İnce’nin tek şansı

Açık söylemek gerekirse, Muharrem İnce’den bu denli başarılı bir seçim kampanyası beklemiyordum. TV’lerin yayınladığı ölçüde tüm mitinglerini izledim. Ankara Aktepe’deki mini mitingini ve Tandoğan meydanındaki büyük mitingini de yerinde izledim. Sahne performansı muhteşemdi. Hemen herkes gibi CHP’den daha fazla oy alacağını bekliyordum. Benim oy oranı tahminim % 33’tü.
Muharrem İnce’yi seçim meydanlarında başarılı kılan açıklamalarından birisi de, kampanyanın başından beri 50 bin avukatla Yüksek Seçim Kurulu’nun önüne giderek seçim sonuçlarını izleyeceğini söylemesiydi. Gerçi, eğer seçimlerde manipülasyon yapılıyorsa, sonuçlar o binaya gelmeden çok önce yapılıyordu ama İnce’nin çıkışı ciddi bir meydan okumaydı. Her seçim sonunda yapılan ‘seçimlere gölge mi düştü’ tartışmalarından yorgun düşen kitleler açısından bu adeta bir başkaldırıydı.
İnce’nin seçim günü akşamında gösterdiği performans, ona oy veren kitlelerde büyük ölçüde hayal kırıklığı yarattı. Bu aslında İnce’nin aldığı oy oranına yönelik bir hayal kırıklığı değil, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci tura kalacağı beklentisinden kaynaklanan bir şaşkınlıktı. Elbette seçim gecesi CHP sözcüsünün çelişkili açıklamalarından İnce sorumlu tutulamazdı ancak, gözler ekranlarda İnce’yi arıyor, onun ne diyeceğini merak ediyordu. Seçim sonuçlarına yönelik hayal kırıklığı, yerini Muharrem İnce’nin anlaşılmaz tutumuna bırakmıştı. O gece, İnce’yi, seçim sürecinin etkisiyle gözümüzde fazla abarttığımızı düşündüm.
İnce’nin seçim çalışmaları esnasında Kılıçdaroğu’na karşı aday olmayacağı yönündeki açıklamasını, seçimlerden hemen sonra yaptığı “CHP’de benim ağzımdan Kurultay kelimesi duymayacaksınız” açıklamasıyla pekiştirmesi, benim açımdan ona verdiğim kredinin devamını sağladı. Ancak, Kılıçdaroğlu ile ailece yenilen akşam yemeğinden sonra yaptığı açıklama ile CHP’de resmen başlattığı kurultay süreci seçim sahnesindeki İnce’den daha farklı, başka bir İnce ile tanışmama yol açtı.
İnce’nin çıkışı etik midir? Kurultay CHP’ye ne getirir?… CHP’den ne götürür?… sorularına yanıt aramayacağım. Zira, CHP’yi dışardan izleyen birisi olarak buna hakkım olduğunu düşünmüyorum.
Ancak, sıradan bir seçmen olarak ifade etmeliyim ki, CHP rozetini çıkartarak halkın karşısına çıkan, önümüzdeki seçimlerde cumhurbaşkanlığına tekrar aday olacağını daha şimdiden açıklayan, “Hepinizin cumhurbaşkanı olacağım” sözünü veren İnce’nin, CHP genel başkanlığına aday olması ne kadar anlamsız bir siyasi hamle, ne büyük bir çelişki! Hazır parti rozetini çıkartmışken, üstelik CHP’nin kadrolu cumhurbaşkanı adayı olabilmeyi daha şimdiden garantilemişken bir siyasi partinin genel başkanlığı neden arzu edilir ki? Üstelik bu yeni rejimde…
Elindeki bu fırsattan yararlanarak gölge kabine oluşturmak, mutfak hazırlığını tamamlamak, hatta ekibe diğer partilerden önemli isimleri de katmaya çalışarak yeni seçimlere hazırlık yapmak daha doğru bir strateji olmaz mıydı? Neden CHP genel başkanlığı? Yoksa CHP genel başkanlığı makamı cumhurbaşkanlığına tercih edilecek bir makam mı?
İnce’nin siyasi öngörüsü ve amacı nedir bilemem ama kendisini CHP genel başkanlığına yakıştıran AKP temsilcileri ve sözcülerinin de tuzağına düşerek, kendisini dar bir alana hapsediyor. AKP’nin asıl amacı da “Herkesin değil CHP’nin adayı Muharrem İnce”nin cumhurbaşkanlığı seçimine girmesini sağlamak. Belki Muharrem İnce farkında değil ama AKP Muharrem İnce’nin partiler üstü aday olabileceğini öngörüyor ve bu tehlikeyi bugün bertaraf etmek istiyor. İnce’nin CHP genel başkanı olmasını istiyor, İnce’yi resmen teşvik ediyor.
İnce’nin şu anda içerisinde bulunduğu ruh halini anlayabiliyorum. Kılıçdaroğlu karşısında kaybedilen iki kongreden sonra seçim süresince kazanılan özgüven zirve yapmış olabilir. Bu İnce açısından bir zafer olabilir ama düşmekte olduğu tuzağı fark etmesi lazım. Ben şahsen bugün izlediği siyaseti çok amatörce buluyorum, tabii eğer başka bir gündemi yoksa…
Hatırlayanlar olacaktır, yine Medya Günlüğü’nde 2 Ağustos 2017 tarihinde yayınlanan “Akşener’in Tek Şansı” başlıklı yazımda, Akşener’in parti kurarak öncelikle kendi alanını daralttığını belirtmiştim. Bu defa aynı hatayı İnce yapıyor. Alanını daraltıyor. Daha şimdiden, Türkiye’nin en eğitimli kesimini, %25’i, önümüzdeki süreçte de, siyaset dışı bırakmak için çaba sarf ediyor. Korkarım, belki de isteyerek önümüzdeki seçimlerin kaybedeninin CHP’nin kurumsal kimliği olmasını sağlayacak.

