iktidarından nasıl kurtulabileceklerini tartıştıkları siyasi bir ortamın beklenmesidir. AKP iktidarının sonsuza kadar devam etmesi, ne yazık ki benim için büyük bir sürpriz olmayacaktır.

Advertisements
Posted in Liste | Leave a comment

Yeni kapitalizm ve ‘çırpınan balık’

Berlin duvarının yıkıldığı günlerde BBC’de (radyo) yayımlanan bir analiz programını hatırlıyorum. Yanılmıyorsam, stüdyoda bir iktisatçı, bir tarihçi ve programın sunucusu sosyalist sistemin yıkılışını tartışıyorlardı.  Berlin’e, duvarın önündeki göstericilerle mülakatlar yapan spikere  bağlanıldığında, arka planda,  haykırışlar ve duvara indirilen balyoz sesleri duyuluyordu. Spiker şu cümle ile söze başladı; “İşte bu sesler, sosyalizmin yıkılışının sesleri mi yoksa, kapitalizmin çöküşünün başlangıcının sesleri mi?”

Stüdyodaki iktisatçı bu cümleyi yorumladı. “Sosyalizm yıkıldığı takdirde, kapitalizm kendi iç çelişkilerine daha hızlı dönecek. Pazar ve ham madde paylaşım savaşları tekrar başlayacak. Sosyalizmin yıkılmasıyla, kapitalizm anti tezini kaybeder. Eğer, yakın bir gelecekte Sovyetler Birliği de dağılırsa, bu siyasi gelişme karşısında, Amerika’nın ve kapitalizmin mutlak galibiyetini kutlamaktan ziyade, dünyanın tek kutuplu düzende karşılaşacağı sorunlara nasıl çözüm bulunabileceğini bugünden tartışmamız gerekiyor. Zira, kapitalizm gibi rekabete dayalı bir sistem, kendi rakibi olmazsa değişen ortama nasıl adapte olup, verimliliğini koruyacak.” 

SSCB sonrası dönemde kapitalizm değişim adına sadece Çin örneğini ve bilgi ekonomisini sahneye koyabildi. Sosyalist bir ülkede küllerinden adeta yeniden doğmaya çalışan “klasik kapitalizm”, dünyaya iki yüzyıl önceki vahşi kapitalizmi tekrar yaşatıyor. Bir tarafta piyasa sosyalizmi de denilen Çin modeli, diğer tarafta ise, bilgi ekonomisine dayalı teknolojik üstünlüğün ön plana çıktığı “yeni kapitalizm”, globalizm adı altında dünyaya şekil veriyor.

Enformasyon çağı, globalizm, tek dünya, tek pazar, sermayenin  uluslararası niteliğe kavuşması gibi bilinen tüm süreçlere rağmen, kapitalizmin özüne, yani iç çelişkilerine döneceği o kadar aşikardı ki, bunu anlayabilmek için Marxist olmaya gerek yoktu. Futuristler, tek kutuplu dünya üzerine kafa yorarken, resmi ideolojiyle nereye kadar gidilebileceğinin hesaplarını yapıyorlardı. 11 Eylül uçaklarının sahneye çıkmasıyla, resmi ideologlar ABD ve tek kutuplu dünya düzeni için umut ışığını keşfetmişlerdi. İşte, yeni antitez buydu; terör.  Medeniyetler çatışmasına kafa yorularak, bu anti tezin kapitalizmin yeni dinamosu olacağı da savunuldu, ancak, çok geçmeden bu tezin fazla iş yapmayacağı önce Afganistan sonra Irak’ta görüldü. Sistem ideologları artık, Baudrillard’a kulak vererek, globalleşmenin sınır tanımayan yayılmacılığıyla kendi sonunu hazırladığını farkettiler, ancak, ok yaydan çıkmıştı bir kez.

