Babacan’ın tek şansı

31 Mart yerel seçimlerini beka meselesi yapan Cumhur ittifakı, belediyecilik yerine başta Suriye’deki gelişmeler olmak üzere genel siyasi ve ekonomik sorunları tartışmaya açarak farklı bir strateji izliyor. Beka sorununu sürekli gündeme getirmek aslında, mevcut yönetimin kendi kendisini ihbar ediyor olması gibi de algılanabilir. Allah’tan Bahçeli’nin beyanatlarını ihbar kabul edip, işgüzarlık yapacak bir hukuk sistemi yok henüz. Zira, çok basit bir mantıkla, beka sorununun nasıl yaratıldığı sorusu gündeme getirilebilir.

Seçim sonuçlarının nasıl şekilleneceği tartışmaları, daha şimdiden beraberinde siyasi hayatımıza yeni partilerin katılmasıyla ilgili beklentileri arttıyor. Kamuoyuna  yansıyan bilgilere göre, Hem Ali Babacan hem de Ahmet Davutoğlu iki ayrı parti kuruluşu hazırlığındalar. Önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Ali Babacan’ın partisine destek vereceği iddia ediliyor. Bu noktada ifade etmek gerekirse, Davutoğlu sadece dış güçlerin! değil kamuoyunun büyük kesimince de ismine sıcak bakılmayan bir isim. Özellikle Suriye politikasının yakıcı etkisinin her geçen gün daha da arttığı bir dönemde, Babacan’ın, Davutoğlu ile birlikte hareket etmesi kendisine daha baştan kaybettiren bir sonuç üretir.

17 yıllık AKP iktidarı döneminde ilk kez AKP’nin içerisinden parti kurma arayışlarının su yüzüne çıkması kuşkusuz çok önemli bir gelişme. Seçim sonuçlarına etki edecek siyasi ve ekonomik gelişmelerin iktidarı zorlayacağı beklentisi hakim. Ben, seçim sonuçları ne şekilde olursa olsun, seçimler Cumhur ittifakının zaferi ile sonuçlansa dahi, Erdoğan’ın bu kez orta vadede bir başarı hikayesi yazamayacağını düşünenlerdenim. Zira, Erdoğan’ın yönetim modeliyle ilgili tüm istediklerini gerçekleştirmesine rağmen, hala belediyecilik ipine sarılıyor olması, arka planda da işlerin iyi gitmediğine işaret ediyor. Bu da gösteriyor ki, Türkiye’nin asıl sorunları yönetim modelinden değil çok daha farklı nedenlerden kaynaklanıyor.

Türkiye tıpkı, AKP öncesi dönemde olduğu gibi yine derin ekonomik kriz içerisinde. Bu dönem sorunlarımız daha ağır. Toplumsal bölünmüşlük ve adalet arayışı ekonomik sorunların önüne geçiyor. Dış politikada yolun sonuna gelmiş olmamızın en büyük etkisinin ekonomiye nasıl yansıdığına şahit olacağımız asıl süreç seçimlerden sonra başlayacak. IMF’e gidilir mi gidilmez mi bilinmez ama ihtiyaç duyulan yabancı sermayenin gelişinde belirleyici olan “Batı sistemine bağlılığımız” test edilecek. Kısaca, tekrar etmek gerekirse, siyasi hayatımızda beklenen yeni gelişmeler yerel seçim sonuçlarından bağımsız olarak ortaya çıkacak.

Seçimlerden sonra belirleyici olacak gelişmelerden birisi de, belki de en önemlisi Suriye bağlamında Kürt sorunu olacaktır. Bahçeli’nin yaydığı Kürt alerjisi ve bu alerjinin terörün ekmeğine yağ sürmesi ile altı milyon oyun görmezden gelinmesinin beka sorununa etkisi ve katkısını sorgulayacak siyasi söylemin ortaya çıkması, zayıf da olsa ihtimal dahilindedir.

Şimdi Babacan liderliğinde, ağırlıklı olarak AKP tabanından kopacak seçmen kitlesine hitap edecek yeni bir parti kurulması gündemde. Çok sayıda AKP karşıtının da sırf “muhalif” kimliklerinden ötürü bu yeni partiyi desteklemesi bekleniyor. Peki, Kürtler bu gelişmeye nasıl bakacak? Babacan’ın Kürt sorununa bakış açısı nasıl olacak? Babacan Kürtlerin parlamentoda temsil hakları ile terör arasındaki farkı net bir şekilde gözetebilecek mi? Yoksa o da HDP eşittir PKK mı diyecek?

Şimdi Türkiye’nin önünde yine tarihi bir fırsat var. Ali Babacan Kürtleri kucaklayarak, toplumsal bölünmeye yol açan fay hatlarından birini bertaraf edecek vizyon geliştirebilecek mi? Fark yaratacak, beklenmedik bir Kürt politikasıyla toplumsal uzlaşma adına ümit vaat eden bir adım atabilecek mi? Aksi durumda, yani Babacan da bu konuda mevcut partilerden farklı bir yaklaşım sergileyemezse, özellikle de MHP’nin dışlayıcı politikasını dışlayamazsa, bu fırsatı da hep birlikte kaçırmış olacağız.

Ali Babacan cesur bir açılıma öncülük etmediği taktirde, kuracağı parti, mevcut siyasi sistemde  barajı geçerek parlamentoya girse ne olur, girmese ne olur? Eğer Türk siyasi tarihi açısından unutulmayacak bir dönüm noktasının mimarı olarak toplumsal uzlaşmaya katkı sağlamayı tercih edecekse, o zaman dönüştürücü bir liderliğe soyunmalı. Gerçek bir meydan okumayla siyaset sahnesindeki yerini almalı. “Ekonomi mi?”, emin olun, o iş çok kolay. Bu adımdan sonra gerisi çorap söküğü gibi gelecek.

Babacan, ezberleri bozamayan bir parti kurmayı planlıyorsa, sanırım bu boşluğu yine, bir defa daha Erdoğan doldurmak zorunda kalacak. Üstelik seçimlerden yenilgiyle çıksa dahi…

Not: Bu yazının son bölümü büyük ölçüde, 2 Ağustos 2017 Çarşamba günü bu sitede yayınlanan “Akşener’in tek şansı” başlıklı yazımdan aynen alınmıştır: http://medyagunlugu.com/haber/aksenerin-tek-sansi-42569 

Advertisements

Toplu konut mu bilişim mi?

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geçen akşam katıldığı bir televizyon programında “TOKİ’yi biz para kazansın diye kurmadık. TOKİ’yi şehirleşmede güzelliği, güveni, emniyeti yakalayalım ve benim vatandaşım da burada huzur içinde rahatlıkla yaşasın diye kurduk” ifadesini kullandı.

Belli ki, TOKİ konusunda da sayın Cumhurbaşkanını yanlış bilgilendirmişler. Hatırlanacağı üzere, Toplu Konut İdaresi ve Toplu Konut Fonu gibi kavramlar hayatımıza Özal’ın ilk yıllarında girmişti. Bu nedenle, TOKİ projesinin Özal’ın projesi olduğu dahi sanılır. Oysa, projenin asıl mimarı hocam ve patronum rahmetli Prof. Dr. İbrahim Kavrakoğlu’nun başında bulunduğu bir proje ekibidir. Toplu Konut Projesi, İstanbul Sanayi Odası’nın mali desteğiyle hazırlanmış ve 12 Eylül’ün başbakanı Bülent Ulusu’ya sunulmuş bir kalkınma modelidir. Ancak, Bülent Ulusu, belki de iktidarının ömrünün kısa süreceğini öngörüp, projeyi uygulama cesaretini gösterememiştir.

