Ecevit’ten Baykal’a Siyasette Gülhane gerçeği…

 

Hatırlanacaktır, 16 Ekim 2017 tarihinde gece yarısı ateşi yükselen Deniz Baykal, İbn-i Sina Hastanesi’nin yoğun bakım servisinde tedavi altına alındı. Ankara Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Güzel yaptığı açıklamada “Beyin damarlarından ana damarın tıkalı olduğu görüldü ve bu tıkanma nedeniyle kapalı olarak girişimsel işlem yapıldı. Bu tıkanmış olan beyin damarı açıldı. Bu açılan yere stent konuldu. Şu anda tedavisi yoğun bakımımızda devam ediyor. Sayın Baykal’ın bilinci açık. Beyin fonksiyonlarının hepsi yerinde, sadece sol kolunda ve bacağında hafif bir güçsüzlük var” demişti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ilk andan itibaren Baykal’ın sağlık durumuyla yakından ilgilenmeye başlamış ve Baykal’ı, tedavi gördüğü İbn-i Sina Hastanesinde ziyaret etmişti. Erdoğan, Baykal için özel uçakla İstanbul’dan konunun uzmanı doktorlar dahi getirtmişti.
Kısa süre zarfında Baykal’a yanlış tedavi uygulanmakta olduğuna dair bilgiler açık kaynaklarda yer almaya başladı. Hatta köşe yazarları da değerlendirme yaptılar. Sabah Gazetesindeki köşesinde Dilek Güngör Baykal’a uygulanan ilk tedavinin yanlış olduğu yönündeki kendisine ulaşan bilgilere yer vermişti. “Baykal’a eksik hatta yanlış tedavi uygulandığını söylüyorlar” diyen Dilek Güngör yazısını şu kelimelerle bitiriyordu: “İddiaları o ki, daha az kan sulandırıcıyla daha az risk alınırdı. Hatta şu anda Deniz Baykal yatağında yemek yiyor olabilirdi…” (1)
Habertürk yazarı Fatih Altaylı da aynı konuya değinerek, Baykal’a hatalı tedavi uygulanmış olabileceği iddiasını köşesine taşıdı.(2)
5 Aralık günü Deniz Baykal tedavi için Almanya’ya götürüldü. (3) Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İbiş yaptığı açıklamada, “Baykal’ın tedavisi Almanya’da Münih yakınlarında Murnau isimli bir merkezde yapılacak. Gelişmiş bir merkez olduğunu biz de teyit ettik. Ailesi de onu tercih etti” ifadelerini kullandı. İbiş, devamla, “İnanıyorum ki Sn. Baykal yürüyerek yurda dönecek. Çünkü, bundan sonraki süreçte fizik tedavi ve rehabilitasyon uygulamaları çok çok önemli. Süreç içinde zayıflayan, kuvvet kaybı olan kaslarının çalışmasını sağlanacak” bilgisini de vermişti.
Medyada yer alan haberlere göre, Kemal Kılıçdaroğlu Almanya’da Baykal’ı ziyaret etmek istemiş ancak görüştürülmemişti. Bu haber veya dedikodu açık medyada yer almış olsa da üzerinde fazla durulmamıştı.
Baykal’ın Almanya’dan sağlıklı şekilde dönmesi beklenirken, Cumhurbaşkanı’nın uçağıyla aniden ve sağlığı daha da kötüleşmiş olarak Türkiye’ye getirilmesi şaşkınlık yarattı. Baykal’ın sağlık durumuyla ilgili ilk açıklamayı oğlu Prof. Dr. Ataç Baykal yaptı. Ataç Baykal, “Almanya’da tedavi süreci son derece kötüydü. Almanya’dan bir enkaz getirdik ve burada toparlanıyor” diyecekti. (4)
Sözcü yazarı Saygı Öztürk, 10 Nisan 2018 tarihli köşesine “Deniz Baykal’dan haber var” başlığı atmış ve Baykal’ın sağlık durumuna ilişkine bilgiler vermişti. Öztürk, “Kılıçdaroğlu’nun Almanya’da olduğu gibi Gülhane’de de Baykal ile görüştürülmediğini” belirtti. (5) Öztürk, daha önce üzerinde gerektiği kadar durulmayan ve detay olarak değerlendirilen bu konuyu tekrar gündeme taşıdı. Öztürk bir gün sonraki yazısında ise, bir grup eski CHP milletvekilinin Baykal’ı ziyaret ettiğini yazacaktı.
Enteresan olan gelişme ise şuydu: Cumhurbaşkanı Erdoğan 10 Nisan’da Baykal’ı hastanede ziyaret etmişti. Gece yapılan ziyarette, TBMM Başkanı İsmail Kahraman da hazır bulunmuştu.
Tesadüf, bu ziyaretten sadece bir hafta sonra Bahçeli erken seçim çağrısı yapılacaktı. Erdoğan da bir gün sonra seçim tarihini 24 Haziran olarak açıklayacaktı. Tarih tekerrür ediyor gibiydi, yıllar önce rahmetli Ecevit’in de uzun süren başarısız tedavi sürecinin sonunda Gülhane’de ayağa kaldırılmış olması ve Bahçeli’nin erken seçim çağrısı yapması bana “biz bu filmi sanki daha önce görmüştük” dedirtti.
(Devam edecek)
1- https://www.sabah.com.tr/gundem/2017/10/20/baykala-yanlis-tedavi-mi-uygulandi-1508493538
2- https://www.haberler.com/baykal-icin-gundemi-sarsacak-iddia-yanlis-tedavi-10152044-haberi/
3- https://www.ntv.com.tr/turkiye/deniz-baykal-tedavi-icin-almanyaya-goturuldu,oCZ7xU9nwUGOq8IQg8UZXA
4- https://tr.sputniknews.com/turkiye/201804111032981862-deniz-baykal-atac-baykal-almanya-tedavi/
5- http://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/saygi-ozturk/deniz-baykaldan-haber-var-2340699/