İlgili link: http://www.medyagunlugu.com/Haber-3682-aksenerin-tek-sansi.html

 

Advertisements

İhracatta 3N1K

Giderek kutsal bir anlam verilen ‘ihracat’ kelimesi ile ‘rekor’ kelimesi birlikte anılır oldu.
İhracatta kaydedilen günlük, aylık, yıllık artış oranlarına ve ulaşılan seviyeye göre yazılan başarı hikayeleriyle moral buluyoruz. Bunu yaparken ithalat rakamlarını gözardı edersek moralimiz daha da yükseliyor.
Son yıllarda dikkat çeken en önemli konu, miktar ve fiyat endeksleriyle, ihracattaki ‘miktar’ artışı veya azalmasına dair bilgilerin kullanılmaması. Belki, medya mensuplarının bir bölümünün bu rakamları analiz etme becerisine sahip olmaması nedeniyle, kamuoyu yeterince bilgilendirilemiyor. Analiz yeteneğine sahip bir kısım uzman ise, konuyu doğrudan dış ticaret açığı boyutuyla algılayıp, konuyu cari açık platformuna taşımakta.
Neyi, nereye, nasıl sattığımızı incelediğimizde, ihracattaki büyük resme bakıldığında, ne yapılması gerektiği, stratejimizin ne olması gerektiği hemen ortaya çıkıyor. Bu genel fotoğraf neler yapılması gerektiği konusunda ip uçları veriyor.
Ne Satıyoruz?
87. fasıldaki, ‘Motorlu kara taşıtları, traktörler, bisikletler, motosikletler ve diğer kara taşıtları, bunların aksam, parça, aksesuarı ihracatımız 24 milyar dolar, aynı fasıldaki ithalatımız ise 17 milyar dolar.
72. fasıldaki ‘demir ve çelik’ ihracatımız 8 milyar dolar, aynı fasıldaki ithalatımız 16 milyar dolar.
85. fasıldaki ‘elektrikli makina ve cihazlar’ ihracatımız 8 milyar dolar, aynı fasıldaki ithalatımız 27 milyar dolar.
61 ve 62. fasıldaki ‘örme giyim eşyası ve örülmemiş giyim eşyası’ toplam ihracatımız 15 milyar dolar. Bu iki fasıl toplam ihracatın %10’unu oluşturuyor.
71 fasıldaki ‘kıymetli ve yarı kıymetli taşlar ihracatımız 11 milyar dolar, aynı fasıldaki ithalatımız 17 milyar dolar.
Aşağıdaki tabloyu inceleyerek ihraç ürünlerinin niteliğine göre ülkelerin gelişmişlik düzeyi hakkında fikre sahip olmamız mümkün. Bu açıdan ithalatın kompozisyonunu da dikkate alarak yapacağımız yorumlarda, dış ticaret açığının rakamsal bazdaki ifadesi yerine, ihracata ve ithalata konu olan ürünlerin içerdikleri bilgi ve teknoloji değerlerine göre dış ticaret açığının kapanıp kapanmayacağını kestirebilmeliyiz.

c1

Kaynak: Kavrakoğlu Management Institute eğitim materyali

Nereye Satıyoruz?

İhracatımızın yarısını ilk 10 ülkeye gerçekleştiriyoruz. İthalatımızın yarısını da ilk on ülkeden yapıyoruz. Tıpkı ürün ve ürün grupları bazında yoğunlaştığımız gibi, ihracat ve ithalat yaptığımız ülkeler bazında da bir yoğunluk söz konusu.
Öte yandan, komşularımızın çoğunun geçiş süreci ekonomileri olmaları ve komşularımızın bir bölümündeki siyasi ve askeri istikrarsızlıklar, karşılıklı ekonomik ve ticari ilişkilerin geliştirilmesi için uygun iş ikliminin mevcut olmadığını ortaya koymaktadır. Bu açıdan yapılan dış politika tercihlerinin dış ticaretimizi genellikle olumsuz yönde etkilediği gerçeği karşısında, ihracat stratejileri oluşturulurken hamasi dış politika söylemlerinin ihracatımızı nasıl etkileyeceğini de göz önünde bulundurmak gerekiyor.
2017 yılı ihracatımız ve ithalatımızdaki ilk on ülkeyi gösterir tablo aşağıda yer alıyor:

c2
Nasıl Satıyoruz?
Firmalarımızın yurt dışına açılma süreci temel çıkış noktası ihracat pazarlamasına dayanıyor. İç pazar için üretilmiş ürünün öncelikle yakın pazarlarda, komşularımızda satılmasına gayret ediliyor. Uluslararası pazarlama evresine geçebilmiş firma sayımız hala çok az.
Sürdürülebilirlik boyutu firmalarımızın çoğu açısından önem arz etmiyor. İhracat çoğu firma için, firma varlığının sürdürülmesi açısından son şans olarak görülüyor. ‘Satalım da neyi, nasıl, hangi fiyatla satarsak satalım’ mantığı hüküm sürüyor.
Dış ticaret bilincinden yoksun küçük firmaların ve esnafın dış pazarlarda yarattığı imaj sorunu ve ticaret pratikleri ‘Türk Malı’ imajına hala büyük zarar veriyor. İşin garip tarafı, dış ticarette hüküm süren küresel savaşa rağmen hala Türk Malı etiketine vurgu yapan teşvik programları dahi sürdürülüyor. Devlet, vergi numarası olan herkesin potansiyel ihracatçısı olmasını teşvik etmek ve küçük firmaları cesaretlendirmek yerine bu konuda daha çağa uygun stratejiler izlemeli. Öte yandan, dış pazarlarda Türk firmaları arasındaki rekabet sürecinde, birim ihraç fiyatlarının giderek aşağı çekildiği de görülmektedir.
Kim Satıyor?
2017 yılında toplam ihracatımızın %18’ini (27 milyar dolar) sadece 10 firmamız gerçekleştirdi.
2017 yılında toplam ihracatımızın %1.5’nu gerçekleştiren firma sayısı ise 43.883.
Gümrük ve Ticaret Bakanlığı verilerine göre 2017 yılında toplam 77.730 olan ihracatçı firma sayısının yarısından fazlası toplam ihracatın sadece %1.5’unu gerçekleştiriyor. İşin garip tarafı, hükümet, bu sayının arttırılması için çaba sarf edileceğini açıklıyor.