1980’li yılların Türkiye’sinde TOKİ ile sadece insanları konut sahibi yapmak değil, ancak bu sayede ilgili sektörleri de tetikleyerek çeşitli sanayileri geliştirmek ve istihdan yaratmak amacı güdülüyordu. Nitekim, bu proje ile atılan siyasi ve hukuki adımlar ve elbette Özal’ın projeye bizzat sahip çıkmasının da etkisiyle, beş yıl içinde Türkiye’de konut üretimi 4 katına çıkarıldı. Yaklaşık 35 milyar dolar büyüklüğünde bir fon çevrildi ve 1,8 milyon konut finanse edildi. İnşaat yapımına bağlı sektörlerde (demir-çelik, çimento, cam, seramik, beyaz eşya, ev tekstili, züccaciye vb.), geniş ihracat olanakları yaratıldı, Türkiye bu sektörlerde lider ülkeler arasına girdi. Bu proje daha sonra bilimsel araştırmalara konu oldu, bazı ülkelere model olarak sunuldu ve nihayet 1988 yılında ABD’de, saygın uluslararası Franz Edelman Yönetim Bilimi ödülünü aldı (Franz Edelman Management Science Achievement).

Projenin rant yaratma kabiliyeti ve kapasitesi o yıllarda tam olarak keşfedilememişti. Bunu AKP keşfetti. Bu defa, sadece ekonomiye değil bir siyasi partiye de hizmet eder konuma getirildi.

AKP’nin iktidara geldiği ilk yıllarda, Türkiye için yine, yeni bir kalkınma projesi ihtiyacı hasıl olmuştu. Kriz bulutlarının dağıldığı bir ortamda, 2000’li yıllarda, 1980’lerin toplu konut projesine sarılmak, Türkiye’yi ileri taşıyacak bir proje olamazdı. Toplu konut işi yeni ekonomi içerinde – bilgi ekonomisi- katma değer yaratma kabiliyetini çoktan kaybetmişti. Elbette, konut yapımı açısından önemi hala geçerliliğini koruyordu.

2000’li yılların Türkiye’sinde çağa uygun yeni kalkınma projesi ne olmalıydı? İşte bu süreçte  rahmetli Kavrakoğlu’nun kapısı tekrar çalındı. 2003 yılında benim de çok küçük bir katkımın olduğu “Bilişimle Kalkınma” raporu hazırlandı. Proje, 1.5 milyar dolarlık Bilişim Yatırım Fonu oluşturulmasıyla, Türkiye bilişim pazarını ihracat yapar hale getirmeyi öngörüyordu. Dünya Bankası, teknoloji firmaları, özel bankalar ve devlet/kalkınma bankası kanalıyla oluşturulacak finans modeliyle bilişim sektörüne yeni bir döner sermaye sistemi oluşturması amaçlanıyor ve 10 yılda 500 bin kişilik istihdam hedefliyordu.

Bilgi Çağına Uyum Paketi başlığıyla hazırlanan bilişim raporu, TÜBİSAD Yönetim Kurulu Başkanı Erol Bilecik tarafından sektörün önde gelen isimlerinin katıldığı bir toplantıyla 2003 yılında Mövenpick Otel’de basına tanıtıldı. Rapor, Başbakan Erdoğan’a, bakanlıklara, üniversitelere ve ticaret odalarına gönderildi. Raporda, teknoparkların önündeki engellerin kaldırılması, telekomünikasyon liberalleşmesi sürecinin tamamlanması, Başbakanlık bünyesinde kamu ve özel sektör temsilcileri ile sivil toplum kuruluşlarından oluşacak Bilişim İcra Kurulu oluşturulması gibi atılması gereken adımlar tek tek sıralanmıştı.

“En kısa sürede bilişim sanayinin kurulması ve bilişim ürenleri ihracatının geliştirilmesi” çağrısında bulunan TÜBİSAD Yönetim Kurulu Başkanı Bilecik yaptığı konuşmada, “eğitimden sağlık ve güvenliğe kadar birçok alanda çeşitli sorunlarla mücadele eden Türkiye’nin kurtuluş reçetesini bilişimle kalkınma vizyonu” ile sağlayabileceğine dikkat çekti.

Raporu hazırlayan Prof.Dr. İbrahim Kavrakoğlu ise sunumunda, “Gözümüzü açalım, Amerika toplam yatırımlarının yarısını bilişim alanına yapıyor” diyerek, bilişim alanında yapılacak her yatırımın 10 katıyla üretim artışı, katma değer ve istihdam alanı sağlayacağını vurguladı. Kavrakoğlu, raporda Türkiye’nin ekonomik sıçrama yapması için bilişim alanında ulusal bir vizyon, iddialı hedefler oluşturması ve kapsamlı bir proje başlatması önerisinde bulunduklarını ifade etti.

Raporu bir örneğini elden AR-GE’den sorumlu AKP genel başkan yardımcısına sunmayı başardım. Heyecanla neler olup biteceğini anlattım. Bilişim sektöründe aynı kulvarda olduğumuz Hindistan’a göre, matematik ve İngilizce dışında diğer tüm alanlarda daha avantajlı olduğumu ifade ettim.

İbrahim hocayla yaptığımız sohbetlerde, bilişimin en sık kullanıldığı ve en yüksek katma değerin yaratıldığı alandan birisinin de savunma sanayi olduğu konusunda hemfikirdik. Savunma sanayinin sadece silah üreten bir sektör değil, sanayinin dönüşümünü de sağlayacak bir sektör olması gerektiğine inanıyorduk. Nitekim, 2004 yılında Savunma Sanayinin yeniden yapılandırılması projesine de imza attık, sipariş veren ilgili kamu kuruluşuna sunduk.

Sahip olduğumuz olağanüstü insan kaynağı varlığına rağmen, bilime, akla ve mantığa uygun arayışlar yerine, beton rantını tercih ederek, geçmişimizle kavga yolunu seçtik. Bugün, başladığımız noktaya geri döndük.

1987’de F 16 üretebilen, 1990’da yurtdışında otomobil üretebilen bir ülkeden, tam 30 yıl sonra İHA üretebilmekle övünen bir ülke haline geldik. Oysa, bu süre zarfında en az mevcut ihracatımız kadar ihracat yapabilen bilişim sektörümüz olabilirdi. Trene binenleri veya inenleri tartışmak yerine treni kaçırmamış olurduk.

Kaybettik!

Pasaport

2002’de 3-2 yendiğimiz Türkiye – Güney Kore futbol maçından hemen sonra, Mayakovskaya metrosu çıkışında  iki Rus polisi durdurup, kimlik sordu. İçini kaplayan sevinç ve gururun etkisiyle, polise pasaportunu uzatırken, bir yandan da Mayakovski heykeline bakarak, ‘Okuyun, kıskanın, T.C. pasaportu.’’ dedi. Polis, anadilindeki  tüm vurgularla kendisine hitap eden bu delikanlının pasaportunu alırken içinden şöyle düşünüyordu.  ‘Hem Türk, hem anadili gibi Rusça konuşuyor hem de Mayakovskiyi biliyor.’’ Nereden bilebilirdi, O’nun asıl hikayesinin Mayakovskaya’da başladığını?

Pasaportunda doğum yeri olarak ‘Bakü’ yazıyordu. 1970 yılında doğmuştu. Planlama teşkilatında baş uzman olarak çalışan babasının memuriyeti nedeniyle doğduktan hemen sonra Moskova’ya taşınmışlar, Mayakovskaya metro istasyonunun yanında bir daireye yerleşmişlerdi. Çocukluğu orada geçmişti. Babasının SSCB’nin yurtdışındaki misyonlarına diplomat olarak atanmasıyla, 12 yaşından itibaren sekiz yıl yurtdışında yaşadı. 1989 yılında Moskova’ya döndüler. Bürokraside ilerleyerek daha yüksek makamlara gelmesi ihtimali olan babası nedense Bakü’ye dönmek istedi. Annesiyle birlikte yaptıkları tüm itirazlarına rağmen  babasını ikna edemediler.

