‘Gül’ün adı yok…

Erken seçim kararı alınmasının üzerinden sadece 10 gün geçmesine rağmen, bu süreçte seçim sonuçlarından çok daha önemli gelişmeler meydana geldi.
AKP’nin erken seçime gitmesini gerektiren nedenler üzerinde herkes hemfikir. Seçimi zorunlu hale getiren bu nedenleri maddeler halinde tartışmanın bir anlamı yok. Ayrıca bunların 24 Haziran seçimleriyle birlikte ortadan kalkabileceğine yönelik bir beklenti de yok. Dolayısıyla, sürdürülemeyecek boyutlara ulaşan ve yüzleşmek zorunda kaldığımız iç ve dış sorunların bu denli yakıcı olduğu bir ortamda Gül seçeneğinin ortaya atılmasının, siyasi hayatımızda nasıl sonuçlar doğuracağını tartışmak gerektiği kanısındayım.

Gül’ün çatı aday olarak seçime katılıp katılmamasından çok daha önemli sonuçları olan bu süreç, uzun yıllar sonra Erdoğan’a bir meydan okumaya dönüştü. Bu tehdit Erdoğan’ı hem sıkıntıya soktu hem de “dokunulabilir” olduğunu ortaya çıkartarak “büyüyü bozdu”. Seçim öncesinde yaşanan gelişmeler, kısa süre içerisinde neredeyse seçim sonuçlarını gölgede bıraktı. Davutoğlu ve Arınç hamlelerine ek olarak, bu yazı yazıldığı sırada ortalıkta dolaşan bir iddiaya göre Hulusi Akar ve İbrahim Kalın’ın Gül’ü ziyaret etmesi de gösteriyor ki, Erdoğan gelişmelerden büyük endişe duyuyor.

Bundan sonraki süreçte Erdoğan tekrar psikolojik üstünlüğü sağlasa da, hatta hem Cumhurbaşkanlığı hem de parlamento seçimlerini kazansa bile, artık Türkiye 18 Nisan’dan önceki Türkiye olmayacak. Yönetilmesi çok daha zor olacak. AKP, rakiplerin nefesini ensesinde hissedecek ve muhtemelen bu süreç yeni seçimlerin önünü açacak.

Dış politikada yaşanan gelişmeler, Suriye üzerinden ABD ile Rusya arasında sözde denge arayışları, ABD’nin PYD-PKK’ya, Rusya’nın Esad’a yönelik desteği, o meşhur S-400 hikayesi ve Batı ile yaşanan gerginlik, hiç şüphesiz Batı’nın Türkiye’ye yönelik bakışını endişeyle şekillendiriyor.

Türkiye’nin kaybedilmekte olduğunu düşünen dış çevrelerin Gül’e yönelik sempatisi bu şekilde dışa vuruluyor. Ancak, Gül seçeneğine AKP’den daha çok CHP ve Ulusalcı kanattan tepki gelmiş olması da gösteriyor ki, Erdoğan’a alternatif arayışlarında daha fazla “ince ayar” yapılması gerekiyor.

Suriye batağında ABD – Rusya rekabeti üzerinden yürütülen süreç, gittikçe yakıcı bir hal alan Kürt sorunu, ekonominin açmazı, Rusya ile dev projeler, ABD’deki Zarrab davası ve daha birçok konu 25 Haziran’dan itibaren daha etkili bir şekilde, eğer seçilirse Erdoğan’ın gündeminde olacak.
Açıkça söylemek gerekirse, Erdoğan seçimi kazansa bile 25 Haziran’dan itibaren kaybetmeye devam edecek.

Öte yandan, Erdoğan’a alternatif arayışları, toplumdaki bölünmenin ve giderek keskinleşen kutuplaşmanın Türkiye’yi bir iç savaşa sürüklemesi endişesinden de kaynaklanıyor. İşte bu noktada Erdoğan ve yakın çevresinin göstereceği tepkinin boyutundan öte, ortaya çıkacak toplumsal tepkinin büyüklüğü dikkate alınarak (dikkate alınan seçmen kitlesinin en az % 30-35 seviyesinde olduğunu düşünüyorum), AKP tabanının kolaylıkla benimseyebileceği bir alternatif yaratılmaya çalışılıyor. Bu öyle bir alternatif olmalı ki, Erdoğan’a hayat boyu dokunulmazlık da garanti edebilmeli.

Eski defterlerin üzeri örtülmeli. İşte Gül hamlesinin, bu nedenle de büyük bir fırsat olarak karşımıza çıktığını iddia eden bir koro ile karşı karşıyayız.