Milli hedefimiz 100.000 firmaya ihracatçı sıfatı kazandırmak.
İthalatta durum farklı mı?
Aynı dağılım ithalatta da söz konusu.
Sonuç;
İhracat kutsal bir anlam taşımamaktadır. Kutsal bir anlam yüklenmeye çalışılmamalıdır. Aslında yapılması gereken çok basit ancak, hemen her konuda olduğu gibi bu sahada da buram buram popülizm kokuyor, kaynaklar heba ediliyor.

Enka’nın Moskova’sı, Moskova’nın Enka’sı

ENKA’sız Rusya anlatılamaz. Enka’yı ve büyük sempati duyduğum Sayın Şarık Tara’yı yeterince objektif olamayacağımı düşündüğüm için ben anlatmayacağım. Size daha objektif bir gözlem sunmak istiyorum. İşte bu nedenle, Forbes dergisinden, Nilgün Balcı Çavdar ve Özer Turan’ın kalemlerine bırakıyorum. Sadece başlık bana ait.

“Japon İmparatoru’ndan aldığı nişan… Hemen altında Hırvatistan’dan verilen bir başkası, Abdi İpekçi Barış Ödülü… Oldukça geniş ama sade ofisinin duvarları devlet başkanları tarafından verilmiş nişanlar, üniversitelerin verdiği fahri doktoralarla kaplı. Hiçbiri olmasa da ofisinin penceresinden atacağı bir bakış, gurur hissini yaşaması için yeterli. Otomobiller, Boğaziçi Köprüsü’ne bağlanan Ortaköy Kavşağı’nın üzerinden durmaksızın akıp gidiyor. ENKA burayı inşa ederken sene 1973’tü. Kurduğu şirket bugün dünyanın her yerinde milyarlarca dolarlık projeler yürütüyor. Ama o sade biri. Sade ve babacan. Şarık Tara yaptığı işlere paralel olarak egosu da büyüyenlerden biri değil. ‘Benim yanımda rahat olun çocuklar. Benim yanımda herkes rahattır’ diyor. Karşısındakini kolayca etkileyen samimi biri. Ne yalan söyleyelim, üzmeyi istemeyeceğiniz türden… Ve hakkındaki bu izlenimleri paylaşacak çok kişi var.

‘Şarık Ağabey öl dese, düşünmeden ölecek yüzlerce mühendis ve yönetici vardır.’ Bu sözlerin sahibi Rönesans İnşaat’ın patronu Erman Ilıcak, Şarık Tara’nın ‘Bizim şirkette çalıştı. İyi bir çocuk. Çok memnun oluyorum başarılarından’ dediği isim. Az buz bir başarı değil sözü edilen. ENKA Okulu’ndan yetişme Ilıcak bu yıl ‘Forbes’un En Zengin 100 Türk’ listesinin milyarderlerinden biri. Ama boynuzun kulağı geçmesine daha çok var.

Erman Ilıcak’ın ‘Hepimiz için ağabey gibidir’ dediği ve ENKA çalışanlarının da böyle çağırdığı Şarık Tara listenin tahtında oturan isimlerden.

ENKA’nın 15 milyar dolarlık piyasa değeri, onunla birlikte oğlu, ENKA Yönetim Kurulu Başkanı Sinan Tara’nın da listenin zirvelerinde yer bulmasına rahat rahat yetiyor.

Performansları sadece Rusya’da etkileyici değil. Nepal, Mali, Sierra Leone, Kamerun ve Cezayir’de ortağı Amerikalı Cadell ile Amerikan büyükelçilikleri inşa etti. Bosna Hersek, Sarajevo’da bedeli 100 milyon dolar olan yeni bir elçilik binası işi daha alındı. Hırvatistan’da otoyolu projesi tamamlandı ama Romanya ve Arnavutluk’ta otoyol inşaatları devam ediyor. Bunlar dışında sekiz ülkede daha devam eden projeler var. Cezayir, Kazakistan, Libya, Romanya, Rusya, Tacikistan, Ukrayna, Umman… Şirket bugüne kadar dünyanın 30 ülkesinde 26 milyar dolarlık 384 proje yürüttü. Tara da soruyor haklı olarak, ‘Bir emsal daha gösterebilir misiniz ülkemizden?’

Örneğin zamanın Rusya Dış İlişkiler Başkan Yardımcısı Oleg Davidov, Türkiye’ye müteahhit firmaları tanımak üzere geldiğinde Tara’nın ona ENKA’yı anlatmasına gerek kalmamış. ‘Ben kendimizi anlatmaya başladım. ENKA’yı biliyorum, dedi. Çok şaşırdım. Meğer daha önce Libya’da bulunmuş. Bizim şantiyenin yakınlarında arabası bozulunca mühendislerimiz ilgilenmiş, ikramda bulunmuş. Bir araba tahsis etmişler.’ Davidov’un Tara’nın sözünü ettiği ziyareti Rusya ile Türkiye arasındaki doğal gaz anlaşmasının ardından yapılmıştı. İki ülke arasında, 1987’de yürürlüğe girmek üzere 1984’te imzalanan anlaşmaya göre Türkiye 25 yıl boyunca Rusya’dan gaz satın alacak, buna karşılık verilen paranın yüzde 70’i Rusya tarafından Türk şirketlerinin mal ve hizmetlerine ödenecekti. ENKA, Türkiye ile Rusya arasındaki bu anlaşmadan en çok fayda sağlayan şirketlerden biri oldu.

Şirket, 1988 yılında adım attığı ülkede bugüne kadar yüzlerce projeyi tamamladı. Rusya’da halen inşası devam eden 27 projeleri daha bulunuyor. Sahalin Adası’nda petrokimya tesisi, Moskova ve St. Petersburg’da alışveriş merkezleri, oteller, fabrikalar, 364 milyon dolar değerindeki Şeremetyevo Havaalanı’nın üçüncü terminali…

Doğal olarak Şarık Tara Rusya’yı avucunun içi gibi biliyor. Bu ülkede sanatçısından işadamına tanımadığı kimse de, açamayacağı kapı da pek yok.