Klasik kapitalizmin çözemediği başta açlık olmak üzere, sefalet ve geri kalmışlık, kapitalizm hakkında iyimser olmamızı engellerken, yeni kapitalizmin yarattığı teknolojik uçurum çelişkileri daha da derinleştiriyor. Küreselleşmeyi sadece merkez ülkelerden, çevre ülkelere yönelik tek yönlü sermaye, mal, hizmet ve  ideoloji akımı olarak yorumlarken, hatta ulus devletlerin öneminin ortadan kalktığı iddia edilirken, çevreden merkeze yönelik küreselleşmenin neden ve nasıl engellendiğini tartışmıyoruz. Bence, bu noktada, küreselleşme kavramı yerine “küreselleşmeme” olgusunu tartışmamız gerekiyor. Bu tartışmayı, küreselleşme karşıtlığı temelinde değil de, iki yönlü olarak  nasıl daha iyi küreselleşilebilir noktasında yapmalıyız.! Tabi eğer, yeni kapitalizm müsaade ederse! Küreselleşmenin çağımızın en yıkıcı sorunu haline geldiği tartışılırken, Jacques Chirac gibi muhafazakar bir politikacının da, bu yöndeki endişesini farklı bir şekilde aşağıdaki kelimelerle ortaya koyması dikkat çekiyor. “Küreselleşme ondan asıl yararlanması gereken toplumların geleceğini daha iyi aydınlatıyor.” Bu cümle, esasen, kapitalizmin kendi sonunu hazırladığı savını destekleyen bir endişenin ifadesidir.

Küreselleşme fakirliğe çare olamadığı gibi, ekonomik ve siyasi istikrarı sağlayan bir unsur da olamadı. Teknolojideki gelişme düzeyine rağmen, günlük bir doların altında gelirle yaşamak zorunda olan insan sayısı da artıyor. Klasik de olsa, yeni de olsa, kapitalizm kapitalizmdir. Kendi iç çelişkileri sayesinde son yüzyılda 2 dünya savaşı yaşatmıştır. Bu nedenle, mucize beklemek yerine  kapitalizmi olduğu gibi kabul etmek gerekiyor. Sanırım kapitalist iktisatçılar da bu gerçeği çok iyi bildiklerinden olsa gerek, kapitalist sistemin yaşadığı  dönemsel krizlere ancak, teknik analizlerle ve sıradan vatandaşların anlamadıkları bir dilde, sadece yorum getirebiliyorlar.

Kapitalist sistemin özü “en iyinin sağ kalması” temeline dayanıyor. Klasik iktisat teorisi, herkesin kendi çıkarlarını maksimize etmesi durumunda, tüm toplumun çıkarlarının maksimize olacağını iddia ediyor. Bugün, doğru olmadığı kesin olarak ortaya çıkmış bu sav yerine neyi ortaya koyabiliriz?  Zira, ekonomik açıdan mağlup olanlar ile ekonomik belirsizlikte ne yapacağını bilemeyenler kökten dinciliğe yöneliyorlar. Bu sayede bireyler gerçek dünyanın belirsizliği yerine, belli kuralları uyguladıkları takdirde kurtuluşa ereceklerine inanıyorlar.

Demokrasi ve kapitalizm gücün dağılımı noktasında çok farklı yaklaşımlara sahiptirler. Kapitalizm gelir düzeyinde ve mülkiyet alanında eşitsizlik yaratırken, demokrasi siyasi gücün eşit olarak dağıtılmasını savunur. Kar etmek ve fırsat yaratmak kapitalizmin itici gücüdür. Rekabetin özü diğerlerinin piyasadan silinmesi temeline dayanmaktadır. Bu nedenle eşitlik temelli demokrasi ile artan miktarda eşitsizlik yaratan ekonominin bir arada yaşamasının  mümkün olmadığı görülüyor. Gelişmeler gösteriyor ki, Avrupa’da yaratılmaya çalışılan sosyal güvenlik devleti de geçerli bir alternatif olma özelliğini kaybetti. Sosyal güvenlik sistemi iflas etti. Bir anlamda liberal Avrupa, sosyal Avrupa’yı finanse etmekte yetersiz kaldı.