Erdoğan’a “onurlu bir çıkış” sağlayacak bu gelişmeye gösterilen en büyük tepkinin CHP ve Ulusalcılarla birlikte İyi Parti’den de gelmiş olması, Gül’lü geçiş sürecinin sanıldığı kolay olmayacağını ortaya çıkarttı.

Gül rüzgarı başarısızlığa uğramış gözükse de, bu deneme aslında Erdoğan’ın kaybetme sürecine girdiğini gösteriyor. Öte yandan, Türkiye’nin yaşaması gereken, yüzleşmesi gereken o yakıcı sonu yaşamaması için atılan adımların bir anlamda vesayetçi bir anlayışın eseri olduğunu söylemek iddialı bir ifade olmayacak. Bir zamanlar vesayetçiliğe şiddetle karşı çıkan “Yetmez Ama Evet”çilerin Tükiye’yi irticadan ve bölücülerden! korumaya çalışması ve bunu demokrasi adına yapıyor olmaları hem trajik hem de komik bir hamle oluyor.

Bu senaryo ve iktidar değişikliği kısa vadede Türkiye açısından bir kazanç olarak gözükse de uzun vadede çok daha büyük hasarlara yol açacak bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır.

 

 

 

 

Advertisements

7 maddede İsrail uçağının düşürülmesi

Meğer Suriye’den kalkan İran’a ait bir “drone” İsrail hava sahasına girmiş. İsrail bu “dron”u düşürürken bir F16 uçağını kaybetmiş, sonra Suriye’de bulunan, Suriye ve İran’a ait 12 hedefi vurmuş. Suriye’ye ait hedeflerden 4 tanesi Suriye hava savunma sistemi bataryalarıymış. İsrail kaynaklarına göre olay bundan ibaret. İsrail tarafı yaptığı resmi açıklamada “bu tür saldırıların sorumluları bedelini ödemek durumundalar” ifadesine yer verdi.
Suriye tarafından yapılan açıklamada ise, İsrail saldırılarına cevap niteliğindeki savunmada birden fazla İsrail uçağının düşürüldüğü ifade edilmektedir. Olayın neden ve nasıl geliştiğini tartışmaksızın, bu olayın Suriye sorunu açısından ne gibi sonuçlar doğuracağını değerlendirelim:
Suriye’deki hava savunma sistemleri Rusya’nın bilgisi ve izni olmaksızın kullanılmış ise bu önemli bir gelişmedir. Rusya’nın bu konuda bir açıklama yapıp yapmayacağı bilinmemekle birlikte, savunma sistemi kurulurken İsrail uçaklarının düşman uçağı olarak tanımlanmasına Moskova tarafından daha en başta “onay” verildiği anlaşılmaktadır.
Olay Rusya’nın bilgisi dahilinde meydana gelmişse, Rusya bir taşla iki kuş vurmayı başarmış demektir. Hem İsrail’e bilinçli şekilde prestij kaybı yaşatarak, Suriye’de kendi bilgisi dışında strateji geliştirmemesi mesajını vermiş hem de İsrail saldırısı sonucunda İran’ın Rusya’ya daha da yakınlaşmasını mecbur kılacak bir hamle gerçekleştirmiş olabilir.
Rusya, geçtiğimiz hafta İdlib’de düşürülen Rus uçağının hangi gizli servis(ler)in koordinasyonuyla gerçekleştirildiğine dair bulgulara ulaşmış olabilir. Bu nedenle ilgili taraf(lar)a ceza kesmiş olabilir.
Düşen İsrail uçağıyla ilgili olarak bu sabah attığım tweete verilen yanıtlar arasında, “uçağın İsrail’in saldırılarını haklı çıkartmak amacıyla İsrail tarafından düşürülmüş olabileceği” de bulunmaktadır. Bence de bu değerlendirme ihtimal dışı değildir.
-Bu gelişme, Suriye’de Kürtleri biraz daha dokunulmaz kılacak, daha çok korunmalarına ve kollanmalarına yol açacaktır. Zira bu olay Kürtleri, ABD ve İsrail açısından İran yayılmacılığına karşı da kullanılabilecek en elverişli müttefik konumuna getirecektir. Kürtler belki de en başından beri bu amaçla desteklenip, güçlendirildiler. Belki de ABD, önümüzdeki hafta bize Suriye Kürtlerinin Türkiye’ye yönelik tehdit olmayacağının garantisi bir kez daha vermeye çalışacaklar.
6 – Türkiye, terörist olarak nitelediği Esad yönetimine ve İran’a yönelik bu açık mesaj karşısında, hangi tarafı destekleyecek veya kınayacaktır? Sessiz kalmayı mı tercih edecektir?
7- Suriye iç savaşına, önce ABD öncülüğündeki koalisyona açık destek vererek iştirak eden Türkiye, daha sonra taraf değiştirip, İran ve Rusya (Astana süreci) ile birlikte hareket ederek bugünkü noktaya ulaşmıştır. Bugünden itibaren Türkiye’nin taraf seçmek konusunda daha da zorlanacağı, teşvik edileceği, mecbur bırakılacağı gelişmeler yaşayacağımız anlaşılıyor.
Bilindiği gibi Türkiye kamuoyunda, Afrin harekatının asıl nedeninin iç politika mülahazaları olduğunu iddia eden kesimler de bulunuyor. Eğer öyleyse, bu operasyon iç politika açısından da oldukça riskli sonuçları olabilecek bir adım. Karar alıcılar sanırım bu olasılığı yeterli şekilde  değerlendirmiştir. Ancak, Afrin harekatı özellikle Batı’da, IŞİD’e karşı mücadeleleri nedeniyle oluşan Kürtlere yönelik sempatiyi bir başka seviyeye taşıma potansiyeli de barındırmaktadır. Bunun da hem ülkemizin milli çıkarları hem de iç politikamız açısından ne gibi sonuçlar doğuracağı iyice tartışılmalıdır.