1989 sonunda Bakü’ye döndüler. Daha Bakü’nün şartlarına uyum bile sağlayamadan kendilerini bambaşka bir ortamda buldular. Lise 3. sınıf öğrencisiydi. Siyasi gelişmeler aile içerisinde her gün tartışılıyor, bu işin sonunun nereye varacağı kestirilemiyordu. O, zaman zaman babasını sinirlendirecek şekilde, heyecanla, SSCB yıkıldığı takdirde her şeyin daha iyi olacağını, herkesin özgür birer birey haline geleceğini söylüyor, hatta, Türkiye’yi örnek gösteriyordu. Babasının, Türkiye’nin sandığı gibi bir ülke olmadığını söylemesi, onu sinirlendiriyor ve ‘Siz inançlı komünistler, her şeyi farklı gösteriyorsunuz’’ diye haykırıyordu.

Ermenistan’dan kovulan Azeri göçmenlerle Bakü’deki Ermeniler arasında yaşanan gerginlik üzerine gönderilen SSCB askeri birliği dehşet saçtı. Tanklar, şimdi 20 Ocak ismini taşıyan meydandan geçti ve 130 kişi tankların altında can verdi. Meydandan kan izlerini temizlemek için bir yıl uğraşıldı.

SSCB’nin dağılmasıyla, Ağustos 1991’de Bakü artık resmen bağımsız bir ülkenin başkenti oldu. Bağımsızlığın hemen ertesinde, Türkiye’den dini bir liderin cemaati ile Azerbaycan  Adalet Bakanlığı’nın ortaklaşa bir sınav düzenleyeceği  ve sınavı kazananların Türkiye’deki üniversitelerde okutulacağı haberi yayılmaya başladı.

Sınava girdi, başardı. 1991 yılı Kasım ayında, sınavı kazanan diğer öğrencilerle birlikte, Türkiye’ye  iki otobüsle yolculuk başladı. 78 erkek, 4 kız öğrenci ve Azerbaycan Milli Eğitim Bakanlığı’ndan iki görevliyle yola çıkıldı. O dönemde Gürcistan’da iç savaş vardı. Yeni bir hayata başlamanın heyecanıyla ilk gece Gürcistan’da bir kasabada, elektriği, suyu olmayan ve ısı sistemi çalışmayan bir otelde kaldılar. Gürcü şarabı içerek ısınmaya çalıştılar.  Altı gün süren maceralı yolculuk  boyunca da şarap tüketimi devam etti. Sarp sınır kapısına ulaşıldı. Kapıda onları karşılamakla görevli cemaat mensupları, iki otobüs dolusu sarhoş Azerbaycanlıyı görünce az kalsın küçük dillerini yutuyorlardı. Rize’de karşılama yapan daha üst düzey cemaat görevlileri onları sert bir dille uyardı. İçki içmenin günah olduğunu öğrendiler. Türkiye gibi özgür bir ülkede içkinin yasak olabileceği olasılığı çok şaşırttı onları. Üstelik otobüste ‘ateist’ arkadaşları da vardı.

Azerbaycanlı öğrencileri dört gruba ayırdılar. O, Eskişehir grubundaydı. Tam bir yıl cemaatin misafirhanelerinde kaldı. Yapılan dini telkinler, namaz ve oruç derken, SSCB’de bile görmediği baskılar yüzünden cemaatin elinden kaçıp kurtuldu. Ankara’da son derece zor bir hayat sürdürdü. Yarı zamanlı işler buldu, çalıştı. Tercümanlık yaptı. Aç kaldığı da oldu. Hayatın tüm zorluklarına karşı göğüs gerip, Hukuk fakültesini bitirdi.

Tam on yıllık bir mücadelenin sonunda Türk vatandaşı olmayı da başardı.

Şimdi İstanbul’da yaşıyor. Zaman zaman iş gereği Moskova’ya gidiyor. Son gidişinde Tverskaya’da yürürken  hayatını gözden geçirdi. Eğer, Türkiye’ye gitmeseydi muhtemelen Moskova’daki bir Türk firmasında çalışan, Moskova’da yaşayan bir Rus vatandaşı  olacaktı. Şimdi, zaten Moskova’da faaliyet gösteren bir Türk firmasının İstanbul’daki ofisinde çalışan Türk vatandaşı olması gülümsetti onu.

Geçen hafta telefonlaştık. “Abi ne olacak bu memleketin hali, Türkiye için çok üzülüyorum. Bu vatandaşlığı almak için iki ülke kaybettim. Buradan Kanada’ya gitmeyi düşünmek çok kanıma dokunuyor. Bu ülkeyi de kaybetmek istemiyorum, bir de Moskova’da polise Türk pasaportunu gösterirken artık endişe ediyorum. Bu da ayrıca çok üzüyor beni” dedi.

Sen “Gerçek bir yerli ve milli olmuşsun kardeşim” dedim. Başka bir şey diyemedim.

Mahşer Randevusu

Geçtiğimiz hafta isimleri kamuoyuna mal olmuş üç farklı kişinin sosyal medya üzerinden yapmış oldukları din referanslı söylemlerinin ortak noktası; dünya işlerinden kaynaklanan kimi hesaplaşmalarının ahirette, mahşerde yapılacağına yönelikti. Bu üç kişi sıradan üç kişi değil akademisyen, eski belediye başkanı ve TBMM başkanlığı ve milli eğitim bakanlığı yapmış profesyonel siyasetçi önemli kişilerdi.

Eski milli eğitim bakanı İsmet Yılmaz, yerel seçimlerde oy istediği aday için “AKP’li adaya oy vermek mahşerde beraat belgesidir” şeklinde bir ifade kullandı. Yılmaz’ın ses kayıtı da olduğu için, bu açıklamayı sosyal medya manüpülasyonu olarak değerlendirmek mümkün değil.

Geçtiğimiz günlerde bir üniversiteye rektör olarak da atanan TV yıldızı Prof. Nihat Hatipoğlu da kendisine yönelik eleştirilere, “Hepinizle mahşerde karşılaşacağım” şeklinde cevap verdi. Nedense bu dünyada, hukuk yolunu kullanarak hesaplaşmayı tercih etmiyor. Sanırım, yargının bağımsız! olmadığını bildiği için değil.

AKP’nin Ankara büyükşehir belediye başkan adayı Mehmet Özhaseki ise, “Melih Bey’in günahı var mı yok mu ben bilmem. Cenab-ı Allah’ın işine karışmak kimsenin haddi değil. Ben sümme haşa yaratıcının işine nasıl karışayım” dedi. Oysa, Özhaseki İslam dinin temel esprisinin kul hakkı olduğunu bilmiyor olamaz. Allah gecinden versin yarın, musalla taşında cemaate o meşhur soru sorulduğunda, “Ben bilmem Allahım, siz daha iyi bilirsiniz” şeklinde cevap verilemeyeceğini de bilmiyor olamaz.

2012 yılında “Cennet’te satılık arazi!” ilanıyla vatandaşlarımızın dolandırıldığına tanık olmuştuk. Jet Fadıl, islam dinini her fırsatta kullanarak ticaret yapan bir girişimci olarak, sarıklı ve cübbeli kıyafetiyle dini içerikli pazarlama taktikleri uygulamıştı. Ancak bu şahısların siyaseten düşük profilli olmalarından dolayı konu cehaletlerine verilerek geçiştirilmişti.