İçerisinde bulunduğumuz durumunu en iyi şu Çin atasözü açıklıyor. ”Sudan çıkmış bir balığın kendisini nereye fırlatacağını bilmeksizin çırpınışına devam etmesi, sadece mevcut durumunun dayanılmaz olduğunun hissedilmesi gerçeğinden kaynaklanmaktadır.” Çırpınan balığın suya giden yolu bulması galiba sadece ilahi bir mucize olur.
Not : Bu yazı Dış Ticaret Durum Dergisinin 65. Saysında (Temmuz 2008) yer alan “Sudan Çıkmış Bir Balık” başlıklı yazımın kısaltılmış halidir.
http://www.turktrade.org.tr/Dergi.aspx?ID=1

Posted in Liste | Leave a comment

Kaderimiz Bahçeli’nin iki dudağının arasında… 17.08.2015

 

7 Haziran seçimlerinden önce yaptığım analizlerde, bu seçimin bir sonuç üretemeyeceğine, AKP’nin seçimle gitmeyeceğine inandığımı, hatta AKP’nin 7 Haziran seçimlerini ertelemek için her yolu deneyeceğini düşündüğümü belirtmiştim.  5 Haziran’da Diyarbakır’da patlayan bombalar seçimlerin ertelenmesi için önemli bir denemeydi.  Ancak, beklenildiği kadar insanın ölmemiş olması ve sağduyu, amaçlanan hedefe ulaşılmasını engelledi.

7 Haziran seçimleri öncesinde çok sayıda seçmenin ortak temennisi; 13 yıldır süren AKP iktidarının yol açtığı sorunların, özellikle de hukuk sisteminin çökmesine neden olan gelişmelerin ve toplumun kamplara bölünmesine yönelik tasarrufların sona erdirilmesiydi. Buna karşın, AKP sözcüleri ise CHP, HDP, PKK, MHP, Paralel ve DHKP-C’yi aynı safta yer almakla suçluyorlardı. Bu süreçte toplumsal bölünme; Alevi-Sünni, Türk-Kürt, İslamcı-Laikçi ekseninde değil de, AKP taraftarları ve karşıtları temelinde gerçekleşti. “HDP’nin Kabesi Taksim’dir” yaklaşımı bile istenilen sonucu sağlamadı. Cumhurbaşkanı’nın “Bu memlekette her seçim bir bakıma kurtuluş savaşıdır” sloganı temelindeki demokrasi (!) anlayışına rağmen seçim; AKP karşıtı bloğun yüzde 60’lık zaferiyle sonuçlandı.  Hiç olmazsa ilk gece AKP’ye “dur” denildiğini düşünen kesimler derin bir nefes alarak, kutlamalar dahi yaptılar.

Seçimlerinden hemen önce, MHP’nin seçim sonrası takındığı tavrı hiç kimsenin öngörmediğini söyleyebiliriz. Şahsen bu yönde fikir beyan eden hiç kimseye hiçbir medya organı ya da sohbet ortamlarında da rastlamadım. Bahçeli’nin sürpriz çıkışlarından hemen önce Deniz Baykal’ın sahne alması, en azından benim açımdan büyük sürpriz oldu. Yaşlı üye sıfatına sahip olan Deniz Baykal, bu sıfatıyla ülke siyasetine yön verme gayretkeşliğine soyundu. Eski şahsi kişisel hesaplarını da gündeme taşımakta sakınca görmeyen Baykal, zaten kendiliğinden oluşan AKP karşıtı bloğu dağıtma girişiminde öncü rol oynadı.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde RTE’ye karşı ortak bir aday etrafında kenetlenilmişti. Sonrasında MHP, hiç de şık olmayan bir şekilde Ekmel beyi Meclis’e taşıdı. Benim gibi birçok seçmen de kandırıldığını düşündü. MHP’nin Ekmel beyi Meclis Başkan adayı olarak göstermesi ve bu konuda CHP ile bir uzlaşma arayışına girmemiş olması, AKP karşıtı bloğun, AKP’nin sandığı gibi, bilinçli oluşturulmuş bir blok olmadığını gösterdi.

Bahçeli’nin TBMM başkanlığı sürecindeki tavrı, Türkiye’nin tek veya en önemli sorununun AKP olmadığının ilk işareti oldu.  Bahçeli’nin,  yüzde 13 oy alan bir siyasi parti ile bir arada olamayacağını açıklaması, Türkiye’nin yeni bir sürece doğru evrildiğini gösteriyordu.  Türkiye,  ekonomik sorunlar ya da AKP’nin hukuk dışı uygulamalarını gölgede bırakacak yeni, aslında  klasik, “soruna” dönerek, yine toplumsal enerjisini başka alanlara çekmeyi başardı.