Nabi Şensoy’un ardından

Büyükelçi Nabi Şensoy’u 73 yaşında kaybettik.Nabi Şensoy ile T.C. Moskova Büyükelçiliğinde yaklaşık 3 yıl birlikte çalıştık.

Önce benim Büyükelçim oldu. Sonra arkadaş ve dost olduk. Hayatımda gördüğüm en donanımlı, en mütevazı bürokrattı.

Meslekten diplomat hatta bir dönem Özal’ın özel kalem müdürlüğü görevini yürütmüş olmasına rağmen hep önce insan olarak kalmayı başarmış birisiydi.

Tek anlaşamadığımız konu Onun Fenerbahçeli, benim Galatasaraylı olmamdan kaynaklanıyordu. Her hafta sonu Moskova Fenerbahçeliler derneğine gidip, iş adamları ve gazetecilerle birlikte Fener’in maçlarını onlarla aynı coşkuyu yaşayarak izlerdi. Eğer o hafta sonu Fenerin işi ters gitmişse, Pazartesi günleri beni görmek istemezdi.

Bürokrasiden istifa ederek ayrıldığımda, Moskova’dan telefon ederek, “devlete küsülmez, çok üzüldüm, devlette kalman lazımdı, inşallah en kısa sürede geri dönersin” demişti.

Türkiye’ye dönüşte Müsteşar yardımcılığı görevine getirildi. 1 Mart 2003 teskeresiyle ilgili yoğun mesaisi arasında Bakanlıkta bir öğle yemeği yedik. Benim istifa etmiş olabileceğime hala inanamıyordu, üzüntüsünü belirtiyordu.

Aradan yıllar geçti, 2009 oldu. Nabi bey T.C. Vaşington Büyükeçimizdi. O yıllar Davutoğlu kasırgasının tüm ülkeyi, hatta dünyayı! sardığı yıllardı.

Beyaz Saray’da bir Erdoğan Obama görüşmesi yapılacaktı. Görüşmenin baş başa yapılması planlanmıştı. Buna rağmen, Davutoğlu görüşmeye girmeye kalkmış, Beyaz Saray’da kriz yaratmıştı. Davutoğlu ve kendisinden daha büyük olan egosu, bu işten Nabi beyi sorumlu tutmuş ve işi insani vasıflarını gösterecek kadar tepkiye dönüştürmüştü.

Nabi Şensoy T.C. Vaşington Büyükelçisiyken 8 Aralık 2009’da merkezde bir görevine alınmasını talep etti. İstifa etmenin kibarcasıydı bu.

Haberi duyunca hemen telefon etmiştim. Sekreteri hanıma görüşmek istediğimi belirttim. Kısa bir süre sonra sekreteri dönüş yaptı ve “kendisi sizi arayacak” dedi.

Kendisine “çok üzüldüğümü, devlette kalması gerektiğini, devlete küsülemeyeceğini” söyleyeceğimi bildiğinden olsa gerek telefonla görüşmek istememişti.