Bu yazımda, “Batıl inanç ne kadar az olursa yobazlık da, sefalet de o kadar az olur” diyen Voltaire atıfla yukarıdaki açıklamaları değerlenmeyi düşünerek yazıma “Endüljans”[i] belgesinden başlamayı düşünüyordum. Endüljans belgesi, aydınlanma dönemini ve moderniteyi çağrıştırdığından birden aklıma Alev Alatlı hanımefendi geldi ve yazmayı planladığım konudan vaz geçtim.

Hatırlarsınız, Alev hanım AKP ile ilişkilerini tesis ettiği dönemde, “Türkiye rönesansı yaşıyor” cümlesini kurmuştu ama ben bu cümleyi onun sarfetmiş olabileceğine inanmamıştım. Alatlı’nın aslında söylemek istediği farklı bir şey  olmalı diye düşünmüştüm. Birkaç gün sonra, Alatlı’nın Cnnturk’te Şirin Payzın’ın programında “Din kodlu eğitim, belki de bu zamanda devrimciliktir” dediğini de doğrudan işittiğimde, aydınlanma dönemini ve moderniteyi sorgulayacak düzeyde derinliği olan bir hanımefendinin, günlük siyasetin parçası olmayı nasıl ve neden tercih edebileceğini anlamaya çalışmıştım, hala çalışıyorum.

Rönesansın, dinde reformun ve kapitalizmin artan egemenliğiyle birlikte modernleşmenin yönlendirici unsurlarını bir bütün olarak ele aldığımızda, cehalet, batıl inanç ve zorbalığa karşı “aklın” daha iyi bir dünyayı kurmaya muktedir olduğuna inanan biri olarak, Özhaseki, Hatipoğlu ve İsmet Yılmaz’ın sözlerini, akıl ve bilim merkezli toplumsal düzenleme arayışı yerine din merkezli toplumsal yapı oluşturulması çabası ve arzusu olarak yorumluyorum.

Aslında konu bu noktadan itibaren laiklik tarışmasına gider ama bu dönemde laiklik kavramını tartışmanın bir anlamı olabileceğini düşünmüyorum. Ancak, belirtmeliyim ki, Türkiye Cumhuriyeti laiklik kavramını tartışmadan, bu kavramla yüzleşmeden sorunlarını aşamayacak. Üstelik sorunumuz sadece cehalet değil.

[i] 1521 tarihli bu belge ile Kilise, günahların bağışlandığını tevsik ediyor ve cennete gitme garantisi sağlıyordu. Hatta, kilise daha da ileri giderek, halka para karşılığı cennetten arazi satışları da yapıyordu.


[1] 1521 tarihli bu belge ile Kilise, günahların bağışlandığını tevsik ediyor ve cennete gitme garantisi sağlıyordu. Hatta, kilise daha da ileri giderek, halka para karşılığı cennetten arazi satışları da yapıyordu.

 

“Rusya Federasyonu’na hoş geldiniz”

Çarşamba günü Kremlin’deki Rus-Türk zirvesinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in yapacağı konuşmayı tahmin etmeye çalıştım:

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, Değerli Dostum,

Türk Heyetinin Değerli Üyeleri,

Öncelikle Rusya Federasyonu’na hoş geldiniz. Bu vesileyle hepinizin yeni yılını kutlar ve yeni yılın Avrasya’da barış, güvenlik ve istikrarı güçlendirmek için, her iki ülke halkının menfaatine uygun, tüm alanlarda karşılıklı fayda sağlayan ilişkileri kurma doğrultusundaki çalışmalarımızın devam etmesine imkan ve fırsat sağlamasını dilerim.

Konuşmama, yeni yılın ilk günlerinde benim için sürpriz olan bir gelişmeyi belirterek başlamak  istiyorum. Ukrayna Devlet Başkanı Proşenko’nun, İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesinde yaptığı konuşmayı izledim. Proşenko, Türkiye’deki bu kilisenin ‘Ekümenik’ statüsüne vurgu yaparak, teşekkür etti. Ben, Proşenko’nun bu ifadeyi kullanmasına  Türkiye’den güçlü bir resmi itiraz geleceğini düşündüm, zira, Türkiye’nin, başından beri bu kilisenin “Ekümenlik” statüsü iddiasına sert bir şekilde karşı çıktığını biliyorum.

Sayın Erdoğan,

Yeni yılda ikinci sürprizi de, yine Proşenko’nun Türkiye’nin Ukrayna’ya İHA satışıyla ilgili tweetini gördüğümde yaşadım. Türkiye’nin dış politikasındaki gelişmelerin twitter üzerinden takip edilebiliyor olması gerçekten son derece ilginç. Hiç şüphesiz ki, Türkiye diğer ülkelerle ilişkilerinde egemen bir ülke olarak dilediği yönde adım atma hakkına sahiptir, Buna elbette kimsenin itirazı olamaz. Ancak, Kiev rejimine silah verilmesi Ukrayna’daki iç krizi kötüleştiren bir faktöre dönüşmemeli.  S-400 Zafer gibi gibi son derece gelişmiş teknolojiyi Türkiye’ye kazandırma fedakarlığı yapan bir ülke olarak, bu konudaki hassasiyetimizi lütfen anlayınız. Biz, Türkiye’nin Kırım konusundaki hassasiyetine değer veriyor ve Türkiye’yi anlamaya çalışıyoruz. Ancak, Türk ortaklarımızın da tarihsel süreçte Rusya’nın bir parçası olduğu tartışılamayan Kırım’ın statüsü konusunda bizi anlaması gerektiğini düşünüyoruz. Çanakkale ve İstanbul boğazları Türkiye için ne kadar hassas ve önemli ise, Kerç boğazının da Rusya için önemini anlamaya çalışmanızı bekliyoruz.

Sayın Başkan,

Size daha önce de belirttiğim üzere, Rusya da tıpkı Türkiye gibi, güney sınırlarındaki gelişmeler konusunda endişe, kaygı duyuyor. Proşenko’nun provokasyonlarını ve NATO’nun Karadeniz’deki  faaliyetlerini dikkatle takip ediyoruz. Ukrayna’da yapılacak seçimlerden sonra NATO’nun daha yüksek bir perdeden Kerç boğazı ile ilgili konuları gündeme getireceğini biliyoruz. Karadeniz’deki askeri hareketliliğin Rusya’nın çıkarlarına zarar vermesine müsaade etmeyeceğiz. S-400’lerle Kırım’ı tamamen kontrol altında tutuyoruz. Beklentimiz, Rusya’ya yönelik bu uluslararası hukuka aykırı kampanya esnasında dostluğunuzu yanımızda görmek. NATO’nun Ukrayna üzerinden doğuya yayılma politikasına, güçlü bir NATO üyesi olan Türkiye’nin de müdahil olmamasını diliyoruz. Rusya kamuoyu bu konularda son derece hassas.

Değerli Dostum,

Rusya Federasyonu Doğu Akdeniz’deki gelişmeleri de izliyor. Batılı şirketlerin bölgedeki faaliyetlerinin amaçlarından birisinin de, Avrupa pazarında Rus gazı ile rekabet etmek olduğunu belirtmeliyim. Bu şirketler ve ABD, Türkiye ile Rusya arasındaki köklü doğal gaz işbirliğini bir tehdit olarak görüyor ve sürekli olarak engellemeye çalışıyorlar. Biz sahip olduğumuz dev enerji şirketleri vasıtasıyla, bu bölgede de Rusya’nın çıkarlarını gözetiyoruz. Bir şirketimiz çok yakında Lübnan münhasır ekonomik bölgesinde doğal gaz arama faaliyetlerine başlamak üzere. Öte yandan, İsrail’in Leviathan bölgesindeki gaz yataklarına Gazprom’un yatırımcı olması yönünde teklifler var. Bu konuda arkadaşlarım hala çalışıyorlar. Rusya enerji konusunda kendisine yönelecek ekonomik tehditi bertaraf etme kapasitesine sahiptir. Enerjideki güçlü ortağımız Türkiye’nin bölge ile ilgili sorunlarının siyasi olduğunu biliyoruz. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin münhasır ekonomik bölge ilanından duyduğunuz kaygıyı biliyoruz. Türkiye’nin bu konudaki hassasiyetine azami dikkat gösteriyoruz. Doğu Akdeniz’deki tüm ülkelerle iyi ve köklü ilişkileri olan Rusya’nın açık desteğinin Türkiye’nin arkasında olması için ne yapabiliriz? Mısır ve İsrail ile ilişkilerinizin düzeltilmesi konusunda üzerimize düşen her görevi yerine getirmeye hazırız.