Yolda trafik polisinin çevirdiği mühendislerinin bile ENKA ismini vermeleri sadece bir uyarıyla yollarına devam etmelerini sağlıyor. Bu ülkede başka kimsenin kolay kolay elde edemeyeceği bir itibarı var Tara ve ENKA’nın. Rusya’daki dostlarını saymakla bitmez ama içlerinde en ünlüsü ve bilineni Moskova Belediye Başkanı Yuriy Lujkov. Lujkov, tam 15 yıldır görevini sürdürüyor ancak Tara’yla dostluğunun temelleri bundan da öncesine dayanıyor.

ENKA’nın Rusya’da yaptığı ilk proje Kızıl Meydan’ın tam karşısındaki tarihi Petrovskiy Pasajı’nın ve bin yataklı İkinci Dünya Savaşı Muharipleri Hastanesi’nin restorasyonu işiydi. ENKA’nın Rusya serüvenindeki en kritik dönemeç de bu proje oldu. Bu soğuk coğrafyada yapılacak daha çok iş olduğuna inanan Tara ilk işinde kendini göstermesi gerektiğini biliyordu.

Projeyi zamanında teslim etmekle yetinmedi, daha iyisini yapmak, işi daha önce bitirmek istedi. Bu amaçla inşaat için gerekli malzemeleri sağlayan Moskova Belediyesi’nin kapısını çaldı. Çimento ve demir gibi malzemelerin belirlenen takvimden önce verilmesini talep etti. Dönemin Belediye Başkanı Valeriy Saykin’den aldığı ilk yanıt ‘Hayır’ oldu.

Şansını denemiş ancak hedefine ulaşmamıştı. Tam kapıdan çıkmak üzereyken o zaman belediye başkan yardımcısı olan Yuriy Lujkov’un ‘Emin misiniz 23 ayda bitirebileceğinize?’ sorusunu duydu. ‘Emin olmasam böyle bir teklifte bulunmazdım’ dediği anı anlatırken gözleri parlıyor. Sonrası ise ENKA için şaşırtıcı olmayan bir öykü. Proje 30 aylık sözleşme süresinden tam yedi ay önce bitirildi.

İnşaatın hızı ve kalitesi televizyon ve basında geniş yer buldu ve şöhret Rusya’daki işlerin gerisini de getirdi. Bugün Rusya Federasyonu’nun yönetildiği binalarda ENKA’nın imzası var. Rus Parlamentosu Duma ve Beyaz Saray’ın yenilenmesi projelerini de ENKA gerçekleştirdi. Rusya’nın kalbinden, Kızıl Meydan’dan başlayan yolculuk bugün dünyanın en ücra yerlerinden birine Kamçatka ile Japonya arasında yer alan Sahalin’e kadar uzanıyor.

Tüm bunları bilenler ENKA’nın Rusya’da ihaleye girmeden iş almasına şaşırmaz belki. Rusya’da işler ENKA’ya teklif ediliyor. Ya da talip olduğu işi almakta zorlanmıyor. ‘Türkiye’de böyle bir şey olsa başımız ağrır’ diyor Şarık Tara. Kendi ülkesinde ihalesiz iş teklif edilse ‘Kopartılacak yaygaraya değer mi?’ diye düşünecek gibi konuşuyor.

ENKA’nın gelirlerinin önemli bir bölümünü gayrimenkul yatırımlarından elde etmesine rağmen Şarık Tara Türkiye’de gayrimenkul yatırımlarına da pek sıcak bakmadı bugüne kadar. Yaptıkları göz kamaştırıcı binaları masasındaki kalın mavi ciltli ENKA’nın 50 Yılı isimli kitaptan bulup gösteriyor.

‘Bu Moskova’da yaptığımız Swissotel. Şehrin en yüksek binalarından biri. Yüzde 56’sı bize ait. Bakın Moskova Uluslararası Müzikevi. İçinde biri 1 800 kişilik üç büyük salon var.’ Hepsi gerçekten heybetli ve göz kamaştırıcı yapılar. Sayıları da çok fazla. ENKA, restore ettiği yapılar ve üstlendiği projeler bir yana, Rusya’da emlak milyarderi. Moskova’da ENKA’ya ait 320.000 metrekare kiralanabilir ofis alanı var. Buna ek olarak da kiralanabilir net alanı 220.000 metrekare olan, 460.000 metrekare brüt alana sahip alışveriş merkezleri…”

* “Büyük Ruh Şarık Tara”, Türkiye Forbes, Şubat 2008. Dergide yer alan söyleşinin kısa bir özetidir. Bu yazıyı özetleyerek kullanmama izin verdikleri için Forbes dergisine teşekkür ederim.

Ak Parti yine kaybetti

Bu ilk değil, AKP bir kez daha kaybetti.

Hatırlanacağı üzere AKP ilk yenilgisini 7 Haziran 2015 seçimlerinde almıştı. Oyları % 41 seviyesine gerileyen AKP, Bahçeli’nin koalisyonlara ve HDP’ye yönelik tavrı nedeniyle, iktidarı kaybetmesine rağmen, kısa bir geçiş sürecinin ardından, 1 Kasım’da tekrar iktidara gelmişti. MHP’nin kaybettiği oyların tamamının kendisine yönelmesiyle iktidara gelen AKP, MHP ile bir ortaklık ilişkisi içerisine girmişti. AKP ve MHP, 7 Kasım seçimlerinden bu yana, OHAL ve rejim değişikliğine yol açan Anayasa referandumu başta olmak üzere bir dizi önemli başlıkta başarılı ortaklık sergilediler.