Ülke olarak, sahip olduğumuz en değerli şeyimizi, kaliteli insan kaynağımızı, kaybetmekte hiç tereddüt etmedik. Yakın bir tarihe kadar, bunun bilinçli bir tercih olabileceğine hiç inanmamıştım.

Şimdi her şey çok net.

Artık insanlar sadece işini, devlet de kaliteli insan kaynağını kaybetmekle kalmıyor, hatalı dış politika tercihleri nedeniyle insanlar hayatlarını kaybediyorlar, şehit oluyorlar.

Ama Davutoğlu hala kameralara tebessüm edebiliyor, hatta dış politika analizleri yapmaya cesaret dahi ediyor. Kendisine, yaşadığımız dış politika sorunları hatırlatıldığında, 3. şahıslar aracılığıyla “Ne Dışişleri Bakanlığı döneminde ne de başbakanlığı döneminde hiçbir kararı tek başına almadığını” ifade ettirebiliyor.

Ama biz, kendisini siyasete sokan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Onun yüzüne “Türkiye’den çok Mısır ve Suriye’nin başbakanı ve dışişleri bakanı gibi davranarak çok ileri gittiğini, bunun Türkiye’nin menfaatlerine de aykırı olduğunu söylediğini biliyoruz.

Allah rahmet eylesin, mekanın Cennet olsun Nabi abi, çok üzgünüm.

Ü.K.T.R.

Hepsi sadece dört harf: “Ü,K,T,R”.  Bu dört harf ile hangi anlamlı kelime ya da kelimeler yaratılabilir ki? Ben denedim; sadece iki kelime bulabildim.

Siz de deneyin, göreceksiniz ya “Türk” ya da “Kürt” yazabileceksiniz. Bu iki kelimeyi yazmak için de ancak ve sadece baştaki ve sondaki iki harfin yerini değiştirebiliyorsunuz. Bu iki kelimeyi sadece bu kadar ayrıştırabiliyorsunuz.

Kenan Evren Kürtler için “Yürürken kart kurt sesleri çıkartan dağ Türkleri” dediğinde çok sinirlenmiştim. Küfür ettiğimi dahi hatırlıyorum. Bugün, Evren’in çok değerli bulduğum bu tanımlaması, o dönem ciddi tartışmalar yaratmıştı. Kürtlerin inkarı anlamına geliyordu bu. Gerçi, Kenan Evren’den yıllar sonra ünlü bir sosyolog ve siyasetçi Profesör de “Türk ırkı diye bir ırk yoktur” şeklindeki açıklamasıyla benzer tartışmalara konu olmuştu. Allah’tan ki, bu Profesör daha sonra “Benden Türk düşmanı olmaz” diyerek olmayan bir ırka düşman olunamayacağını da bilimsel olarak ortaya koyabildi.

Ahmet Türk isimli Kürt bir politikacı da bende her zaman ikilem yaratmıştır. Ahmet Türk’ün neden soyadını değiştirmediğini, sadece iki harfin yerini değiştirerek “Kürt” soyadını almadığını hep merak etmişimdir. Kim bilir, belki korkuyor, belki de Kenan Evren gibi düşünüyordur. Yoksa O da Zafer Çağlayan’ın yaşadığı dramı mı yaşadı?  Zafer Çağlayan’ın dramını Allah kimseye yaşatmasın. O ancak, T.C. Bakanı olduğunda Kürt olduğunu itiraf edebildi. Kürt olduğunu yıllarca dile getiremediğini belirten Çağlayan, “Kafatası milliyetçiliğinin mutlaka önüne geçmek gerek. Eski Ülkücü olarak bunları söylüyorum” dahi demişti.

Zafer Çağlayan gibi korktuğu için Kürtlüğünü gizleyenlerin yanında bir de Çetin Altan gibi korkusuz biri vardı ki, eşi hanımefendi öldüğü güne kadar, yani oğlu Mehmet Altan beyefendi 36 yaşına gelene kadar onlara annelerinin Kürt olduğunu söyleme gereği duymamıştı. Hiç şüphesiz “Çetin Altan” ve “korku” kelimelerini aynı cümlede kullanmak mümkün değil. Demek ki O da Kenan Evren gibi Kürtlerin “Yürürken kart kurt sesleri çıkartan dağ Türkleri” olduğuna inanıyordu.