 

Advertisements

Yakın siyasi tarihin kronolojisi

21 ŞUBAT 2001 EKONOMİK KRİZ
14 AĞUSTOS 2001 – AKP KURULDU
15 TEMMUZ 2002 – BAHÇELİ SEÇİM KARARINI AÇIKLADI
28 AĞUSTOS 2002- HİLMİ ÖZKÖK GK Bşk.
3 KASIM 2002 GENEL SEÇİMLER
5 KASIM 2002 BAYKAL ERDOĞAN GÖRÜŞMESİ
22 ARALIK 2002 SEZER’İN VETO ETTİĞİ SEÇİM KARARI TEKRAR KABUL EDİLDİ
6 ŞUBAT 2003 ERDOĞAN SİİRT ADAYI
22 ŞUBAT 2003 BAYKAL ERDOĞAN GÖRÜŞMESİ
1 MART 2003 IRAK TESKERESİ
9 MART 2003 ERDOĞAN MV
10 MART 2003 HADEP KAPATILDI
4 TEMMUZ 2003 ÇUVAL OLAYI
3 EYLÜL 2003 ERDOĞAN ABD BE PEARSON GÖRÜŞMESİ (3.5 SAAT)
28 OCAK 2004 ERDOĞAN ABD ZİYARETİ – BUSH GÖRÜŞME
15 ŞUBAT 2005 ERKAN MUMCU AKP’DEN İSTİFA ETTİ.
17 ARALIK 2005 AVRUPA BİRLİĞİ MÜZAKERE
ARALIK 2005 IRAK’DA 5 ŞEHİT
17 MAYIS 2006 DANIŞTAY SALDIRISI
30 AĞUSTOS 2006 BÜYÜKANIT GENEL KURMAY BAŞKANI
NİSAN 2007 365 SÜRECİ
4 MAYIS 2007 ERDOĞAN BÜYÜKANIT DOLMABAHÇE GÖRÜŞMESİ
5 Mayıs 2007 DYP – Mehmet Ağar ile ANAP – Erkan Mumcu, ortak bir basın toplantısı ile iki partinin DP adı altında birleşmesi konusunda anlaştıklarını ve seçime birlikte girileceğini açıkladılar.
8 Haziran 2007; DYP ve ANAP milletvekili listelerinde anlaşamadıkları için DYP (DP) kendi aday listesini, ANAP ise seçime katılmama kararını YSK’ya bildirdi. Böylelikle merkez sağda bütünleşme projesi 2007 seçimleri öncesi suya düşmüş oldu.
22 TEMMUZ 2007 GENEL SEÇİMLER
28 AĞUSTOS 2007 GÜL CUMHURBAŞKANI SEÇİLDİ
21 EKİM 2007 REFERANDUM
27 ARALIK 2007 GİZLİ TANIK KANUNU 5726 (6 AY SONRA YÜRÜRLÜK)
OCAK 2008 ERGENEKON SÜRECİ
14 MART 2008 AKP KAPATMA DAVASI
20 MAYIS 2008 AVRUPA PARLAMENTOSU AKP KAPATMA DAVASI SERT AÇIKLAMA
27 AĞUSTOS 2008 İLKER BAŞBUĞ GK.BŞK.
EYLÜL 2008 GÜL SARKİSYAN GÖRÜŞMESİ
19 EKİM 2009 HABUR
22 MAYIS 2010 KEMAL KILIÇDAROĞLU GENEL BŞK.
27 AĞUSTOS 2010 IŞIK KOŞANER GK. BŞK.
12 EYLÜL 2010 REFERANDUM
28 EYLÜL 2010 HANEFİ AVCI TUTUKLANDI
EKİM 2010 AKP Mİ CEMAAT Mİ?
2 MAYIS 2011 İZMİR BŞB ÖZEL YETKİLİ SAVCI BASKINI
29 TEMMUZ 2011 NECDET ÖZEL GK BŞK.
28 ARALIK 2011 ROBOSKİ
2 OCAK 2012 GES MİT’E DEVREDİLDİ
6 OCAK 2012 İLKER BAŞBUĞ TUTUKLANDI
7 ŞUBAT 2012 MİT MÜSTEŞARI SORGUYA ÇAĞRILDI
12 NİSAN 2012- 28 ŞUBAT SORUŞTURMASI
05 AĞUSTOS 2012 – HAKKARİ’DE ÇATIŞMA: 8 ŞEHİT
20 AĞUSTOS 2012 – GAZİANTEP’TE BOMBALI SALDIRI: 10 ŞEHİT
21 AĞUSTOS 2012 – ŞIRNAK’TA ASKERİ ARAÇ KAZA YAPTI: 10 ŞEHİT
03 EYLÜL 2012 – BEYTÜLŞEBAP’DA ÇATIŞMA: 10 ŞEHİT