Sayın Erdoğan, değerli dostum,

İkili ticaretimizin 100 milyar dolara çıkartılması için birlikte büyük için çaba sarfediyoruz. Biz bu yıl Türkiye’den ithal edilen domates kotasını tam 2 katına çıkarttık, 100 bin ton yaptık. Türkiye Tarım Bakanı’nın Rusya’dan gümrüksüz et ithalatına izin vermesini takdirle karşılıyorum, size teşekkür ediyorum. Türkiye’ye buğday ihracatımız geçen yıl yüzde 40 artarak 1 milyar dolar seviyesine ulaştı. Türk işadamlarına yönelik vize uygulamalarının iyileştirilmesi konusunda çalışmalarımızı tamamladık. Akkuyu’ya 2019 yılında mutlaka finansman sağlanması gerekiyor. Geçen yıl Ankara’da  Akkuyu’nun temelini atarken, kişisel ricanız üzerine finans konusunu bu yıla bırakmıştık. Ayrıca, bana iletilen bilgilere göre Sinop nükleer santrali için Japonlar ve Fransızlar isteksiz davranıyormuş. Rusya olarak bu proje ile de ilgili olduğumuz daha önce belirtmiştim. Arkadaşlarım Türk meslektaşlarıyla bu konuyu görüşmeye hazır. Biz ayrıca, TürkAkım üzerinden Türkiye’ye gelecek gaz için ticari anlaşmanın bir an önce sonuçlandırılmasını bekliyoruz. Gaz miktarının tümünün Botaş tarafından alınması yönündeki arzumuzu daha önce belirtmiştik. Biraz önce Gazprom başkanı Miller’dan aldığım bilgiye göre, Türk partnerlerimiz zorlu bir müzakere yürütüyorlarmış. Sizin de konuyu yakından takip ettiğinizi biliyorum. Hatırlatmam gerekir ki, kısa sürede, rekor sayılacak sürede TürkAkım’ı Türkiye’nin ihtiyacı için inşa ettik ve İstanbul’da tören yaptık.

Gazprom’un uzun vadeli planlama yapabilmesi için bir an önce ticari müzakerelerin sonuçlandırılması gerekiyor. Şunu da ayrıca belirteyim ki, Türkiye’nin bu gaza ihtiyacı olmayacaksa, biz birinci hattı da Avrupa’ya  yönlendirebiliriz. Hatlardan biri Yunanistan, diğeri Bulgaristan üzerinden Avrupa’ya gider. Bu yönde çok talep var. Geçen gün Sırbistan ile bu konuda anlaşmaya vardık. Çipras da hattın Yunanistan’dan geçmesi için çok istekli. Bulgaristan ve Yunanistan arasında ciddi bir rekabet var, biliyorsunuz.

Sayın Erdoğan,

İdlib konusunda Şoçi’de imzaladığımız Mutabakat Zaptı’na rağmen başarılı olamadık. Biz bu konuda Türkiye’nin gerekli çabayı gösterdiğine inanıyoruz, sahadan gelen bilgiler de bunu teyid ediyor.  Ancak, hatırlanacağı üzere, bu görevin çok zor bir görev olduğunu hem Tahran’daki üçlü zirvede hem de Şoçi’de Zat-ı âlinize detaylı bir şekilde izah etmiştim. Ancak, sizin şahsi ricalarınızı kırmayarak ‘Peki, deneyelim’ dedim ve Soçi mutabakatını imzaladık. Şimdi geldiğimiz noktada, bu teröristlerle anladıkları dilden konuşma zamanının geldiğini belirtiyoruz.  Sayın Erdoğan, sizin İdlib konusundaki hassasiyetinizi yakından biliyorum. Gerek sivil can kayıplarının önlenmesi gerekse Türkiye’ye yönelik göç hareketinin önüne geçilmesi için Türkiye sınırı boyunca, sivillerin korunacağı ve geçiçi iskana tabi tutulacağı bir tampon bölge öneriyoruz. Bu konuda Türkiye’ye gereken yardım ve desteği sağlayacağız. Bu konudaki planlarımızı ilgili arkadaşlarımız hemen görüşmeye başlasınlar.

Sözlerime son verirken, Fırat’ın doğusuna da değineyim. ABD’nin çekilme kararının detayları ve önerdiği güvenlikli bölge ile ayrıntılar henüz net değil. Türkiye’nin, bu konuları netleştirmek için ABD yönetiminde etkili ve yetkili muhatap bulamadığını biliyoruz ve bu konudaki kaygılarınızı anlıyoruz. Ancak, bizim ABD’nin çekilme kararını ve önerilerini diğer ortağımız İran ile birlikte değerlendirebilmemiz için, ABD’nin kararlarının olgunlaşmasını beklememiz gerekiyor. ABD’nin ne yapacağını kestirmek çok zor, zaten onlar da ne yapacaklarını bilmiyorlar. Geçen yıl sonu yaptığım yıllık basında toplantısında ABD’nin çekilme kararına şüphe ile baktığımı belirtmiştim. Sahada kaydedilecek gelişmelere göre, iletişim kanallarımız zaten açık, durumu değerlendirir ve en kısa sürede üçlü zirveyi gerçekleştirebiliriz. Ancak şunu ifade edeyim ki, Rusya da, İran da ABD’nin çekildiği sahaların derhal Suriye ordusunun kontrolüne terkedilmesi gerektiğini düşünüyorlar. Ülkelerimizin çıkarlarını en yüksek seviyede korunabilmesi ve Suriye’de kalıcı barışın tesisi için Astana sürecinin çökmesine müsaade etmemeliyiz. Astana ortaklarının Suriye’de atacakları münferit adımlardan kaçınması gerekiyor. Sürecin sonuna doğru, ABD’nin açıkça ifade ettiği gibi, Astana sürecinin fişinin çekilmesine neden olacak gelişmelere müsaade etmemeliyiz. Bundan hepimiz zarar görürüz.

Suriye Devlet Başkanı sayın Esad ile yaptığımız son görüşmelerde, Suriye’den kaynaklanacak Türkiye’ye yönelik Kürt tehditinin ancak Kürtlerin yaşadıkları bölgelerin Esad yönetimi altında olması durumunda önlenebileceğini değerlendiriyoruz. Bu konuda da Suriye’nin vereceği garantilere ilave olarak Rusya’nın da devrede olabileceğini, Türkiye’nin endişelerini giderecek çözümler sağlanabileceğini düşünüyoruz. Yeni Suriye Anayasası görüşmelerinde Kürtlere tarihi sorumluluklar yüklemek bunlardan birisi olabilir.