Sırrı Süreyya’yı her dinleyişimde Kürtler ve Türkler hakkında bildiklerimi gözden geçirmek zorunda kalırım. Sırrı Süreyya’nın konuştuğu folklorik dil bile, beni O’nun Türk mü, Kürt mü olduğu detayı üzerinde durmaya yöneltmedi. O’nu da tıpkı, Hüseyin Çelik gibi bilmem kaç dönem milletvekilliği ve hatta Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı halde “Türkçe diksiyonunu düzeltemeyen bir garip yolcu” olarak kabul ettim. Ama O nedense bana hep, tipik bir Kürt milliyetçisi gibi geldi.

Eski HDP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan’ın, Twitter’da “HDP kurultayında Demirtaş’ın yerine sakın bir Türk göz dikmesin, benim naçizane önerim, herkes haddini bilecek..!” demesi, Kürt, Türk ayrışmasında bardağı taşıran son damla oldu. HDP’nin resmi Twitter hesabından yapılan açıklamada, “Hasip Kaplan Twitter hesabından yapılan ırkçı, ayrımcı ve ötekileştirici paylaşımların HDP anlayışı ve politikaları ile hiçbir ilgisi yoktur. Kınıyor ve ayıplıyoruz” denilse de, yine HDP Diyarbakır Milletvekili Ziya Pir’in, “Sarhoşken söylenen her söz ayıkken mutlaka düşünülmüştür!!!” ifadesi HDP’nin resmi açıklamasının değerini küçültüyor.

Tarihin, yıllarca birlikte yaşayan insanları ayrıştırarak, Kürtlere destek olduğunu zanneden sosyalist görünümlü Türkleri affedip affetmeyeceğini bilemem.  Ancak, şimdi açık söylemek gerekirse,HDP’nin başında bir Türk’ü görmek her iki taraf milliyetçilerine verilecek en güzel cevap olacak.

Sanırım yine Kenan Evren’e kızıp, sinirlendiğim eski günlere dönme vakti.  Madem Kürt kardeşimiz Hasip Kaplan böyle istiyor, bize kraldan çok kralcı olmak düşmez. Ama bunu kolayca yapabileceğimi sanmıyorum. Zira bizi birbirimizden ayıran sadece iki harf, o da ancak yer değiştirerek mümkün olabiliyor.

Atütürk’ü Anlamıyoruz, İnönü’yü Tanımıyoruz.

10 Kasım anma törenleri; tam anlamıyla milli birlik ve beraberlik ruhu içerisinde, toplumun tüm kesimlerince büyük bir özlemle, sevgi ve saygıyla gerçekleştirildi. Böyle olacağını 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı törenlerindeki coşkuyu görünce anlamıştım. Hatta “Siz bir de 10 Kasım’ı görün, küçük dilinizi yutacaksınız” şeklinde bir tweet de atmıştım.

Nitekim hemen herkesin beklediği gibi oldu; 10 Kasım törenleri her zamankinden çok farklı bir şekilde gerçekleşti. Atatürk’e kimin daha fazla sahip çıkacağı konusunda ciddi tartışmalar ve polemikler yapıldı.

En iddialı çıkış Sayın Cumhurbaşkanı’ndan geldi. “Atatürk’ü CHP’ye bırakmayız” dedi. Bu ifade  10 Kasım’da duyduğum en ciddi, en önemli ve en cesur ifadeydi. Uzun süreden beri Mustafa Kemal Atatürk’ün özellikle son dönemlerini, İnönü dönemini ve Demokrat Parti’nin ilk yıllarını araştıran ve anlamaya çalışan, hatta bu konuda bir kitap yazmayı düşünen biri olarak Cumhurbaşkanı’nın bu ifadesi bence hem ciddi hem de şaşırtıcı bir çıkış. Sayın Cumhurbaşkanı dışında biri bu ifadeyi kullanmış olsa, o kişiyle tanışmak ve tartışmak isterdim. Onu dinlemek ve kaynaklarını sormak isterdim.

Bu cümleyi, bugüne kadar Atatürk’ü anlamamış, anlamaya çalışmamış hatta siyasi hayatı O’na   muhalefetle geçmiş biri/leri söylüyorsa, ancak kulaktan dolma bilgilerle söyleyebileceğini düşünürüm. Hatta kişisel okumalarım, bilgi birikimim, yakın tarih ve siyasi hayatımıza dair kişisel tecrübelerim çerçevesinde, bu cümleyi kendi bilgi birikimiyle kurabilecek birinin AKP’li olmasının, AKP’de bulunmasının mümkün olamayacağını iddia eder, tartışırım.

AKP’lilerin İnönü’yü yerden yere vurması, aslında kendi köklerine ihanettir.