Akla gelen ilk klasik senaryo, Türkiye’yi yeniden Türk-Kürt çatışması temeline oturtmak oldu.  Ben bu noktada, “Kürt” kelimesi yerine “terör” kelimesinin kullanılmasını daha doğru buluyorum. Ancak, yeni jenerasyonun konuyu PKK ekseninde değil de Kürt-Türk sorunu! ekseninde değerlendirdiğini görüyoruz. Zira, yıllardır terör örgütüyle “barış müzakeresi” sürdüren bir Hükümetin mevcudiyeti, onları “terör” kelimesini kullanmaları konusunda ihtiyatlı bir yaklaşıma sevk ediyor. Üstelik onlar, terör örgütüyle barış müzakeresi yürütülmesini, hayat kadınlarıyla iffet müzakeresi yürütmekle eşdeğer gören ebeveynlerini anlamakta da güçlük çekiyorlardı.

MHP’nin “barış sürecinin sona erdirilmesi şartı”, Cumhurbaşkanı için tahmin edilemeyecek fırsatları beraberinde getirdi. Milliyetçi kesime hoş görünmekten tutun da, HDP’yi aldığı oy oranı nedeniyle cezalandırmaya kadar, ortamı terörize ederek, koalisyonların ne denli kaşıntı verici bir olgu olduğunu göstermeye olanak sağladı. Fehmi Koru ile görüşlerimiz ve yaklaşımlarımız taban tabana zıt olmasına rağmen Koru; “Cumhurbaşkanı, Bahçeli ve PKK aynı tarafta” dediğinde, “Ben daha önce bu cümleyi nasıl akıl edemedim” diye hayıflandığımı söyleyebilirim.

13 Ağustos günü yapılan Kılıçdaroğlu – Davutoğlu görüşmesiyle çeşitli çevrelerce arzu edilen CHP–AKP koalisyonunun gerçekleşmeyeceği de anlaşılınca, Cumhurbaşkanı ve AKP kurmayları, TBMM’deki AKP karşıtı bloğun sadece CHP ve HDP’den oluştuğunun farkında olarak, süreci istedikleri gibi rahat bir şekilde yürütme gayretine girdiler.

Terör, İŞİD’le mücadele, dış politika sorunları,  ekonomik sorunlar, Suriye’den gelen mülteciler ve hukuka tecavüz gibi hayati önem taşıyan sorunlar apaçık bir şekilde önümüzde dururken, bunların arasından sadece birini ön plana çıkartarak, milliyetçilik oyunu oynamak çok kolay ve fırsatçı bir yaklaşım olmuyor mu? Yıllarca siyaset sahnesinde bulunanların, Türkiye’nin gerçek sorununun ne olduğunu saptayamaması işletme körlüğünden mi kaynaklanıyor?

Velev ki, teröre öncelik verdik;  PKK’nın, yani terörün başı ezdik diyelim.  Bu süreçte önceliğin terör olmadığının farkına varırsak, belk de geeç kalmış olmayack mıyız?  Ben, PKK’yı küçümsemiyorum. Her şehidin ardından kahroluyorum.  Ama şunu biliyorum ki;  amacı net bir şekilde belli olan PKK’nın karşısında “Türk–Kürt kardeşliği” ve  “sağduyu” denilen en güçlü silahlar zaten bizim elimizde. Peki, amacı sadece şahsi geleceğini güvence altına almak olanların ülkeyi nasıl bir ateşe attıklarını göremiyor muyuz? Sanırım birkaç saniyeliğine “milliyetçilik” gözlüğünü çıkartıp bakarsak gerçekleri çok net olarak göreceğiz.

Bu satırları yazdığım esnada birisi televizyonda yönetim sisteminin değiştiğinden bahsediyordu.

Evet, kaderimiz Bahçeli’nin iki dudağının arasında belki ama O, bunun farkında bile değil.