05 EYLÜL 2012 – AFYON ‘DA CEPHANELİK PATLADI: 25 ŞEHİT
16 EYLÜL 2012 – BİNGÖL ‘DE SALDIRI: 10 ŞEHİT
10 EYLÜL 2012 – SİİRT’TE HELİKOPTER DÜŞTÜ : 17 ŞEHİT
16 ARALIK 2012 – HAKAN FİDAN İMRALI ADASINA GİDEREK ÖCALAN’LA GÖRÜŞTÜ.
29 ARALIK 2012: ERDOĞAN TRT CANLI YAYININDA İMRALI’YLA GÖRÜŞTÜKLERİNİ AÇIKLADI.
3 OCAK 2013 BARIŞ SÜRECİ – AHMET TÜRK (BDP) APO ZİYARETİ
9 OCAK 2013 SAKİNE CANSIZ ÖLDÜRÜLDÜ
25 OCAK 2013 MUAMMER GÜLER İÇİŞLERİ BAKANI
28 ŞUBAT 2013: MİLLİYET 23.02.2013’DE BDP-ÖCALAN GÖRÜŞMENİN TUTANAKLARI YAYINLANDI. OSMAN KAVALA ÖCALAN’A “BAŞKANLIK SİSTEMİNE DESTEK VERMEYİN” DİYEN MEKTUP GÖNDERMİŞ.
4 NİSAN 2013: ERDOĞAN AKİL İNSANLAR HEYETİ GÖRÜŞMESİ 63 KİŞİLİK AKİL İNSANLAR DOLAŞMAYA BAŞLADI.
18 NİSAN 2013: İÇİŞLERİ- GENELKURMAY PROTOKOLÜ. ASKERİN OPERASYONA İZNİ VALİLİLERE VERİLDİ.
25 NİSAN 2013: MURAT KARAYILAN KANDİL’DE CANLI YAYINLANAN BASIN TOPLANTISINDA PKK’NIN 8 MAYIS’TAN İTİBAREN ÖN ŞARTSIZ GERİ ÇEKİLECEĞİNİ AÇIKLADI.
11 MAYIS 2013 REYHANLI PATLAMASI
23 MAYIS 2013 HAYRİ KOZAKÇIOĞLU ÖLÜ BULUNDU
28 MAYIS 2013 GEZİ
16 HAZİRAN 2013 MİLLİ İRADEYE SAYGI MİTİNGİ
26 HAZİRAN 2013: ERDOĞAN – AKİL İNSANLAR DOLMABAHÇE GÖRÜŞMESİ. “PKK YURTDIŞINA ÇEKİLDİ, 1’İNCİ AŞAMA TAMAMLANDI. ŞİMDİ HÜKÜMETİN ADIMLARI BEKLENİYOR” SORUSUNA ERDOĞAN “ÖRGÜTÜN SADECE YÜZDE 15’İ ÇEKİLDİ” DEDİ.
31 TEMMUZ 2013- CEMİL BAYIK BBC TÜRKÇE’YE, 1 EYLÜL’E KADAR HÜKÜMET ADIM ATMAZSA ÇEKİLMEYİ DURDURACAĞIZ, ÇEKİLENLER DE GERİ DÖNECEK.
12 AĞUSTOS 2013 SALİH MÜSLİM 2. KEZ ANKARA’DA
30 EYLÜL 2013: HÜKÜMET DEMOKRATİKLEŞME PAKETİNİ AÇIKLADI. ÖZEL OKULLARDA KÜRTÇE SERBEST KALDI, ANDIMIZ KALDIRILDI. BDP VE DTK “DAĞ FARE DOĞURDU” DEDİ.
16 KASIM 2013: BAŞBAKAN ERDOĞAN, KÜRDİSTAN BÖLGESEL YÖNETİMİ LİDERİ MESUD BARZANİ VE ŞİVAN PERWER’LA DİYARBAKIR’DA MİTİNG YAPTI.
3 ARALIK 2013: CEMİL BAYIK: BÖYLE GİDERSE ELBETTE Kİ TÜRKİYE’DE SAVAŞ OLACAKTIR.
17 – 25 ARALIK 2013
1 – 19 OCAK 2014 MİT TIRLARI
11 OCAK 2014: İMRALI HEYETİYLE GÖRÜŞEN ÖCALAN 17/25 ARALIK GİRİŞİMİNE DARBE DEDİ.
21 OCAK 2014: PYD, ROJAVA’DA DEMOKRATİK ÖZERKLİĞİ İLAN ETTİ.
21 MART 2014; ÖCALAN’IN MEKTUBU DİYARBAKIR NEWROZ’UNDA OKUNDU
7 MAYIS 2014 İLKER BAŞBUĞ SERBEST
20 HAZİRAN 2014 HANEFİ AVCI SERBEST
29 HAZİRAN 2014 EKMELETTİN İHSANOĞLU RESMEN ADAY
28 AĞUSTOS 2014 ERDOĞAN CB SEÇİLDİ
27-28 AĞUSTOS 2014- AHMET DAVUTOĞLU AK PARTİ GENEL BAŞKANI VE BAŞBAKAN OLDU.