Bu süreçte MHP’den ayrılan Bahçeli muhalifleri İyi Parti’yi kurarak, sadece MHP’nin değil AKP’nin de alternatifi bir siyasi oluşum oldukları iddiasını yürüttüler. Diğer bir ifadeyle, AKP ve MHP ortaklığı İyi Parti çatlağına rağmen yoluna başarıyla devam etti.
24 Haziran erken seçimleri kararının alınmasında da etkili, hatta belirleyici olan Devlet Bahçeli’ydi. Bahçeli Türkiye’nin kaderini belirleyecek seçimlerde, kamuoyundaki Akşener ve İyi Parti rüzgarına rağmen erken seçimlere gitmekte sakınca görmedi.
24 Haziran seçimleri Muharrem İnce’nin de aday olmasıyla oldukça renkli bir havada geçti. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 2. tura kalacağı tahminlerini yapanlar (ben dahil) yanıldı. Ancak, işin ilginç tarafı, seçimlerin ilk turda Erdoğan’ın galibiyetiyle tamamlanacağı tahmin edenlerin hiç birisi de, MHP’nin oy oranını tahmin edemedi.
24 Haziran seçimleri sonuçlarının tek sürprizi MHP’nin aldığı oy oranı oldu. MHP markası çok önemli bir başarıya imza attı. % 42’ye kadar gerileyen AKP’nin ve Erdoğan’ının kurtarıcısı oldu. Bu defa ortaya çıkan tablo, 7 Haziran sonrası gibi adı konulmamış bir ortaklık ilişkisi değil, resmen koalisyon diyebileceğimiz Cumhur İttifakı adı alındaki birliktelik oldu.

2002 yılından beri AKP’nin kesintisiz iktidarda olduğunu düşünenler, artık bu yeni dönemde AKP’nin tek başına iktidar olmadığını ve Erdoğan’ın da “desteksiz” Cumhurbaşkanı olmadığını hiç unutmamalı.
Türkiye’nin önündeki yakıcı iç ve dış sorunlarla başa çıkılabilmesi için atılacak her adımda artık Bahçeli’nin daha açık ve net söz sahibi olacağı bir döneme giriyoruz. İşin garip tarafı, bu koalisyonu oluşturan partilerin hangisinin büyük hangisinin küçük parti olduğunun kolayca fark edilemeyeceği bir süreç de olacak bu.
Erdoğan’ın 2002’de yola çıktığı arkadaşları yerine Bahçeli ile birlikte yürümek zorunda kalmasının temel sebeplerinden birisi de hiç kuşkusuz Erdoğan’ın bagajı. İşte koalisyonda AKP’yi edilgen yapan faktör de bu. Bahçeli’nin sahip olduğu siyasi anlayışın Türkiye’yi nereye götüreceği başlı başına bir bilinmezken, başta Kürt sorunu ya da iktidar ortaklarının tanımıyla terör sorununda izlenecek politikanın ne olacağı üç aşağı beş yukarı belli. Bu yaklaşım inşallah orta ve uzun vadede Türkiye’yi çıkmaz bir sokağa götürmez.
Bugüne kadar sergilenen ortak yaklaşımın hemen her alanda başarıyla devam edeceğini düşünmek için iyimser olmamızı gerektiren gelişmeler olduğu kadar, seçimlerden iki gün önce Bahçeli’nin Davutoğlu örneği üzerinden yaptığı eleştiriler kötümser olmamıza da yol açıyor. Hatta seçimlerden hemen önce, medyanın Bahçeli’nin çıkışlarını her zamanki abartılı üslubuyla “koalisyonda çatlak” başlığıyla verdiğini hatırlayalım.
Bu birliktelik Türkiye’yi nereye götürecek bekleyip göreceğiz. Koalisyonda ortaya çıkacak sorunlar bertaraf edilemediği takdirde, AKP’nin meclisteki diğer partilerin biri ya da ikisiyle yeni bir birliktelik sergilemesi söz konusu da olabilecek mi, bunu da bekleyip göreceğiz. Ancak, mevcut sistemin böyle yeni birlikteliklere hangi oranda müsaade edeceğine yönelik bir tahmin yapmak oldukça güç. Tek adam yönetimdeki bir sitemde, gerektiği takdirde “milli birlik ve beraberlik” hükümetleri oluşturulabilir mi, bunu kestirmek de oldukça güç.
Kısaca, Türkiye’yi koalisyonlar belasından! kurtarmak için çıktığımız bu yolda daha ilk adımı bir koalisyonla atıyor olmak, sanırım sadece Türkiye’ye özgü bir ironi.