Bu arada, son olarak S-400’ler konusunda vurgulamak isterim ki, ikili ilişkilerimizin mevcut seviyesi ve bundan sonra kaydedeceğimiz gelişmeleri ve Suriye’deki işbirliğimizi göz önüne alarak, Türk dostlarımızın ABD ile müzakerelerde rahat davranabileceklerini belirteyim (Tebessüm). Bu konuda gerektiği takdirde anlayış gösterebiliriz. S-400’leri almak için müşteriler uzun bir kuyruk oluşturdular zaten. Türkiye’nin NATO’nun güçlü bir üyesi olarak kalmasının ilişkilerimizin daha da gelişmesinde olumsuz bir etkisi olmayacağını da bilmenizi isterim. Biz ortak tarihi ve birbirine en üst seviyede karşılıklı bağımlılık ilişkisi tesis etmiş olan iki komşu ülkeyiz.

Türkiye’nin Suriye’deki riskleri

Gazeteci Ceyda Karan’ın RS FM için Suriye’deki gelişmelerle ilgili olarak Medya Günlüğü yazarı Aydın Sezer’le yaptığı söyleşinin özeti:

“ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’den çekilme kararı sonrası Amerikan birliklerinin geri çekilmesi için hazırlıklar başladı. ABD yönetimi meseleyi Türkiye ile koordine edeceğini duyurmuşken, Ankara’dan gelen açıklamalar Türkiye’nin ABD’den boşalan alanı doldurma arzusunu ortaya seriyor. Trump’ın kararı sonrası dikkatler bölgedeki gelişmelerin ne yönde evrileceğine çevrilmişken, Rusya’nın, Suriye’nin ve İran’ın atacağı adımlar da merak konusu.

Suriye’den çekilme denklemi; ABD, Türkiye, Rusya ve İran’ın pozisyonlarını Medya Günlüğü sitesinin yazarı analist Aydın Sezer ile konuştuk.

Sezer’e göre, Trump fikrini bir telefon görüşmesiyle değiştirebilecek kapasitede bir başkan olsa da Suriye’den çekilme kararına götüren süreçteki gelişmeler kararın arkasında ‘makro bir bakış’ bulunduğu izlenimi veriyor. Bu bağlamda Trump yönetimininTürkiye ile ilişkilerinde attığı son adımlarla Washington’ın bölgedeki sıkı müttefiki olan bazı Arap ülkeleri ile Arap Birliği’nin Suriye politikasındaki değişimleri ve Rusya’nın diplomatik girişimleri anımsatan Sezer, özellikle Sudan lideri Ömer el Beşir’in Şam ziyaretine dikkat çekti:

“Trump’ın çekilme kararının, bir telefon görüşmesi esnasında bir anlık refleksle verilmiş bir karar olduğunu düşünsek bile, hemen öncesinde arka planda Türkiye-ABD ilişkilerinde ve Suriye özelinde Rusya’nın da işin içerisinde olduğu özellikle Sudan’ın devreye girmesiyle birlikte gelişen bir süreç olduğunu düşünüyorum. Trump böyle bir kararı bir telefon görüşmesiyle alabilecek kapasitede biri. Kendi güvenlik bürokrasinin istifasından da bunun ani bir karar olduğunu çok net şekilde anlıyoruz. Burada tereddüt yok. Ama bu karardan önceki bazı gelişmeler şahsen kafamda Suriye ile ilgili daha makro bir bakışla bazı gelişmelerin olduğunu çağrıştırıyor. Bunlardan birisi şu: Sudan Cumhurbaşkanı Beşir’in Suriye’ye yaptığı ziyaret. Bu ziyaret birçok kimsenin anlamlandırmakta zorlandığı bir süreç olarak karşımıza çıktı. Arkasından Lavrov’un Sudan Dışişleri Bakanı ile yaptığı telefon görüşmeleri var. Burada Sudan’ın şu anda Arap Birliği’nin 150. dönem toplantılarında konseye başkanlık ediyor olmasının verdiği bir rol var. İkincisi Sudan, özellikle son aylarda ABD ambargosu ve ABD’nin ‘terörü destekleyen ülkeler’ listesinden çıkartılma yönünde yoğun çaba sarf ediyor. Arap Birliği’nin devreye giriyor olması demek, arka planda Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır’ın yani Türkiye-Katar cephesinin karşısındaki cephenin Suriye konularına giderek daha fazla müdahil olmak arzusunda olduğu gerçeği demek. ABD ve Rusya açısından konuya bakıldığında, ABD’nin zaten desteklediği bir kamp bu. Suriye’nin geleceğinde Arap ülkelerinin genel olarak daha fazla tavır almaları, hem siyasi, hem askeri, hem de maddi anlamda taraf olmaları noktasında ABD’nin çıkarlarıyla örtüşen, hatta onu destekleyen bir uzantısı olduğunu söyleyebiliriz. Pek yakında Körfez ülkelerinin bazılarının Şam’da büyükelçiliklerini tekrar açacaklarına yönelik haberler yer alıyor basında.”

Rusya’nın Orta Doğu’da ABD’den farklı olarak çok daha dengeli adımlar attığını düşünen Sezer, Körfez ülkelerinin Suriye’ye müdahil olmasının Rusya açısından sorun yaratmayacağını vurguladı. Sezer’e göre bundan sonra Arap Birliği’nin Suriye bağlamında Esad’ın desteklenmesinin de bulunduğu çok daha etkili rol oynayacağı bir süreç başlayacak ve son gelişmeler ABD-Rusya arasında mükemmel olmasa bile koordinasyonsuz düşünülemez:

“Rusya, Orta Doğu politikasına yönelik olarak ABD gibi ülkeleri ayrıştırarak, Sünni-Şii blokları üzerinden ya da İsrail’i dışlayan değil son derece kapsayıcı, çok daha dengeli ve bölgesel bütünlük arz eden bir politika izliyor. Burada da Beşir’in bir Rus uçağıyla Suriye’ye gitmesi Rusya’nın da bu işin içerisinde olduğunu gösteriyor. Eğer Arap ülkeleri Arap Birliği bağlamında Suriye’ye daha fazla müdahil olacaksa bu Rusya açısından bir sorun yaratmayacak. Çünkü Rusya hem Suudi Arabistan hem Katar hem Mısır hem de İsrail ile son derece iyi ilişkiler içerisinde olmayı başarmış bir ülke.

Bu çerçeveden bakıldığında, Arap ülkelerinin Arap Birliği önderliğinde Suriye’ye yönelik sergiledikleri politikada, hem İran’ın dengelenmesine ya da engellenmesine yönelik bir takım adımlar atılmakta olduğunu söyleyebiliriz. Hem de Türkiye’nin Suriye’deki genişleyen etki alanının kırılmasına yönelik bir ön alma çabası olarak görebiliriz. Kaşıkçı cinayetiyle birlikte ortaya daha belirgin bir şekilde çıkan Türkiye ve Katar’ın bir ölçüde de İran’ın arka planda destek olduğu blok ile Suudi Arabistan öncülüğündeki blok arasındaki rekabet çatışması Arap politikalarına yönelik olarak ve hangi tarafın ABD ve İsrail’in desteğini almakta olduğu gerçeği ışığında Suriye’de olup biteni bu şekilde yorumlayabiliriz. Dolayısıyla Türkiye’nin karşısında Suriye’de sadece ABD veya Batılıların desteklediği PYD/PKK terör blokunun ötesinde her zaman karşı olduğumuz bir Esad’ın ötesinde bir de Esad’a destek vermek üzere konumlandırılan genel bir Arap gücünü göreceğiz bundan sonraki süreçte. Bu adımların ABD ve Rusya arasında, mükemmel bir koordinasyondan bahsetmiyorum ama zımni de olsa bir karşılıklı anlaşma olmadan girişilebilecek bir strateji olduğunu düşünmüyorum. Çünkü Rusya Orta Doğu’daki bütün ülkelerin dostu konumunda şu anda.