20 EYLÜL 2014: IŞİD’İN ELİNDEKİ MUSUL KONSOLOSLUĞUNDA GÖREVLİ 49 REHİNE TÜRKİYE’YE GETİRİLDİ.
2 EKİM 2014: MECLİS’TEN SURİYE TEZKERESİ GEÇTİ.
3 EKİM 2014: PKK, IŞİD’E TÜRKİYE’NİN DESTEĞİ GEREKÇESİYLE PÜLÜMÜR İLÇESİNDE KARAKOLA SALDIRDI.
20 EKİM 2014 KOBANİ’YE PEŞMERGE KORİDORU
20 EKİM 2014: ABD KOBANİ’DE YPG’YE HAVADAN SİLAH VE MÜHİMMAT İNDİRDİ.
29 EKİM 2014: AYSEL TUĞLUK, AK PARTİ ÇÖZÜM SÜRECİNDE ARTIK PARTNER DEĞİL, SEKÜLER GÜÇLER GÖREVE
18 ARALIK 2014: DİE WELT GAZETESİNE KONUŞAN BAYIK “IŞİD’İN HALİFESİ BAĞDADİ DEĞİL ERDOĞAN’DIR” DEDİ.
25 ŞUBAT 2015: DEMİRTAŞ, CNN TÜRK’TE ÖCALAN’IN SİLAH BIRAKMA ÇAĞRISI YAPMAK İÇİN ÖN ŞART OLARAK ORTAYA KOYDUĞUNU SÖYLEDİĞİ 10 MADDEYİ AÇIKLADI. “ÖCALAN ŞARTLI SİLAH BIRAKMA ÇAĞRISI YAPTI” DEDİ.
28 ŞUBAT 2015: ÖCALAN’IN PKK’YA SİLAHSIZLANMA İÇİN YAPACAĞI ÇAĞRIDA KANDİL VE İMRALI UZLAŞMASI.
28 ŞUBAT 2015: DEMİRTAŞ İÇ GÜVENLİK PAKETİ “HÜKÜMET BİR YANDAN PAKETTE ISRAR EDİP BİR YANDAN DEMOKRATİKLEŞMEDE İLERLEME SAĞLIYORUM DİYEMEZ.
18 MART 2015: İZLEME KOMİTESİ’NDE YER ALACAĞI İDDİA EDİLEN İSİMLER MEDYADA YER ALDI.
20 MART 2015: CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN İZLEME KOMİTESİNE OLUMLU BAKMADIĞINI AÇIKLADI.
22 MART 2015: ERDOĞAN DOLMABAHÇE AÇIKLAMASINI DOĞRU BULMADIĞINI SÖYLEDİ: “BİR METİN OKUNMADI, İKİ METİN OKUNDU. BEN ORADAKİ TOPLANTIYI DA DOĞRU BULMUYORUM.
MART 2015 ENGİN ALAN MHP’DEN AYRILIYOR
7 HAZİRAN 2015 GENEL SEÇİM
10 HAZİRAN 2015 BAYKAL SAHNEDE
8 AĞUSTOS 2015 HENDEK SÜRECİ
18 AĞUSTOS 2015 HULUSİ AKAR
1 KASIM 2015 GENEL SEÇİM
24 KASIM 2015 RUS UÇAĞI DÜŞÜRÜLDÜ
5 MAYIS 2016 DAVUTOĞLU GÖREVDEN ALINDI
20 HAZİRAN 2016 RUSYA – İSRAİL BARIŞ SÜRECİ
15 TEMMUZ 2016 DARBE GİRİŞİMİ
21 TEMMUZ 2016 OHAL
9 AĞUSTOS 2016 ERDOĞAN – PUTİN PETERSBURG ZİRVESİ
28 AĞUSTOS 2016 FIRAT KALKANI
7 EKİM 2016 DARBE KOMİSYONU KURULDU
19 ARALIK 2016 KARLOV CİNAYETİ
17 NİSAN 2017 REFERANDUM
22 EYLÜL 2017 KADİR TOPBAŞ İSTİFA ETTİ
16 EKİM 2017 DENİZ BAYKAL HASTANEYE KALDIRILDI
28 EKİM 2017 MELİH GÖKÇEK İSTİFA ETTİ
20 OCAK 2018 AFRİN HAREKATI
3 ŞUBAT 2018 CHP KURULTAYI
15 ŞUBAT 2018 TILLERSON ZİYARETİ – CB BAŞBAŞA GÖRÜŞMESİ
16 ŞUBAT 2018 DENİZ YÜCEL SERBEST BIRAKILDI
17 NİSAN 2018 BAHÇELİ ERKEN SEÇİM ÇAĞRISI
18 NİSAN 2018 ERDOĞAN ERKEN SEÇİM KARARINI AÇIKLADI (24 HAZİRAN)
22 NİSAN 2018 15 CHP’Lİ VEKİL İYİ PARTİ’YE GEÇTİ
HULUSİ AKAR VE İBRAHİM KALIN ABDULLAH GÜL’Ü ZİYARET ETTİ.