‘Domates davası’ndan izlenimler

Bugün Bayburt Grup bünyesindeki Agrobay Tarım firmasının Cumhuriyet Gazetesi köşe yazarı Çiğdem Toker aleyhine açtığı 1,5 milyon liralık rekor tazminat davasının ilk duruşması yapıldı. Toker davaya konu olan yazısında, Agrobay Tarım’ın Rusya’ya domates ihracatı için seçilen şanslı şirketlerden biri olduğunu yazmıştı…
Domates hikayesini yakından takip eden biri olarak, domatesin; nükleer santral yaptırdığımız, doğal gaz ithal ettiğimiz, S-400 satın aldığımız Rusya ile ilişkilerde önemli ve “milli” bir gündem maddesi yapılmasını her zaman eleştirdim. Bu defa aynı domates, ne yazık ki, Türk hukuk tarihinin en yüksek tazminat davasına konu olmayı başardı.
Sevgili Çiğdem Toker’e destek olmak, hatta moral vermek gerekir düşüncesiyle davayı izlemeye gittim…
Öncelikle belirteyim ki, dava Ankara’da Dışkapı Adliyesinde görülüyor. AKP döneminde yapılan devasa adalet saraylarının yetersiz kalması ve ek hizmet binalarının devreye alınması gösteriyor ki, halkın adalet arayışında ciddi bir artış var! Duruşma salonu o kadar küçük, o kadar küçüktü ki, izleyiciler için sadece 5 adet sandalye vardı. Allahtan 16 yıldan beri isminin başında “Adalet” olan bir parti tarafından yönetiliyoruz. Başka bir parti tarafından yönetiliyor olsaydık adaletin durumu nasıl olurdu, düşünmek bile istemiyorum!
3 kuruluşluk domates için açılan bu rekor tazminat davasını izlemek ve Çiğdem Hanım’a destek olmak için gelen çok sayıda gazeteci ve sivil toplum kuruluşu temsilcisi vardı. Oldukça renkli bir grup olduk, hemen selfie çektirdik. Sosyalleştik. Bu dava olmasa bu kadar insanın bir araya gelmesi mümkün olmayacaktı. İtiraf edeyim, ben aslında böyle bir rekor tazminat davasına muhatap olduğu için Çiğdem Hanım’ı kıskandığımdan oradaydım! Diğer gazeteci arkadaşlarında da bu kıskançlığı gördüm! Çünkü bir gazetecinin aldığı sayısız ödül elbette çok önemlidir ama yıllar geçer unutulur. Oysa bu dava şimdiden basın tarihine geçti. İyi ki gazeteci değilim, kıskançlıktan çatlar ölürdüm herhalde!
Duruşma sadece 7-8 dakika sürdü. Sayın hakim kimlik tespiti yaptıktan sonra iki tarafın avukatlarına söz verdi. Her iki avukat da delillerin toplanması için duruşmanın ertelenmesini talep ettiler. Toker ise sadece bir cümleyle, tam duyamadım, “basın özgürlüğü ya da ifade özgürlüğü” gibi bir şey dedi. Ben o sırada davacı taraf avukatına bakıyordum. Hakikaten avukatlık da zor bir meslekmiş. Neyse, dava 6 Aralık 2018 tarihine ertelendi.
Tam dava bitti çıkıyoruz derken, sayın hakim, dava sayısının çokluğundan, mahkeme sayısının azlığından ve iş yoğunluğun bahsetmeye başladı…
“Hazır buradasınız arkadaşlar buraya en az 50 tane daha mahkeme lazım lütfen bunu da yazın” dedi. İşte o an domatesi de sevgili Toker’i de unutup toplumsal bir soruna, adalet arayışına ve adaletin içler acısı durumuna odaklandım. Bununla dertlendim. Halbuki evden çıkarken sadece Toker’in yanında olmak gibi küçük ve kişisel bir sorunum vardı.
Duruşu ve konuşmasıyla gerçek bir hukukçu olduğu her halinden belli olan sayın hakim gibi hakimlerin mevcudiyeti bir nebze olsun beni rahatlattı.
Ülkem adına umutlandım.
Dava sonunda gazeteciler Çiğdem Hanım’dan resmi açıklama alırken ben de kareye girdim. Çok havalıydım, çok mutlu oldum. Çiğdem Hanım yine basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü… gibi ifadeler kullandı, bu gibi davaların gazetecilerin gözünü korkutmaya yönelik davalar olduğunu belirtti.
Görülmekte olan bu dava nedeniyle, sırf yargıyı etkilememek için yorum yapmayacağım (Burada ben de güldüm) ama şunu söyleyeyim, “Ya kardeşim, 3 kuruluşluk domates için bile firma kayırmacılığı olur mu ya, o kadar şehir hastanesi var, o kadar yol var, o kadar köprü varken domates nedir ki ya…”

Avrupa’nın derdi Türkiye’yi gerdi; TANAP yerli ve milli bir proje mi?

 

Mevcut Durum (Şah Deniz-1)
12 Mart 2001 tarihinde, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Cumhur Ersümer tarafından imzalanan “Azerbaycan Doğal Gazının Türkiye Cumhuriyeti’ne Sevkiyatına İlişkin Anlaşma” uyarınca halen Azerbaycan’dan yılda 6.6 milyar metreküp doğal gaz ithal etmekteyiz.
Azerbaycan’dan aldığımız doğal gazın fiyatı genel olarak Rusya doğal gazının fiyatına paralel seyrediyor ve bir formülle hesaplanıyor. Bugün itibarıyla Azerbaycan gazının (Şah Deniz-1 sahasından temin ediliyor) fiyatı, Rusya gazının fiyatının birkaç dolar üzerindedir. Doğal gazı Gürcistan sınırında teslim alıyor ve BOTAŞ’a ait milli şebekemizle dağıtımını yapıyoruz.
Nisan 2021’de sona erecek bu anlaşma sayesinde Yunanistan’a küçük bir miktar olsa da, doğal gaz ihraç ediyoruz, doğal gaz ticareti yapıyoruz.
BOTAŞ verilerine göre, Yunanistan’a ihracat miktarları şöyledir.

Capture.JPG

Şah Deniz-2 ve TANAP
2008’de, Şah Deniz’de, bu defa Şah Deniz-2 sahası olarak adlandırılan bölgedeki doğal gaz yataklarının işletilebilmesi için oluşturulan uluslararası konsorsiyum çalışmalarına başladı.
Şah Deniz-2 gazı için akla ilk gelen pazar Avrupa oldu. Bilindiği gibi, öteden beri, Avrupa’nın Rusya doğal gazına bağımlılığının azaltılması için çaba sarf ediliyor. Bu durumda, Türkiye doğal olarak en önemli ve avantajlı geçiş güzergahı ülkesi oluyor. Ayrıca, Azerbaycan gazının(Şah Deniz-2) Türkiye’ye satılması da gündeme geldi. Bu amaçla 2011 yılında Azerbaycan’la yeni bir anlaşma imzalanarak, Türkiye’nin yılda 6 milyar metreküp doğal gaz satın alması kararlaştırıldı. Bugün açılışı yapılan hat ile Türkiye’ye gelen gaz, işte bu anlaşma ile alımı öngörülen gazdır.