Posted in Liste | Leave a comment

3 Adam göndermek…  

7 Haziran 2015 Genel Seçim Sonuçları üzerine yapılan spekülasyonlar gösteriyor ki; hemen hemen herkes, kendisini en kötü senaryolara hazırlıyor. “HDP barajı geçerse ne olur, geçmezse ne olur?” sorusu, tartışmaların ilk sırasında yer alıyor. “Olası bir AKP – CHP koalisyonu” da son dönemde sıklıkla dile getirilen bir başka senaryo başlığı. Continue reading

Posted in Liste | Leave a comment

7 Haziran 1945’ten 7 Haziran 2015’e

Daha kuruluşundan beri demokrasi prensiplerinin eksiksiz şekilde uygulanması, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve vatandaşlarının en önemli amacıdır. Atatürk’ün ölmez adına bağlı kutsal Kurtuluş Savaşı’mızdan doğan Türkiye Cumhuriyeti, ilk Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile dünyanın belki de en demokratik anayasasını meydana getirmiştir. Continue reading

Posted in Liste | Leave a comment

DARBE YALANLARI

Yakın tarihimizdeki darbeler ve müdahaleler, sadece demokrasiyi kesintiye uğratmakla kalmadı; binbir güçlükle yetişen insan kaynağını da heba etti. İdamlar, işkenceler ve bunların yaşattığı acılar her ne kadar bazıları tarafından kutsansa da darbeleri lanetlemek ve darbelere karşı çıkmak, temel insanlık görevlerinden biridir. Continue reading

Posted in Liste | Leave a comment

Ü,K,T,R

Hepsi sadece dört harf: “Ü,K,T,R”.  Bu dört harf ile hangi anlamlı kelime ya da kelimeler yaratılabilir ki? Ben denedim; sadece iki kelime bulabildim. Siz de deneyin, göreceksiniz ya “Türk” ya da “Kürt” yazabileceksiniz. Bu iki kelimeyi yazmak için de ancak ve sadece baştaki ve sondaki iki harfin yerini değiştirebiliyorsunuz. Bu iki kelimeyi sadece bu kadar ayrıştırabiliyorsunuz.

Kenan Evren Kürtler için “Yürürken kart kurt sesleri çıkartan dağ Türkleri” dediğinde çok sinirlenmiştim. Küfür ettiğimi dahi hatırlıyorum. Bugün, Evren’in çok değerli bulduğum bu tanımlaması, o dönem ciddi tartışmalar yaratmıştı. Kürtlerin  inkarı anlamına geliyordu bu. Gerçi, Kenan Evren’den yıllar sonra ünlü bir sosyolog ve siyasetçi Profesör de “Türk ırkı diye bir ırk yoktur” şeklindeki açıklamasıyla benzer tartışmalara konu olmuştu. Allah’tan ki, bu Profesör daha sonra “Benden Türk düşmanı olmaz” diyerek olmayan bir ırka düşman olunamayacağını da bilimsel olarak ortaya koyabildi.

Ahmet Türk isimli Kürt bir politikacı da bende her zaman ikilem yaratmıştır. Ahmet Türk’ün neden soyadını değiştirmediğini, sadece iki harfin yerini değiştirerek “Kürt” soyadını almadığını hep merak etmişimdir.  Kim bilir, belki korkuyor, belki de Kenan Evren gibi düşünüyordur. Yoksa O da Zafer Çağlayan’ın yaşadığı dramı mı yaşadı?   Zafer Çağlayan’ın dramını Allah kimseye yaşatmasın.  O ancak, T.C. Bakanı olduğunda Kürt olduğunu itiraf edebildi. Kürt olduğunu yıllarca dile getiremediğini belirten Çağlayan, “Kafatası milliyetçiliğinin mutlaka önüne geçmek gerek. Eski Ülkücü olarak bunları söylüyorum” dahi demişti.  Zafer Çağlayan’ın Kürt olduğunu sakladığı yıllarda, mesela 30 Nisan 1978 gecesi Ankara Tunus Caddesi’ndeki Tercüman Gazetesi binasının duvarlarına “bijî yekê gulanê” afişleri asarken yakalanan ODTÜ’lü Türk öğrencileri hatırlayan biri olarak, meselenin Türk veya Kürt olabilmekten önce insan olabilmek olduğunu ta o zaman anlamıştım.