Liberal Ebru

Bugünlerde kafamın içinde sıkça, Andr Maurois’nın “Ahlak düzeni sağlam olmayan ve soyguncularıyla başa çıkamayan bir toplum, ruhunda artakalmış barbarlık duygusunun da baskısıyla, soyguncularına karşı hayranlık duyar” sözleri yankılanıyor. Yazımın merkezinde bu söz olmayacak. Zira bu konuda söylenecek laf kalmadı.
Ama hayretle görüyorum ki; “Yetmez Ama Evet’çiler” 2010 yılında yapılan anayasa değişikliği referandumu oylamasındaki tercihleri nedeniyle linç edildiklerini sanıyorlar.
Dahası, sırf referandumda “evet” oyu verdiklerinden dolayı, bugünkü düzenden kendilerinin sorumlu tutulduklarını sananlar var.
Hatta hiç utanıp sıkılmadan, “Bizim kaç tane oyumuz var ki sonucu etkilemiş olabilelim?” diye soru soranlar dahi var.
Bugün hala “O dönem AKP’yi desteklemek gerekiyordu, çünkü… ” şekline cümleler kuranları da duydukça içimdeki sıkıntı büyüyor.
Hep beraber, herkesin gözü önünde yaşananları nasıl da bu kadar farklı şekillerde görebildiğimizi anlamakta güçlük çekiyorum.
Yazıma söz konusu ettiğim husus, sadece 2010 referandum oylaması değil. Bugünleri yaşamamıza sebep olan bir süreç. 2004’de başlayıp, 17 Aralık 2005’de zirveye çıkan, Gezi’ye kadar devam eden süreç. Hatta bazılarının Gezi’den sonra da devam ettirdikleri süreç.
İşte bu süreç AKP’ye destek verdi, teşvik etti, cesaret verdi, AKP’yi yönlendirdi.
Bu süreci yönetenler; AKP’nin Türkiye’yi bugünlere getireceğini öngörüp ve bu nedenle işini gücünü bırakıp, aktif siyaset yapanlara karşı Brütüs rolü üstlendiler.
Taraflarını değiştirerek, dengeleri de değiştirdiler.
Askere karşı daha önce oluşmuş ve haklı gerekçeleri olan travma altında, insan haklarını hiçe sayarak “vahşi bir intikam duygusunun” esiri oldular.
“Zamanında bu düzeni biz yıkamadık, ama bunlar yıkacak” düşüncesine kapıldılar. “Düşmanımın düşmanı, benim dostumdur” dediler.
Onlar Ali İsmail’in gece yarısı karanlık bir sokakta “sivillerce” linç edilmesine yol açan alt yapının oluşumuna da dolaylı destek verdiler.
Kendi itiraflarına göre “mayın eşeği” oldukları dönemde, Türkiye’de demokrasi ile ilgili endişelerin zirve yaptığı bir dönemde, Kürtlerle barış müzakeresi yapıldığına inanarak, demokratik(!) bir tavır sergilediler.
Bugün yaşadığımız tüm haksızlıkların, içerideki ve dışarıdaki felaketlerin nedeni olan bu yeni sistemin inşaasına su taşımalarına karşın, samimi bir özür bile dilemedikleri gibi, “Bugün olsa yine aynı şeyi yapardık” diyerek, adeta insanlarla alay ediyorlar.
Oysa bu kesimlerin sahip olduğu dünya görüşü, ya da sahip olduklarını sandığımız dünya görüşü, her zaman için samimi bir özeleştiriyi ön şart olarak görür.
Erken seçim kararı alındıktan sonra başlatıkları Gül harekatı ile bizimle dalga geçmediklerini, aksine son derece ciddi olduklarını anladım, samimi olarak itiraf edeyim, şaşırdım. Bugün Gül’ü kurtarıcı olarak düşünmeleri bana tıpkı, 8 yıl önce ülkeyi yeryüzü standartlarında demokrasiye taşıdıklarını zannettikleri günleri hatırlattı.
Şimdilerde, böğürerek sürekli bir karşı duruş sergilemeleri ise “gerçek kurbanlarının seslerinin” bastırılması dışında bir işe yaramıyor ne yazık ki
Gül seçeneği geride kaldı mı? Sanmam, emin olun 25 Haziran’dan itibaren daha yüksek sesle tek çare olarak gündeme tekrar getirilecek. Korkarım bu defa sadece onlar değil, belki de siz de, ben de aynı şekilde düşünüyor olacağız.
İnşallah yine kolaycılığa kaçmayıp, Gül’ün de çare olamayacağını haykırabiliriz.
Pavlov’un şartlandırdığı, köpeklere yiyecek vermeden önce her defasında gidip zili çalan bakıcısı var ya, işte bu sefer onun gibi olmayız, umarım.

‘Gül’ün adı yok…

Erken seçim kararı alınmasının üzerinden sadece 10 gün geçmesine rağmen, bu süreçte seçim sonuçlarından çok daha önemli gelişmeler meydana geldi.
AKP’nin erken seçime gitmesini gerektiren nedenler üzerinde herkes hemfikir. Seçimi zorunlu hale getiren bu nedenleri maddeler halinde tartışmanın bir anlamı yok. Ayrıca bunların 24 Haziran seçimleriyle birlikte ortadan kalkabileceğine yönelik bir beklenti de yok. Dolayısıyla, sürdürülemeyecek boyutlara ulaşan ve yüzleşmek zorunda kaldığımız iç ve dış sorunların bu denli yakıcı olduğu bir ortamda Gül seçeneğinin ortaya atılmasının, siyasi hayatımızda nasıl sonuçlar doğuracağını tartışmak gerektiği kanısındayım.

Gül’ün çatı aday olarak seçime katılıp katılmamasından çok daha önemli sonuçları olan bu süreç, uzun yıllar sonra Erdoğan’a bir meydan okumaya dönüştü. Bu tehdit Erdoğan’ı hem sıkıntıya soktu hem de “dokunulabilir” olduğunu ortaya çıkartarak “büyüyü bozdu”. Seçim öncesinde yaşanan gelişmeler, kısa süre içerisinde neredeyse seçim sonuçlarını gölgede bıraktı. Davutoğlu ve Arınç hamlelerine ek olarak, bu yazı yazıldığı sırada ortalıkta dolaşan bir iddiaya göre Hulusi Akar ve İbrahim Kalın’ın Gül’ü ziyaret etmesi de gösteriyor ki, Erdoğan gelişmelerden büyük endişe duyuyor.

Bundan sonraki süreçte Erdoğan tekrar psikolojik üstünlüğü sağlasa da, hatta hem Cumhurbaşkanlığı hem de parlamento seçimlerini kazansa bile, artık Türkiye 18 Nisan’dan önceki Türkiye olmayacak. Yönetilmesi çok daha zor olacak. AKP, rakiplerin nefesini ensesinde hissedecek ve muhtemelen bu süreç yeni seçimlerin önünü açacak.

Dış politikada yaşanan gelişmeler, Suriye üzerinden ABD ile Rusya arasında sözde denge arayışları, ABD’nin PYD-PKK’ya, Rusya’nın Esad’a yönelik desteği, o meşhur S-400 hikayesi ve Batı ile yaşanan gerginlik, hiç şüphesiz Batı’nın Türkiye’ye yönelik bakışını endişeyle şekillendiriyor.

Türkiye’nin kaybedilmekte olduğunu düşünen dış çevrelerin Gül’e yönelik sempatisi bu şekilde dışa vuruluyor. Ancak, Gül seçeneğine AKP’den daha çok CHP ve Ulusalcı kanattan tepki gelmiş olması da gösteriyor ki, Erdoğan’a alternatif arayışlarında daha fazla “ince ayar” yapılması gerekiyor.