Belki son cümle olarak kullanmam gereken cümleyi hemen şimdi yazmak istiyorum. Özdemir İnce’nin de belirttiği gibi, Milli görüşün ve AKP’nin temelleri CHP’nin 7. Kurultayında (17 Kasım – 4 Aralık 1947) atılmıştır. İnönü daha sonra, 1949’da dönemin Ekmeleddin İhsanoğlu’sunu bularak    Şemsettin Günaltay’ı başbakan yapmıştır.  Günaltay tek parti döneminin İslamcı başbakanı olarak değerlendirilmektedir. CHP’nin siyasi rakipleriyle rekabette, “onların silahını kullanmayı” yenilikçi bir strateji olarak son birkaç yıldır kullanmaya başladığını düşünen varsa, 1940’ların ikinci yarısında CHP’nin izlediği politikayı inceleyebilir.      İnce’nin iddiasına dönecek olursak, bazılarına çok iddialı gelecek belki de “saçma” bulacakları bu cümle, benim için son derece önemli ve içtenlikle inandığım bir ifade.

Eğer yazdıklarıma gülüp geçmekle yetinmek istemezseniz, size müthiş bir kitap önerim olacak. Prof. Dr. Çetin Yetkin tarafından kaleme alınan “Karşı Devrim 1945 -1950”i mutlaka okuyun. Eminim kitabın her cümlesinden sonra durup, düşüneceksiniz. Hatta daha önce belki de defalarca okuduğunuz Atatürk’ün Söylev’ine tekrar tekrar müracaat edecek ve muhtemelen iki kitabı aynı anda okuyacaksınız.

Atatürk’ün ölümünden hemen sonra, başta Amerikan mandacıları olmak üzere, Atatürk’le ters düşmüş tüm muhaliflerin, İnönü’nün Dolmabahçe’de verdiği çay partisinde bir araya getirilmeleriyle başlayan sürecin, yani karşı devrimin, Köy Enstitülerini nasıl yok ettiklerini göreceksiniz.

İnönü’yü eleştirmek Atatürk’ü eleştirmektir” şeklindeki görüşün temelinde, Atatürk ve İnönü’nün hep aynı görüşte oldukları inancı yatmaktadır. Bu inanç ise maalesef öğretilen, dikte edilen bir inançtır.

İkinci Dünya Savaşı’na Türkiye’yi sokmayarak o korkunç yıkımdan Türkiye’yi koruduğu düşüncesiyle yüceltilen İnönü’nün, savaştaki tarafsızlık! politikasıyla savaş sonrası Türkiye’yi bugün hala hep birlikte ödediğimiz faturalar ile karşı karşıya bıraktığına inanıyorum. Bu konuda daha detaylı değerlendirmelere ulaşmak isteyenler için, Prof. Dr. Çetin Yetkin’in Karşı Devrim kitabını okuma önerimi tekrarlıyorum.

Akşener’in tek şansı

22 Aralık 2015’de Medya Günlüğü’nde yazdığım “Sonsuza Kadar AKP mi?” başlıklı yazımın son üç paragrafı şöyleydi:

“… eğer bu endişeler de önümüzdeki süreçte AKP’yi bölüp TBMM içerisinde yeni bir hükümetin ortaya çıkmasına yol açmazsa, Türkiye’nin önünde geriye sadece iki seçenek kalıyor.

Bunlardan birincisi; dış faktörler neticesinde (dış güçler demiyorum), hatta sıcak savaş ya da sıcak savaşa yol açacak gelişmeler neticesinde, AKP’nin iktidarı bırakmak zorunda kalmasıdır. Türkiye’nin olağanüstü şartlar döneminde, “geçici ve milli” hükümetlerle yönetilmesidir.   

İkinci seçenek ise “benim, daha doğrusu bizim sorunumuz değil diyerek”, çocuklarımızın ya da daha büyük olasılıkla torunlarımızın, AKP iktidarından nasıl kurtulabileceklerini tartıştıkları siyasi bir ortamın beklenmesidir. AKP iktidarının sonsuza kadar devam etmesi, ne yazık ki benim için büyük bir sürpriz olmayacaktır.”