Peki ‘ABD’nin yerini almayı uman’ Türkiye bütün bu gelişmelerden nasıl etkilenecek? Suriye sahasında Ankara için ‘tuzaklar’ var mı? Sezer hükümeti destekleyen medyada ve hatta ulusalcı cephede ABD’nin Suriye’den çekiliyor olmasının ’emperyalizmin kovulması’ olarak Türkiye’nin ‘başarı’ hanesine yazıldığını anlatırken, ‘Türkiye Suriye’de nereye gidiyor, hangi görevler veriliyor, Türkiye’yi neler bekliyor’ soruları üzerinden realist değerlendirme ihtiyacına şu sözlerle dikkat çekti:

“Havuz medyasında Amerika’nın Suriye’den çekiliyor olması nedeniyle, -kaldı ki ulusalcı cephede de aynı şeyler var- emperyalizmin kovuluyor olması anlamında yapılan açıklamalar çerçevesinde, ‘Türkiye’nin zaferi’, ‘Türkiye’nin diplomaside kaydettiği başarının sonucu’, ‘Türkiye’nin gerçekten oyun kurucu olduğu’ noktasında alkışlanması gerektiği hususlarında, bunu yapanlar arkadaşlarımız olduğu için ben de Türkiye’yi bekleyen riskler ve tehlikeler ortadayken (böyle) söylemek istemiyorum. Belki biraz daha karamsar ve realist olacak ama Türkiye, Suriye’de nereye gidiyor? Türkiye’nin üzerinde hangi görevler, nasıl veriliyor ve Türkiye’yi neler bekliyor? Bu konularda bazı başlıkları söylemek istiyorum. Türkiye, Amerika ve Batı cephesiyle oyun kurucu olduğu Suriye’de Rus uçağıyla devre dışı kaldı, hem masada hem sahada olmadığı bir dönem yaşadık.

Hemen akabinde Fırat Kalkanı ile başlayan bir Suriye müdahalesi gündeme geldi ve bu El-Bab’a kadar uzandı. 80’in üzerinde şehit verdiğimiz bir yer El-Bab. Bunun hemen arkasındaki süreçte Astana toplantılarıyla birlikte garantör ve müdahil bir ülke olarak Suriye’deki rolünü bir basamak daha yükseltti ve İdlib’in silahsızlandırılmasında rol almaya ve asker göndermeye başladı. Hemen arkasından Afrin müdahalesi gündeme geldi. Bunun hemen arkasından ABD ile Münbiç’te devriye olayı gündeme geldi. Daha geçen hafta (ordunun) Fırat’ın doğusuna sürülmesi konusunda harekat planları yapıldı ve ABD’nin kabul edilemez demesine rağmen kararlılıkla bu yönde adımlar atıldı. Şimdi de Amerika’nın toptan çekilip Fırat’ın doğusunu neredeyse kontrol edecek bir pozisyona, artı IŞİD kalıntılarıyla mücadeleye yönelen bir Türkiye var. Türkiye’nin Suriye’deki etki alanını genişletme çabası giderek genişliyor ve yayılıyor. İçerideki ve dışarıdaki bütün aktörlerle ilişkileri tekrar kırılgan olabileceği yeni bir pencere açıyor. Bu süreci sonuna kadar Türkiye’nin inisiyatifinde götürmek teknik olarak mümkün olsa ve bu kapasiteye sahip, ekonomik, askeri ve diplomatik yetkinlikte bir ülke olarak müdahil olsak şahsen ben de bundan çok büyük gurur duyarım. Ama öyle bir konum var ki, Astana süreci ortaklarından İran, Türkiye’nin Fırat operasyonuna kuşkuyla yaklaşıyor, burada ne olup biteceğini öngörmeye çalışıyor. Rusya da keza yarın bir gün Türk ordusunun Suriye’den çekilmesi konusunda Türkiye ile uyumlu bir uzlaşı içerisinde bu süreci tamamlayıp tamamlayamayacağına dair bir soru işareti var. Kürtler, Amerika’nın kendilerini terk etmesiyle birlikte önce Esad’a sonra Rusya’ya yanaşma konusunda terör boyutunun dışında Türkiye’ye yönelik farklı bir Kürt realitesiyle Türkiye’yi karşı karşıya bırakacak bir zemin bulurlar mı bulmazlar mı? Yani burada yeni Suriye anayasasında Kürtlere özerklik boyutundan bahsediyorum, bu konu gündemde. Arap Birliği’nin topyekûn olarak Suriye’yi de Esad’ı da kapsayacak ve Esad’ı da tekrar Arap Birliği içerisine alacak bir şekilde bölgede etkili olma sürecine bakıldığında Türkiye kanımca Amerika’nın çekilmesiyle birlikte Suriye politikasındaki Amerika dengesinde bugüne kadar ‘başarıyla oynadığı’ o zemini de kaybediyor. Amerika’nın olmadığı bir noktada bu ülkelerle baş başa kalacak oluyor olmamız benim açımdan tamamen Rusya’nın inisiyatifine terkedilmiş bir gelecek olarak gözüküyor. Rusya burada tabii gerek Türkiye ile olan iktisadi ilişkilerde, mega projelerde, gerek Türkiye ile diğer ilişkilerindeki boyutuyla belki yaptırım gücüne, belki de taviz koparma gücüne sahip bir ülke olarak ortaya çıkıyor.”

Bu bağlamda Ankara’nın hem Rusya’dan S-400 alımı hem de ABD’den Patriot alımına yeşil ışık yakan tutumuna anımsatan Sezer, düğümün nasıl çözüleceğinin önemine vurgu yaptı. Sezer’e göre Türkiye’nin hem Patriot hem S-400 almayı istemesi ‘normal karşılanabilir’ olsa da Washington meseleyi Ankara’nın önüne şerh eşliğinde getirecek.”

Söyleşinin tamamını okumak için tıklayın

Kapitalistler gerçekten Moskova’da

Uzun yıllar Enka’nın Moskova temsilciliği görevinde bulunan Murat Gülmezoğlu’nu kısa süre önce kaybettik. Murat ağabenin anısına “Mavi Düş” kitabımda kendisiyle yer alan söyleşiyi aktarıyorum:

“1980’lerin ikinci yarısından itibaren Moskova’ya gitmeye başlayan firmalarımızın öncüsü ENKA’ydı. ENKA’nın Rusya’da gerçekleştirdiği projelere sonra değinilecek olmakla birlikte, ENKA’nın Moskova’daki ilk yerleşik müdürü, sayın Murat Gülmezoğlu’yla gerçekleştirdiğim söyleşiyle 1988’in Moskovası’na dönelim. Söyleşimize başlarken, uzun yıllar ABD’de, Avrupa’da ve Suudi Arabistan’da yaşamış olan Sayın Gülmezoğlu’na, Moskova’ya giderken neler hissettiğini sordum.

“Eylül 1988’de, yıllarca adını duyduğum fakat pek söyleyemediğim bir şehir olan Moskova’ya gidiyordum. Açık söylemek gerekirse, biraz korku, biraz da merak vardı. Gittiğimde Moskova değişim dönemindeydi. “Perestroyka yaşanıyordu. Herkes ümitli fakat yine de kuşkuluydu” diyerek söze başlayan Gülmezoğlu, Moskova’da çok güzel bir şehircilik anlayışıyla karşılaştığını belirterek, şehrin ortasından geçen nehrin önce iki kola ayrılıp sonra tekrar birleştiğini ve bu durumun  Paris’e çok benzediğini, orada da Sein Nehri’nin ikiye ayrılıp tekrar birleştiğini anlattı. “Paris’te Notre-Dame Kilisesi ve köprüler, Moskova’da Kremlin, Kızıl Meydan, St. Basil Kilisesi ve yüzlerce tarihi eser” diyerek şehircilik açısından çok etkilendiği Moskova’ya hayranlık duyduğunu gizlemeyen Gülmezoğlu, Moskova’yı anlatmaya devam etti.