Suriye batağında ABD – Rusya rekabeti üzerinden yürütülen süreç, gittikçe yakıcı bir hal alan Kürt sorunu, ekonominin açmazı, Rusya ile dev projeler, ABD’deki Zarrab davası ve daha birçok konu 25 Haziran’dan itibaren daha etkili bir şekilde, eğer seçilirse Erdoğan’ın gündeminde olacak.
Açıkça söylemek gerekirse, Erdoğan seçimi kazansa bile 25 Haziran’dan itibaren kaybetmeye devam edecek.

Öte yandan, Erdoğan’a alternatif arayışları, toplumdaki bölünmenin ve giderek keskinleşen kutuplaşmanın Türkiye’yi bir iç savaşa sürüklemesi endişesinden de kaynaklanıyor. İşte bu noktada Erdoğan ve yakın çevresinin göstereceği tepkinin boyutundan öte, ortaya çıkacak toplumsal tepkinin büyüklüğü dikkate alınarak (dikkate alınan seçmen kitlesinin en az % 30-35 seviyesinde olduğunu düşünüyorum), AKP tabanının kolaylıkla benimseyebileceği bir alternatif yaratılmaya çalışılıyor. Bu öyle bir alternatif olmalı ki, Erdoğan’a hayat boyu dokunulmazlık da garanti edebilmeli.

Eski defterlerin üzeri örtülmeli. İşte Gül hamlesinin, bu nedenle de büyük bir fırsat olarak karşımıza çıktığını iddia eden bir koro ile karşı karşıyayız.

Erdoğan’a “onurlu bir çıkış” sağlayacak bu gelişmeye gösterilen en büyük tepkinin CHP ve Ulusalcılarla birlikte İyi Parti’den de gelmiş olması, Gül’lü geçiş sürecinin sanıldığı kolay olmayacağını ortaya çıkarttı.

Gül rüzgarı başarısızlığa uğramış gözükse de, bu deneme aslında Erdoğan’ın kaybetme sürecine girdiğini gösteriyor. Öte yandan, Türkiye’nin yaşaması gereken, yüzleşmesi gereken o yakıcı sonu yaşamaması için atılan adımların bir anlamda vesayetçi bir anlayışın eseri olduğunu söylemek iddialı bir ifade olmayacak. Bir zamanlar vesayetçiliğe şiddetle karşı çıkan “Yetmez Ama Evet”çilerin Tükiye’yi irticadan ve bölücülerden! korumaya çalışması ve bunu demokrasi adına yapıyor olmaları hem trajik hem de komik bir hamle oluyor.

Bu senaryo ve iktidar değişikliği kısa vadede Türkiye açısından bir kazanç olarak gözükse de uzun vadede çok daha büyük hasarlara yol açacak bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır.

 

 

 

 

7 maddede İsrail uçağının düşürülmesi

Meğer Suriye’den kalkan İran’a ait bir “drone” İsrail hava sahasına girmiş. İsrail bu “dron”u düşürürken bir F16 uçağını kaybetmiş, sonra Suriye’de bulunan, Suriye ve İran’a ait 12 hedefi vurmuş. Suriye’ye ait hedeflerden 4 tanesi Suriye hava savunma sistemi bataryalarıymış. İsrail kaynaklarına göre olay bundan ibaret. İsrail tarafı yaptığı resmi açıklamada “bu tür saldırıların sorumluları bedelini ödemek durumundalar” ifadesine yer verdi.
Suriye tarafından yapılan açıklamada ise, İsrail saldırılarına cevap niteliğindeki savunmada birden fazla İsrail uçağının düşürüldüğü ifade edilmektedir. Olayın neden ve nasıl geliştiğini tartışmaksızın, bu olayın Suriye sorunu açısından ne gibi sonuçlar doğuracağını değerlendirelim:
Suriye’deki hava savunma sistemleri Rusya’nın bilgisi ve izni olmaksızın kullanılmış ise bu önemli bir gelişmedir. Rusya’nın bu konuda bir açıklama yapıp yapmayacağı bilinmemekle birlikte, savunma sistemi kurulurken İsrail uçaklarının düşman uçağı olarak tanımlanmasına Moskova tarafından daha en başta “onay” verildiği anlaşılmaktadır.
Olay Rusya’nın bilgisi dahilinde meydana gelmişse, Rusya bir taşla iki kuş vurmayı başarmış demektir. Hem İsrail’e bilinçli şekilde prestij kaybı yaşatarak, Suriye’de kendi bilgisi dışında strateji geliştirmemesi mesajını vermiş hem de İsrail saldırısı sonucunda İran’ın Rusya’ya daha da yakınlaşmasını mecbur kılacak bir hamle gerçekleştirmiş olabilir.
Rusya, geçtiğimiz hafta İdlib’de düşürülen Rus uçağının hangi gizli servis(ler)in koordinasyonuyla gerçekleştirildiğine dair bulgulara ulaşmış olabilir. Bu nedenle ilgili taraf(lar)a ceza kesmiş olabilir.
Düşen İsrail uçağıyla ilgili olarak bu sabah attığım tweete verilen yanıtlar arasında, “uçağın İsrail’in saldırılarını haklı çıkartmak amacıyla İsrail tarafından düşürülmüş olabileceği” de bulunmaktadır. Bence de bu değerlendirme ihtimal dışı değildir.
-Bu gelişme, Suriye’de Kürtleri biraz daha dokunulmaz kılacak, daha çok korunmalarına ve kollanmalarına yol açacaktır. Zira bu olay Kürtleri, ABD ve İsrail açısından İran yayılmacılığına karşı da kullanılabilecek en elverişli müttefik konumuna getirecektir. Kürtler belki de en başından beri bu amaçla desteklenip, güçlendirildiler. Belki de ABD, önümüzdeki hafta bize Suriye Kürtlerinin Türkiye’ye yönelik tehdit olmayacağının garantisi bir kez daha vermeye çalışacaklar.
6 – Türkiye, terörist olarak nitelediği Esad yönetimine ve İran’a yönelik bu açık mesaj karşısında, hangi tarafı destekleyecek veya kınayacaktır? Sessiz kalmayı mı tercih edecektir?
7- Suriye iç savaşına, önce ABD öncülüğündeki koalisyona açık destek vererek iştirak eden Türkiye, daha sonra taraf değiştirip, İran ve Rusya (Astana süreci) ile birlikte hareket ederek bugünkü noktaya ulaşmıştır. Bugünden itibaren Türkiye’nin taraf seçmek konusunda daha da zorlanacağı, teşvik edileceği, mecbur bırakılacağı gelişmeler yaşayacağımız anlaşılıyor.
Bilindiği gibi Türkiye kamuoyunda, Afrin harekatının asıl nedeninin iç politika mülahazaları olduğunu iddia eden kesimler de bulunuyor. Eğer öyleyse, bu operasyon iç politika açısından da oldukça riskli sonuçları olabilecek bir adım. Karar alıcılar sanırım bu olasılığı yeterli şekilde  değerlendirmiştir. Ancak, Afrin harekatı özellikle Batı’da, IŞİD’e karşı mücadeleleri nedeniyle oluşan Kürtlere yönelik sempatiyi bir başka seviyeye taşıma potansiyeli de barındırmaktadır. Bunun da hem ülkemizin milli çıkarları hem de iç politikamız açısından ne gibi sonuçlar doğuracağı iyice tartışılmalıdır.