Bu yazımın üzerinden yaklaşık 20 ay geçti. Bu dönemde çok önemli siyasi gelişmelere tanık olduk. Son 20 ayda neler olmadı ki? 15 Temmuz darbe girişimi oldu, Başkanlık sistemi referandumu yapıldı ve kıl payı da olsa kabul edildi, Suriye’de sıcak savaşa girildi ve 80 şehit verdik, milletvekillerinin dokunulmazlıkları CHP desteğiyle kaldırıldı, çok sayıda milletvekili tutuklandı. Daha önce Fetö tarafından mağdur edilen gazeteciler bu defa da Fetö’cü oldukları gerekçesiyle tutuklandılar. Fetö operasyonlarında sokaktaki simitçinin bile yakından tanıdığı, bildiği tescilli Fetö’cü eski bakan, eski milletvekili hatta mevcut belediye başkanlarına yönelik bir adım dahi atılmadı, belki de atılamadı. Fetö tarafından aldatılma özgürlüğü sadece belirli bir zümreye tanındı.

Şimdi gözler 2019 seçimlerine çevrilmiş durumda. Recep Tayyip Erdoğan’a karşı ortak aday çıkartılması seçeneği de dahil olmak üzere, çok sayıda yeni siyaset stratejisi planlanıyor, mühendislik çalışması yapılıyor. TBMM çatısı altında muhalefet yapmanın dayanılmaz hafifliği nedeniyle yürüyerek ya da oturarak muhalefet yapmak gibi yeni stratejilerle Recep Tayyip Erdoğan’ın yenilebileceği zannediliyor.

Malum, 7 Haziran seçimlerinde HDP’nin ilk kez parti kimliğiyle seçim barajını aşması sonucunda TBMM’de AKP’nin çoğunluğuna son verilmişti.

Ancak, Bahçeli’nin MHP’sinde aniden ortaya çıkan Kürt alerjisi ve 6 milyon oyun “terör” gerekçesiyle görmezden gelinmesiyle, AKP karşısında oluşturulmaya çalışılan muhalif blok çöküverdi. Sonrası malum…

Şimdi Meral Akşener liderliğinde, ağırlıklı olarak MHP tabanından kopacak seçmen kitlesine hitap edecek yeni bir parti kuruluyor. Çok sayıda AKP karşıtının da sırf “muhalif” kimliklerinden ötürü bu yeni partiyi desteklemesi bekleniyor. Peki ama Kürtler? Meral hanımın Kürt sorununa bakış açısı, daha doğrusu HDP’ye yaklaşımı nasıl olacak? 1990’ların güvenlikçi politikalarının önemli bir figürü olan Akşener Kürt seçmene yönelebilecek mi? Kürt sorunu ya da Kürtlerin parlamentoda temsil hakları ile terör arasındaki farkı gözetebilecek mi?

Şimdi Türkiye’nin önünde tarihi bir fırsat var: Meral Akşener’in Kürtleri kucaklayarak, toplumsal bölünmeye yol açan fay hatlarından birini bertaraf edebilme ihtimali… Fark yaratacak beklenmedik bir Kürt politikasıyla toplumsal uzlaşma adına çok önemli ve ümit vaat eden bir adım atılabilir. Aksi durumda, yani Meral Hanım bu konuda mevcut partilerden farklı bir yaklaşım sergileyemezse, özellikle de MHP’nin dışlayıcı politikasını benimserse, bu fırsatı hep birlikte kaçırmış olacağız. Oysa ki bu fırsat sayesinde hem AKP’den kurtulmanın yolu açılacak hem de terörü yok edeceğiz.

Meral Hanım böyle cesur bir açılıma öncülük etmediği taktirde, kuracağı parti, mevcut siyasi sistemde (başkanlık) barajı geçerek parlamentoya girse ne olur, girmese ne olur?  Meral Hanım’ın asıl hedefi %49’un adayı kimliğiyle ülkeyi yönetmekse zaten derhal parti kurmaktan vazgeçip, bu kitleyi bir arada tutacak hamleleri yapması gerekiyor. Eğer Türk siyasi tarihi açısından unutulmayacak bir dönüm noktasının mimarı olarak toplumsal uzlaşmaya katkı sağlamayı tercih edecekse, o zaman da kendi geldiği tabanın beklentilerini değil, dönüştürücü bir siyasi liderliğin gereklerini yerine getirerek, gerçek bir meydan okumayla siyaset sahnesindeki yerini almalı.

Unutmayalım ki, referandumda Kürtler ve MHP’li muhalifler Erdoğan karşıtlığı temelinde aynı tarafta yer aldılar. Demokrasi ve adalet kavramları temelinde, asgari müştereklerde bu birlikteliği geliştirmek gerekiyor. Zira, Meral Hanım’ın bagajında bazı yükler olsa da hala bir “hikayesi” var. Bu hikaye, ezberleri bozamayan bir parti kurularak heba edilecekse, bu yazımın başlığını da sadece “Sonsuza Kadar AKP” olarak atmaktan başka çarem kalmıyor.