“Her şey çok güzel korunmuş… Merkezin etrafında bir çevreyolu var, Bulvar Çevreyolu. Sonra bir ikinci çevreyolu geçiyor şehrin ortasına yakın, Sadovaya  Çevreyolu. Üçüncü çevreyolu şehrin sonunda, Mkad Çevreyolu. Bu dış çevreyolundan dik olarak merkeze doğru gelen bulvarlar var. Her taraf o kadar yeşil ki kendinizi bir şehrin merkezinde değil bir ormanın kenarında sanırsınız. Uçakla Moskova’ya inerken zaten etrafın yemyeşil ormanlarla kaplı olduğunu görürsünüz. Fakat, şehri gezerken bu yeşilin şehrin merkezine kadar indiğini görünce hayran olmamak elde değil. Şehrin kuzey doğusunda kilometrelerce uzanan İsmailovsk Parkı. Güneybatısında Olimpik Köy ve güneyde tarihi Kolomenskaya Kompleksi sonsuz ormanlıklar içinde. Ne kadar da seversen sev kendi vatanını, kıskanmamak mümkün değil Moskova’yı”.

Ulaşım sistemininin mükemmelliğine değinen Gülmezoğlu, “Metro teşkilatı ile yer altından istediğiniz yere gidebiliyorsunuz. Metro istasyonları çok derinlerde, çok uzun eskalatörlerle inip çıkıyorsunuz. İstasyonlar müze gibi. Heykeller, avizeler, duvarda süsler” diyor.

Moskova’daki ilk sonbaharında, ağaçların neredeyse bütün renklere büründüğünü, yaprakların yeşilden, sarı ve kırmızıya dönüştüğünü, en hafif bir rüzgârda yollara düştüğünü anlatan Gülmezoğlu, “Yürüyorum sık adımlarla, tabiatın şahane senfonisi her yanda…” diyor ve devam ediyor:

“Moskova’da mimari olarak dikkati çeken yedi büyük kule bina var. Bunlara Stalin Binaları deniliyor. Ellili yıllarda inşaa edilmiş bu çok farklı binalar, Stalin’in Alman harp esirlerine yaptırdığı bile söylenir. Hepsinin çok muhteşem girişleri, cephelerinde motifler ve heykeller bulunur. Ortalarında süslü yüksek bir kule oturtulmuştur. Dışişleri Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, Leningrad ve Ukrayna Otelleri, Moskova Üniversitesi ve iki iskan ünitesi bu binalardır. Merkezdeki Moskova Oteli ve Parlemento binası gibi daha bir çok bina da Stalin devrinde yaptırılmıştır. Stalin mimariye meraklı birisi olmalı ki, bütün bu mimari eserler Stalin’in bizzat kontrolünde yaptırılırmış. Kendisinin bizzat imzalamadığı hiçbir proje inşa edilememiştir.”

Ekim 1988’de ilk Türk işçi kafilesinin gelecek olmasından büyük heyecan duyduğunu vurgulayan Gülmezoğlu, “Onları Kievskiy Vagzal’da (gar) karşıladım. Muhtelif ülkelerde çok yüksek artı derecelerde çalışan işçilerimiz, şimdi de çok eksi derecelerde çalışacaklardı. Başarılarından şüphem olmasa da, heyecanlanmıyorum desem yalan olur” diyerek sözlerine devam ediyor.

“Kievskiy Garı’nda karşıladık işçilerimizi. Beni kalın bir palto ve başımda kalpakla görünce şaşırdılar. ‘Hava soğuk…’ dedim. Pek kabullenemedi Erzurumlu Rıza, ‘Pek değil’ demekle yetindi. Yeni bir devir başlıyordu bizim için, bu şehre yepyeni binalar yapacaktık işçilerimizle. Onlara güveniyordum. İşçilerimiz gelmeye başlamıştı, artık adımızı burada duyuracaktık güzel eserlerimizle. İlk işimiz olarak Moskova’nın merkezinde Petrovskiy Pasajı’nın restorasyonuna başladık.

Cephe tamamen örtüldü. Trafik pek fazla olmadığından rahatça çalışabiliyoruz. Pasaj’ın yanında bir kemer, ondan geçince ofisimiz, iki katlı bir bina, yanında ilaveten yaptığımız tuğla bina. Petrovskiy inşaatımızdan sola doğru yürürseniz iki dakika sonra şehrin merkezindesiniz. Sağ tarafta Bolşoy Tiyatrosu, sol tarafta Mali Tiyatro, karşıda bir yabancı firmanın restore ettiği Metropol Otel, yanında Karl Marx’ın heykeli, ileride bir meydan ortasında bir heykel, Derjinskiy, KGB’nin kurucusu. Arkasında KGB Binası, burası Ruslara göre dünyanın en yüksek binası, ‘bodrumundan bile Sibirya’yı görür…’ diyorlar. Geriye doğru yürürseniz, resim satan bir galeri, sağda GUM mağazaları, solda aynı yolda kitapçılar, pulcular, hatıra eşyası satanlar. Petrovskiy’den çıkıp sağda ilk sokağa saptığınızda Budapeşte Oteli ve lokantasını görürsünüz. Bu lokanta bizim öğlen ve akşam yemeklerini işçilerle beraber yediğimiz yer. Şirket, bu yemekler için adam başına 3,5 ruble ödüyor ve az da olsa lokantada Ruslar da oluyor. Ekseri cuma akşamları düğünler oluyor. İster istemez katılmış oluyoruz bu mutlu anına yeni Rus dostlarımızın. Burada benim dikkatimi çeken Anadolu’nun köylerinden gelmiş işçilerimizin bu havaya kolayca adapte olmuş olmaları. Herkes akşam iş paydosunda tulumunu çıkarıp, kravat bağlıyor ve yemeğini etrafın dikkatini çekmeyecek derecede kibarca yiyor. Rusça öğrenme ve terbiye kurallarını tatbikte işçilerimiz çok başarılı. Uzaktan kulak misafiri olduğum bir konuşmada, Yozgatlı Hüseyin hemşerisine dikkatle anlatıyordu: ‘Bir kız arkadaşına giderken çiçek götüreceksin… Çiçek sayısı tek olacak 3, 5, 7… Yemeğe giderken bir şişe şampanya da götür, üstüne bir kırmızı kurdela bağlamayı unutma…'”

İşçilerin sosyal hayata hemen uyum sağlamalarının iş performanslarını olumsuz olarak etkileyip etkilemediğini sordum. “Bilakis” dedi, Gülmezoğlu, “Arabistan’da yıllarca kalıp, tek kelime Arapça öğrenmeyen, cuma günleri namaza dahi gitmeyen işçilerimiz, burada işlerine dört elle sarıldıkları gibi, hanım arkadaşlarıyla operaya, baleye hatta, pazar günleri kiliseye dahi gitmeye başladılar. Hemen Rusça konuşuyor olmaları, yabancı dile karşı ne kadar kabiliyetli olduklarını gösteriyordu.”

Sosyal ilişkilerde yaşanan bazı aşırılıklara da göz yummadıklarını belirten Gülmezoğlu, bu nedenle Türkiye’ye göndermek zorunda kaldıkları işçilerin yüzündeki hüznü hiç unutamadığını da vurguladı. Sayın Gülmezoğlu’yla yaptığım söyleşiyi burada noktalamak gerekiyor. Zira, Sovyetler’in son dönemine ve 90 yıllara ilişkin ortak anılarımız bizi, Sovyet ve Rus muhipliğine götürecek kadar uç noktalara gidiyor. “