Zafer Çağlayan gibi korktuğu için Kürtlüğünü gizleyenlerin yanında bir de Çetin Altan gibi korkusuz biri vardı ki, eşi hanımefendi öldüğü güne kadar, yani oğlu Mehmet Altan beyefendi 36 yaşına gelene kadar onlara annelerinin Kürt olduğunu söyleme gereği duymamıştı. Hiç şüphesiz “Çetin Altan” ve “korku” kelimelerini aynı cümlede kullanmak mümkün değil. Demek ki O da Kenan Evren gibi Kürtlerin “Yürürken kart kurt sesleri çıkartan dağ Türkleri” olduğuna inanıyordu.

Sırrı Sürayya’yı her dinleyişimde  Kürtler ve Türkler hakkında bildiklerimi gözden geçirmek zorunda kalırım.  Sırrı Süreyya’nın  konuştuğu  folklorik dil bile, beni O’nun Türk mü,  Kürt mü olduğu detayı üzerinde durmaya yöneltmedi.  O’nu da tıpkı, Hüseyin Çelik gibi bilmem kaç dönem milletvekilliği ve hatta Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı halde “Türkçe diksiyonunu düzeltemeyen bir garip yolcu” olarak kabul ettim. Ama O nedense bana hep, tipik bir Kürt milliyetçisi gibi geldi.

Selahattin Demirtaş  daha sahici biri gibi görünüyor.  Neyi savunduğuna ya da neyin peşinde olduğuna bakmaksızın, özellikle  de Sırrı Süreyya’nın negatif tesiri altında O’na hep sempati duydum. O, önce insan olduğunun farkında olan, yaşadığı topraklara karşı sorumluluğunun bilincinde olan bir kişi görüntüsü verdi bana. Ahmet Hakan’la gerçekleştirdiği son TV programında da bu görüşümde bir değişiklik olmadı.  Yaptığı önemli açıklamalardan sadece iki gün geçti ki, İmralı’nın PKK’ya silah bırakma çağrısı gündeme düştü. Acaba Demirtaş o programda AKP’ye blöf mü yapmıştı? İçime bir kurt düştü. Yoksa barış süreci isimli temsilde O’nun rolü mü azaltılıyor?

Bugün gördüğüm manzara şu: Kürtler ve kendini Kürtlerden daha çok Kürt zanneden bazıları, AKP iktidarıyla  barış  müzakeresi yapmanın tadını çıkartıyorlar;  tıpkı hayat kadınlarıyla iffet müzakeresi yapanların yaşadığı haz misali. Ekşi sözlük ağzıyla  “dur la bir dakika hemşo, biz de özgür değiliz ki” deyip, “biz de hala seçemiyoruz, maruz kalıyoruz” diye haykırmak geliyor içimden.

Tarihin, acil demokrasi derdine düşerek, yıllarca birlikte yaşadıkları insanları ayrıştıran Kürtleri ve Kürt kardeşlerine destek olduğunu zanneden sosyalist görünümlü Türkleri affedip affetmeyeceğini bilemem. Ancak, Demirtaş’ın ayağında kısa pantolon bile yokken, Tercüman Gazetesi’nin duvarlarını Kürtçe afişlerle süsleyenlerin onları affetmeyeceklerinden eminim. 1978 yılında Kürtçe afiş asmanın ne anlama geldiğini bildiklerini de sanmam ama yine o gençleri savcıya götüren polislerin, “ifade verirken biz henüz ‘hazırlık sınıfı’ öğrencisiyiz, İngilizce bilmiyoruz” deyin dediklerini de hatırlatayım.

Sanırım yine Kenan Evren’e kızıp, sinirlendiğim günlere dönme vakti.  Madem Kürt kardeşlerimiz böyle istiyor, bize kraldan çok kralcı olmak düşmez. Ama bunu kolayca yapabileceğimi sanmıyorum. Zira bizi birbirimizden ayıran sadece iki harf, o da ancak yer değiştirerek mümkün olabiliyor.

http://www.ntv.com.tr/arsiv/id/25426204

http://www.timeturk.com/tr/2014/08/17/irak-cumhurbaskani-fuat-masum-bakin-hangi-yazarin-akrabasi.html

Posted in Liste | Leave a comment