Yaşasın komşularla sıfır sorun politikası

Yaşasın komşularla sıfır sorun politikası

Başbakan Binali Yıldırım, dış politikada Davutoğlu sonrası döneme ilişkin mesajını çok net bir şekilde önceden vermişti: “Dostlarını artıran düşmanlarını azaltan bir dış politika anlayışını güçlendireceğiz.” Kuşkusuz Başbakanın dış politika değişikliğine ilişkin bu ifadesi  Erdoğan’dan bağımsız  ya da Erdoğan’a rağmen söylenmedi ve kısa bir süre içerisinde gerçeğe dönüştü.  Önce İsrail ile barışıldı, sonra Rusya ile ilişkilerin düzeltilmesi için çok önemli bir adım atıldı. Aslında Davutoğlu’ndan miras kalan dış politika enkazı ile Türkiye “sürdürülemez” bir sürece girmişti. Patenti Davutoğlu’na ait olan “değerli yalnızlık politikası” ile Türkiye’nin daha fazla yol alamayacağı, özellikle de  dış ekonomik ilişkiler dikkate alındığında aşikardı. Bu nedenle,   Rusya ile barış yönünde atılan adımların kamuoyunun büyük baskısından  yani  zorunluluktan kaynaklandığını ifade etmeliyiz. Erdoğan’ın ve yeni hükümetin, yeni  dış politika hamlelerine bakıldığında, Davutoğlu’nun neden görevden alındığını daha iyi anlamaktayız. Davutoğlu’nun varlığı değil de, yokluğu Türkiye için büyük fırsatlar doğuruyor.

İsrail ile yapılan barış mutabakatına ilişkin detaylar ve Rusya’ya gönderilen mektupta yer alan ifadeler muhalefet partileri tarafından eleştirilse de, sosyal medyada hükümetin bu politikalarına yönelik espriler üretilse de, sonuçları itbarıyla atılan adımların Türkiyenin milli çıkarlarıyla örtüştüğünü söyleyebiliriz. Türkiye’nin dostlarını artırma çabasının önümüzdeki günlerde de devam edeceği beklenmektedir.  “Madem böyle adımlar atılacaktı, neden hem İsrail’e hem de Rusya’ya karşı sert politikalar izlendi?” sorusu akla gelebilir. Sanırım Davutoğlu da, dış politikanın iç politikaya malzeme edilmesinin sakıncalarını pratikte görmüştür. Yeni yazacağı kitaplarda,  sorunları  bizzat yaratmış kişi olarak  deneyimlerini paylaşacaktır.

Rusya’ya gönderilen mektupta, özür dilendi mi, dilenmedi mi sorusunun ayrıntı olduğunu düşünmekteyim. Kuşkusuz bu konuda her iki taraf da kamuoyu algısını yönetebilmek adına farklı yaklaşımlarda bulunabilir. Önemli olan bu girişmin yapılmış olması, bu adımın atılmış olmasıdır. Rusya’nın bu mektuba vereceği yanıt nasıl olursa olsun, iki ülke arasındaki krizin çözümü yönünde Pazartesi günü gönderilen mektubun bir dönüm noktası teşkil ettiğini kabul etmeliyiz. Yeni bir dönemin başladığını söyleyebiliriz. Artık, sorunun neden ve nasıl doğduğunu, tarafların hangi tavrı, neden takındığını anlamaya çalışmak yerine, her iki ülkenin ulusal çıkarlarına uygun şekilde önümüze bakmalı ve işbirliği potansiyelini harekete geçirmeliyiz.

İki ülke ilişkileri üzerine bir swOt analizi yapmaya çalışırsak, ortada sadece büyük “fırsatların” var olduğunu göreceğiz. Doğal gaz boru hatlarında işbirliği, diğer bir ifade ile, Türk Akımı projesinin gerçekleştirilmesine yönelik olarak atılacak adımlar, neden yeni dönem işbirliğinin temelini oluşturmasın, simgesi olmasın?

Davutoğlu’nın 12 yıl boyunca dilinden düşürmediği “komşularla sıfır sorun” politikasını hayata geçirebilmek için mutlaka önce komşularla ilişkilerimizin bozulması gerekmiyordu. Ancak, olan oldu. “Biz bu kadar şeyi neden yedik?“ sorusu akla gelse de, gün önümüze bakma günüdür.

Yaşasın komşularla sıfır sorun politikası.