Bugün Şah Deniz-2 sahasında üretim yapan BP liderliğindeki uluslararası konsorsiyumun üyesi firmalar ve konsorsiyumdaki payları şöyledir: BP (%28.8), TPAO- Türkiye (%19), SOCAR-Azerbaycan (%16.7), Petronas-Malezya (%15.5), LUKoil–Rusya(%10) and NIOC–İran (%10).
Görüldüğü üzere Türkiye, bu konsorsiyumun 2. büyük ortağıdır. Diğer bir ifade ile bugün Türkiye’ye getirilen gazın %19’u zaten Türkiye’ye aittir. Bu tablodan gurur duyulabilir, ama şimdilik… Üstelik, Türkiye’nin satın aldığı gazın Gürcistan sınırında teslim fiyatı da, Rusya gazının fiyatının % 87.5’i olacaktır. Bu fiyat da Rusya gazına göre daha düşük fiyattır; bu açıdan da sevinebiliriz, ama şimdilik…
Konsorsiyum lideri BP’nin ortaya attığı ve Azerbaycan ile Türkiye’nin de kabul ettiği öneriyle, gazın Türkiye ve Avrupa’ya taşınması için yeni bir hat inşa edilmesi gündeme geldi. Bu konuda Avrupa Birliği’nden de destek sağlandı. Bugün açılışı yapılan TANAP, Türkiye’yi boydan boya geçerek, gazı Avrupa’ya ulaştıracak olan hattır. Bu hattın sahibi konsorsiyum, SOCAR (%60), BOTAŞ (%30) ve BP (%10) firmalarınca oluşturulmuştur.
İlk bakışta TANAP projesi Türkiye’ye yapılan önemli bir yatırım olarak düşünülebilir. Milyarlarca dolarlık yatırım ve insanlara iş olanakları sağladığı düşünülebilir. Doğrudur. Ancak buna rağmen, bu proje Türkiye’nin yerli ve milli çıkarlarına büyük zarar veren 2 önemli sonucu da beraberinde getirmektedir.
Bu hat ile satın alacağımız gazın taşıma bedeli olarak, 1000 metreküp doğal gaz için Eskişehir çıkış noktasında 76 ABD doları, Trakya çıkışı için ise 109 ABD doları ödemek durumundayız. Gürcistan sınırında, Rusya gazından daha ucuz alacağımız Azerbaycan gazına Eskişehir’e kadar tam 76 dolar iletim bedeli ödeyeceğiz. Böylece ucuz Azerbaycan gazını Rusya gazından daha pahalı hale getireceğiz.
Asıl önemlisi bu değil. Azerbaycan gazını TANAP’la değil de, mevcut milli taşıma şebekemizle Avrupa’ya taşıyabilmiş olsaydık, kendi satın alacağımız gaz için iletim bedeli ödemeyeceğimiz gibi, bu defa Avrupa’ya giden gazdan da iletim bedeli olarak para kazanabilecektik. Diyebilirsiniz ki, “Peki bizim milli şebekemiz bu iletim için yeterli mi?” Elbette hayır, ancak emin olun TANAP ve Şah Deniz-2’deki taahhütlerimizin bir bölümüyle, bu hattın kapasitesini arttırabilir hatta yenileyebilirdik. TANAP’ın yarattığı iş ve yatırım imkanlarının aynısı biz de yaratabilirdik.
Bundan çok daha önemlisi ise, biz Türkiye olarak, Azerbaycan gazının Avrupa’ya satışına talip olamadığımız için gaz ticareti yapan ülke (hub) olabilme şansımızı da kaybettik. Üstelik bu konuda elimizde somut bir örnek varken… 2001 yılında imzaladığımız anlaşma ile daha 2001 yılında, 3’lü koalisyon döneminde, Cumhur Ersümer’in imzasıyla bunu başarabilmişken. Bu örneğe rağmen, bu stratejik ve affedilmez hatayı yaptık.
Yine diyebilirsiniz ki, “Ama hem Şah Deniz-2’de hem de TANAP’ta ortaklıklarımız, yatırımlarımız var, biz buradan da para kazanacağız.” Evet, böyle düşünebilirsiniz, ancak BP’nin inisiyatifinde yapılan hesaplamalarla toplam 45-50 milyar dolar yatırım gerektiren Şah Deniz-2 ve TANAP projeleri için taahhüt ettiğimiz yatırım miktarları düşünüldüğünde, değer miydi sorusuyla karşılaşabilirsiniz.
TANAP sayesinde doğal gaz ticaretinin yapıldığı bir ülke olma özelliğini kaybettik. Bu vahim hatayı yapmasaydık belki Rusları da Türk Akım 2’de bu alana kolayca çekebilirdik! Mecbur bırakabilirdik. Zira, ne Azerbaycan ne de Rusya için başka bir Türkiye yok.
Son olarak, Eskişehir’e kadar 76 Dolar olan iletim bedelinin Avrupa’ya ne kadar olacağını tahmin ediyorsunuz? Ben daha az olacağını düşünüyorum, aksi takdirde Azerbaycan gazı Avrupa’da rekabet edemez. Diğer bir ifade ile hattın maliyetini de biz üstlenmiş oluyoruz maalesef.

Avrupa’nın derdi bizi germemeliydi.
Yazık oldu.
Yerli ve milli olmadı!