Nabi Şensoy’un ardından

Büyükelçi Nabi Şensoy’u 73 yaşında kaybettik.Nabi Şensoy ile T.C. Moskova Büyükelçiliğinde yaklaşık 3 yıl birlikte çalıştık.

Önce benim Büyükelçim oldu. Sonra arkadaş ve dost olduk. Hayatımda gördüğüm en donanımlı, en mütevazı bürokrattı.

Meslekten diplomat hatta bir dönem Özal’ın özel kalem müdürlüğü görevini yürütmüş olmasına rağmen hep önce insan olarak kalmayı başarmış birisiydi.

Tek anlaşamadığımız konu Onun Fenerbahçeli, benim Galatasaraylı olmamdan kaynaklanıyordu. Her hafta sonu Moskova Fenerbahçeliler derneğine gidip, iş adamları ve gazetecilerle birlikte Fener’in maçlarını onlarla aynı coşkuyu yaşayarak izlerdi. Eğer o hafta sonu Fenerin işi ters gitmişse, Pazartesi günleri beni görmek istemezdi.

Bürokrasiden istifa ederek ayrıldığımda, Moskova’dan telefon ederek, “devlete küsülmez, çok üzüldüm, devlette kalman lazımdı, inşallah en kısa sürede geri dönersin” demişti.

Türkiye’ye dönüşte Müsteşar yardımcılığı görevine getirildi. 1 Mart 2003 teskeresiyle ilgili yoğun mesaisi arasında Bakanlıkta bir öğle yemeği yedik. Benim istifa etmiş olabileceğime hala inanamıyordu, üzüntüsünü belirtiyordu.

Aradan yıllar geçti, 2009 oldu. Nabi bey T.C. Vaşington Büyükeçimizdi. O yıllar Davutoğlu kasırgasının tüm ülkeyi, hatta dünyayı! sardığı yıllardı.

Beyaz Saray’da bir Erdoğan Obama görüşmesi yapılacaktı. Görüşmenin baş başa yapılması planlanmıştı. Buna rağmen, Davutoğlu görüşmeye girmeye kalkmış, Beyaz Saray’da kriz yaratmıştı. Davutoğlu ve kendisinden daha büyük olan egosu, bu işten Nabi beyi sorumlu tutmuş ve işi insani vasıflarını gösterecek kadar tepkiye dönüştürmüştü.

Nabi Şensoy T.C. Vaşington Büyükelçisiyken 8 Aralık 2009’da merkezde bir görevine alınmasını talep etti. İstifa etmenin kibarcasıydı bu.

Haberi duyunca hemen telefon etmiştim. Sekreteri hanıma görüşmek istediğimi belirttim. Kısa bir süre sonra sekreteri dönüş yaptı ve “kendisi sizi arayacak” dedi.

Kendisine “çok üzüldüğümü, devlette kalması gerektiğini, devlete küsülemeyeceğini” söyleyeceğimi bildiğinden olsa gerek telefonla görüşmek istememişti.

Ülke olarak, sahip olduğumuz en değerli şeyimizi, kaliteli insan kaynağımızı, kaybetmekte hiç tereddüt etmedik. Yakın bir tarihe kadar, bunun bilinçli bir tercih olabileceğine hiç inanmamıştım.

Şimdi her şey çok net.

Artık insanlar sadece işini, devlet de kaliteli insan kaynağını kaybetmekle kalmıyor, hatalı dış politika tercihleri nedeniyle insanlar hayatlarını kaybediyorlar, şehit oluyorlar.

Ama Davutoğlu hala kameralara tebessüm edebiliyor, hatta dış politika analizleri yapmaya cesaret dahi ediyor. Kendisine, yaşadığımız dış politika sorunları hatırlatıldığında, 3. şahıslar aracılığıyla “Ne Dışişleri Bakanlığı döneminde ne de başbakanlığı döneminde hiçbir kararı tek başına almadığını” ifade ettirebiliyor.