Seçimler öncesi yeni nesil bir komplo teorisi…

Erken seçim kararı alındıktan hemen sonra gündeme düşen ilk tartışma, Abdullah Gül’ün adaylığı üzerinden gerçekleşti. Erdoğan ve Bahçeli, Gül seçeneğine şiddetle karşı çıkarak, tartışmayı “Gül’ün dış güçler ve FETÖ desteği ya da bağlantısı” üzerinden yürüttüler.
Bahçeli, “Gül’ün Cumhurbaşkanı adaylığı üzerine çok sinsi bir kamuoyu hazırlama stratejisi devrededir. FETÖ iş başındadır. PKK razıdır. Türkiye düşmanları heyecanlıdır…” dedi. Daha sonra gerçekleşen Gül-Davutoğlu görüşmesi, Erdoğan-Arınç görüşmesi, Akar ve Fidan’nın helikopterle Gül’ü ziyaret etmeleri ise sadece Erdoğan ve AKP’nin değil, iktidarın dayandığı veya ortak olduğu tüm kesimlerin de bu süreçten rahatsızlığını ortaya koyuyordu. Mesela ünlü FETÖ Uzmanı Hüseyin Gülerce, 3 Mayıs tarihli köşesinde “24 Haziran FETÖ için son çaredir” diyordu.
Bahçeli’nin, Akşener’in adaylığı için imza vereceklerin FETÖ bağlantısı olabileceğine dikkat çekmesi de bu açıdan değerlendirilebilir.
Kılıçdaroğlu’nun Gül’ün adaylığına sıcak baktığı yönündeki haber ve yorumlar, “Kılıçdaroğlu’nun Akşener’i Gül lehine ikna etme çabaları” akla şu soruyu getiriyordu: “Hem Gül’ü hem de Akşener’i aynı çevreler destekliyorsa, onlar da Erdoğan’ı yenilgiye uğratmaya çalışıyorlarsa, o halde neden birlikte çalışmıyorlar?” Sanırım bu sorunun basit cevabı; “Akşener’in kişisel olarak gerçekten FETÖ ile bir bağlantısı ya da ilgisi yoktur” olacaktır.
Kılıçdaroğlu ve Temel Karamollaoğlu arasında yapılan ittifak görüşmelerinin arka planında Abdullah Gül’ün de bulunduğunu belirtmeye gerek yok açıkçası. Zaten Kılıçdaroğlu, Gül ile görüştüğünü daha önce açıklamıştı. AKP’nin içerisinden çıktığı Milli Görüş’ün temsilcisi olan Saadet Partisi ile CHP flörtünü, sadece Kılıçdaroğlu’nun demokrasi anlayışıyla açıklamak saflık olur kanaatindeyim. Erdoğan karşıtlığı temelinde geliştirilen formüllerin sadece Erdoğan’ı değil, daha farklı yapıları da dolaylı olarak hedef aldığını düşünülebiliriz. Bahçeli’nin izlediği siyasetin, takındığı sert ve uzlaşmaz tutumum arka planında da sadece kişisel gerekçeler olduğunu sanmamak gerekiyor, bence.
Kılıçdaroğlu’nun, Gül seçeneği dışında merkez sağdan farklı bir aday göstermesi durumunda CHP’li seçmenin konsolide edilemeyeceğini öngören kimi çevreler; İnce seçeneğini ince ince işlemeye başladılar. Baykal’ın İnce’yi işaret ettiğine dair duyumlar medyada dillendirilmeye başladığında, ünlü anket firmaları temsilcileri Erdoğan karşısında merkez sağ bir adayın daha başarılı olacağını açıkça söylüyorlardı.
Akşener’in, profili düşük veya CHP tabanının kucaklamayacağı bir CHP adayıyla rakip olarak seçime girmesi durumunda ve seçimlerin 2. tura kalması halinde, Erdoğan karşısında ciddi bir rakip olacağı da ifade ediliyordu. Bütün bu algı yönetimi çabaları tüm hızıyla devam ederken; CHP’nin 15 Milletvekilini İyi Parti’ye göndermesi, parlamento seçimleri açısından tasarlanan süreci baltalayıverdi. Oysa Cumhur İttifakı ve iktidarın dayandığı veya ortak olduğu kesimler; İyi Parti’siz bir parlamento seçimini çok önceden planlamışlardı. Dolayısıyla CHP yönetimi bu oyunu bozarak hamle üstünlüğü elde etti. Üstelik bu hamle, demokrasi açısından kutsanacak bir değere de sahipti.
Bundan sonrasında, yönetimi farklı bir yere giden CHP’nin, gövdesini bu tarafta tutacak bir Cumhurbaşkanı adayının açıklattırılması gerekiyordu. İşte, Baykal’ın oyunun içerisinde olması bu açıdan önem arz ediyordu. Bu noktada lütfen Baykal’ı hafife almayınız ve 7 Haziran seçimlerinden sonraki sürecin yönetiminde ne denli etkin olduğunu hatırlayınız.
Sonunda taban baskısının da etkisiyle Kılıçdaroğlu, CHP içinden birini, Muharrem İnce’yi açıklamak zorunda bırakıldı. Bu sayede, CHP’nin gövdesi farklı bir yerde konumlandırıldı. Cumhur ittifakı ise bu sayede, Meral Akşener seçeneğini daha ilk turda sandığa gömmüş oldu. Sandıkta bu oyun bozulur mu bozulmaz mı, bekleyip görmekten başka çaremiz yok.
İnce’nin özellikle yandaş medyadaki görünürlülüğüne, yakaladığı rüzgara ve popülaritesine bakıldığında, Erdoğan’ın bu gelişmeden son derece memnun olduğunu söyleyebiliriz. Erdoğan’ın, “İnce’nin CHP oylarını konsolide etmesinin Cumhur ittifakının çıkarlarına hizmet edeceğini düşündüğünü” ifade etmek isterim. Bu noktada Erdoğan’ın İnce’yi kabul ederek görüşmesinin de önemli bir gelişme olduğunu söyleyebiliriz.
Peki, “İnce, Erdoğan için tehdit oluşturmuyor mu?” Bir tehdit oluşturmadığını düşünüyorlar. Sandıkta bir sürpriz olsa bile İnce’nin de kolaylıkla Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu iç ve dış tehditler konusunda ikna edilebileceğini düşünüyorlar. Hatırlayacağınız üzere; İnce cumhurbaşkanlığına aday olduktan hemen sonra Baykal’ı ziyaret etmiş ve kendisini siyasete başlatan Baykal’ın da aynen Bahçeli ağzıyla “Türkiye’ye yönelik iç ve dış tehditleri değerlendirdiğini” açıklamıştı.
Kılıçdaroğlu’nun 15 milletvekili ile bozduğu parlamento seçimleri senaryosuna bir şekilde yeniden işlerlik kazandırabilmek, sanırım bu defa ancak HDP’nin barajın altında bırakılması ile mümkün olabilecek. Ancak, Kılıçdaroğlu’nun son Milletvekili listeleri hamlesiyle, seçmeninin bir bölümünü HDP’ye yönlendirmesi sonucu bu mümkün olabilecek mi? Büyük bir soru işareti. Elbette ki İyi Parti, bu saatten sonra seçimlere girmekten vazgeçmeyeceğine veya vazgeçirilemeyeceğine göre, son seçenek seçimlerin tarihiyle ilgili bir değişiklik yapılması mı olacak acaba?