Ama biz, kendisini siyasete sokan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Onun yüzüne “Türkiye’den çok Mısır ve Suriye’nin başbakanı ve dışişleri bakanı gibi davranarak çok ileri gittiğini, bunun Türkiye’nin menfaatlerine de aykırı olduğunu söylediğini biliyoruz.

Allah rahmet eylesin, mekanın Cennet olsun Nabi abi, çok üzgünüm.

Ü.K.T.R.

Hepsi sadece dört harf: “Ü,K,T,R”.  Bu dört harf ile hangi anlamlı kelime ya da kelimeler yaratılabilir ki? Ben denedim; sadece iki kelime bulabildim.

Siz de deneyin, göreceksiniz ya “Türk” ya da “Kürt” yazabileceksiniz. Bu iki kelimeyi yazmak için de ancak ve sadece baştaki ve sondaki iki harfin yerini değiştirebiliyorsunuz. Bu iki kelimeyi sadece bu kadar ayrıştırabiliyorsunuz.

Kenan Evren Kürtler için “Yürürken kart kurt sesleri çıkartan dağ Türkleri” dediğinde çok sinirlenmiştim. Küfür ettiğimi dahi hatırlıyorum. Bugün, Evren’in çok değerli bulduğum bu tanımlaması, o dönem ciddi tartışmalar yaratmıştı. Kürtlerin inkarı anlamına geliyordu bu. Gerçi, Kenan Evren’den yıllar sonra ünlü bir sosyolog ve siyasetçi Profesör de “Türk ırkı diye bir ırk yoktur” şeklindeki açıklamasıyla benzer tartışmalara konu olmuştu. Allah’tan ki, bu Profesör daha sonra “Benden Türk düşmanı olmaz” diyerek olmayan bir ırka düşman olunamayacağını da bilimsel olarak ortaya koyabildi.

Ahmet Türk isimli Kürt bir politikacı da bende her zaman ikilem yaratmıştır. Ahmet Türk’ün neden soyadını değiştirmediğini, sadece iki harfin yerini değiştirerek “Kürt” soyadını almadığını hep merak etmişimdir. Kim bilir, belki korkuyor, belki de Kenan Evren gibi düşünüyordur. Yoksa O da Zafer Çağlayan’ın yaşadığı dramı mı yaşadı?  Zafer Çağlayan’ın dramını Allah kimseye yaşatmasın. O ancak, T.C. Bakanı olduğunda Kürt olduğunu itiraf edebildi. Kürt olduğunu yıllarca dile getiremediğini belirten Çağlayan, “Kafatası milliyetçiliğinin mutlaka önüne geçmek gerek. Eski Ülkücü olarak bunları söylüyorum” dahi demişti.

Zafer Çağlayan gibi korktuğu için Kürtlüğünü gizleyenlerin yanında bir de Çetin Altan gibi korkusuz biri vardı ki, eşi hanımefendi öldüğü güne kadar, yani oğlu Mehmet Altan beyefendi 36 yaşına gelene kadar onlara annelerinin Kürt olduğunu söyleme gereği duymamıştı. Hiç şüphesiz “Çetin Altan” ve “korku” kelimelerini aynı cümlede kullanmak mümkün değil. Demek ki O da Kenan Evren gibi Kürtlerin “Yürürken kart kurt sesleri çıkartan dağ Türkleri” olduğuna inanıyordu.

Sırrı Süreyya’yı her dinleyişimde Kürtler ve Türkler hakkında bildiklerimi gözden geçirmek zorunda kalırım. Sırrı Süreyya’nın konuştuğu folklorik dil bile, beni O’nun Türk mü, Kürt mü olduğu detayı üzerinde durmaya yöneltmedi. O’nu da tıpkı, Hüseyin Çelik gibi bilmem kaç dönem milletvekilliği ve hatta Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı halde “Türkçe diksiyonunu düzeltemeyen bir garip yolcu” olarak kabul ettim. Ama O nedense bana hep, tipik bir Kürt milliyetçisi gibi geldi.

Eski HDP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın, Twitter’da “HDP kurultayında Demirtaş’ın yerine sakın bir Türk göz dikmesin, benim naçizane önerim, herkes haddini bilecek..!” demesi, Kürt, Türk ayrışmasında bardağı taşıran son damla oldu. HDP’nin resmi Twitter hesabından yapılan açıklamada, “Hasip Kaplan Twitter hesabından yapılan ırkçı, ayrımcı ve ötekileştirici paylaşımların HDP anlayışı ve politikaları ile hiçbir ilgisi yoktur. Kınıyor ve ayıplıyoruz” denilse de, yine HDP Diyarbakır Milletvekili Ziya Pir’in, “Sarhoşken söylenen her söz ayıkken mutlaka düşünülmüştür!!!” ifadesi HDP’nin resmi açıklamasının değerini küçültüyor.

Tarihin, yıllarca birlikte yaşayan insanları ayrıştırarak, Kürtlere destek olduğunu zanneden sosyalist görünümlü Türkleri affedip affetmeyeceğini bilemem.  Ancak, şimdi açık söylemek gerekirse,HDP’nin başında bir Türk’ü görmek her iki taraf milliyetçilerine verilecek en güzel cevap olacak.

Sanırım yine Kenan Evren’e kızıp, sinirlendiğim eski günlere dönme vakti.  Madem Kürt kardeşimiz Hasip Kaplan böyle istiyor, bize kraldan çok kralcı olmak düşmez. Ama bunu kolayca yapabileceğimi sanmıyorum. Zira bizi birbirimizden ayıran sadece iki harf, o da ancak yer değiştirerek mümkün olabiliyor.