Türkiye’nin Suriye’deki riskleri

Gazeteci Ceyda Karan’ın RS FM için Suriye’deki gelişmelerle ilgili olarak Medya Günlüğü yazarı Aydın Sezer’le yaptığı söyleşinin özeti:

“ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’den çekilme kararı sonrası Amerikan birliklerinin geri çekilmesi için hazırlıklar başladı. ABD yönetimi meseleyi Türkiye ile koordine edeceğini duyurmuşken, Ankara’dan gelen açıklamalar Türkiye’nin ABD’den boşalan alanı doldurma arzusunu ortaya seriyor. Trump’ın kararı sonrası dikkatler bölgedeki gelişmelerin ne yönde evrileceğine çevrilmişken, Rusya’nın, Suriye’nin ve İran’ın atacağı adımlar da merak konusu.

Suriye’den çekilme denklemi; ABD, Türkiye, Rusya ve İran’ın pozisyonlarını Medya Günlüğü sitesinin yazarı analist Aydın Sezer ile konuştuk.

Sezer’e göre, Trump fikrini bir telefon görüşmesiyle değiştirebilecek kapasitede bir başkan olsa da Suriye’den çekilme kararına götüren süreçteki gelişmeler kararın arkasında ‘makro bir bakış’ bulunduğu izlenimi veriyor. Bu bağlamda Trump yönetimininTürkiye ile ilişkilerinde attığı son adımlarla Washington’ın bölgedeki sıkı müttefiki olan bazı Arap ülkeleri ile Arap Birliği’nin Suriye politikasındaki değişimleri ve Rusya’nın diplomatik girişimleri anımsatan Sezer, özellikle Sudan lideri Ömer el Beşir’in Şam ziyaretine dikkat çekti:

“Trump’ın çekilme kararının, bir telefon görüşmesi esnasında bir anlık refleksle verilmiş bir karar olduğunu düşünsek bile, hemen öncesinde arka planda Türkiye-ABD ilişkilerinde ve Suriye özelinde Rusya’nın da işin içerisinde olduğu özellikle Sudan’ın devreye girmesiyle birlikte gelişen bir süreç olduğunu düşünüyorum. Trump böyle bir kararı bir telefon görüşmesiyle alabilecek kapasitede biri. Kendi güvenlik bürokrasinin istifasından da bunun ani bir karar olduğunu çok net şekilde anlıyoruz. Burada tereddüt yok. Ama bu karardan önceki bazı gelişmeler şahsen kafamda Suriye ile ilgili daha makro bir bakışla bazı gelişmelerin olduğunu çağrıştırıyor. Bunlardan birisi şu: Sudan Cumhurbaşkanı Beşir’in Suriye’ye yaptığı ziyaret. Bu ziyaret birçok kimsenin anlamlandırmakta zorlandığı bir süreç olarak karşımıza çıktı. Arkasından Lavrov’un Sudan Dışişleri Bakanı ile yaptığı telefon görüşmeleri var. Burada Sudan’ın şu anda Arap Birliği’nin 150. dönem toplantılarında konseye başkanlık ediyor olmasının verdiği bir rol var. İkincisi Sudan, özellikle son aylarda ABD ambargosu ve ABD’nin ‘terörü destekleyen ülkeler’ listesinden çıkartılma yönünde yoğun çaba sarf ediyor. Arap Birliği’nin devreye giriyor olması demek, arka planda Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır’ın yani Türkiye-Katar cephesinin karşısındaki cephenin Suriye konularına giderek daha fazla müdahil olmak arzusunda olduğu gerçeği demek. ABD ve Rusya açısından konuya bakıldığında, ABD’nin zaten desteklediği bir kamp bu. Suriye’nin geleceğinde Arap ülkelerinin genel olarak daha fazla tavır almaları, hem siyasi, hem askeri, hem de maddi anlamda taraf olmaları noktasında ABD’nin çıkarlarıyla örtüşen, hatta onu destekleyen bir uzantısı olduğunu söyleyebiliriz. Pek yakında Körfez ülkelerinin bazılarının Şam’da büyükelçiliklerini tekrar açacaklarına yönelik haberler yer alıyor basında.”

Rusya’nın Orta Doğu’da ABD’den farklı olarak çok daha dengeli adımlar attığını düşünen Sezer, Körfez ülkelerinin Suriye’ye müdahil olmasının Rusya açısından sorun yaratmayacağını vurguladı. Sezer’e göre bundan sonra Arap Birliği’nin Suriye bağlamında Esad’ın desteklenmesinin de bulunduğu çok daha etkili rol oynayacağı bir süreç başlayacak ve son gelişmeler ABD-Rusya arasında mükemmel olmasa bile koordinasyonsuz düşünülemez:

“Rusya, Orta Doğu politikasına yönelik olarak ABD gibi ülkeleri ayrıştırarak, Sünni-Şii blokları üzerinden ya da İsrail’i dışlayan değil son derece kapsayıcı, çok daha dengeli ve bölgesel bütünlük arz eden bir politika izliyor. Burada da Beşir’in bir Rus uçağıyla Suriye’ye gitmesi Rusya’nın da bu işin içerisinde olduğunu gösteriyor. Eğer Arap ülkeleri Arap Birliği bağlamında Suriye’ye daha fazla müdahil olacaksa bu Rusya açısından bir sorun yaratmayacak. Çünkü Rusya hem Suudi Arabistan hem Katar hem Mısır hem de İsrail ile son derece iyi ilişkiler içerisinde olmayı başarmış bir ülke.

Bu çerçeveden bakıldığında, Arap ülkelerinin Arap Birliği önderliğinde Suriye’ye yönelik sergiledikleri politikada, hem İran’ın dengelenmesine ya da engellenmesine yönelik bir takım adımlar atılmakta olduğunu söyleyebiliriz. Hem de Türkiye’nin Suriye’deki genişleyen etki alanının kırılmasına yönelik bir ön alma çabası olarak görebiliriz. Kaşıkçı cinayetiyle birlikte ortaya daha belirgin bir şekilde çıkan Türkiye ve Katar’ın bir ölçüde de İran’ın arka planda destek olduğu blok ile Suudi Arabistan öncülüğündeki blok arasındaki rekabet çatışması Arap politikalarına yönelik olarak ve hangi tarafın ABD ve İsrail’in desteğini almakta olduğu gerçeği ışığında Suriye’de olup biteni bu şekilde yorumlayabiliriz. Dolayısıyla Türkiye’nin karşısında Suriye’de sadece ABD veya Batılıların desteklediği PYD/PKK terör blokunun ötesinde her zaman karşı olduğumuz bir Esad’ın ötesinde bir de Esad’a destek vermek üzere konumlandırılan genel bir Arap gücünü göreceğiz bundan sonraki süreçte. Bu adımların ABD ve Rusya arasında, mükemmel bir koordinasyondan bahsetmiyorum ama zımni de olsa bir karşılıklı anlaşma olmadan girişilebilecek bir strateji olduğunu düşünmüyorum. Çünkü Rusya Orta Doğu’daki bütün ülkelerin dostu konumunda şu anda.

Peki ‘ABD’nin yerini almayı uman’ Türkiye bütün bu gelişmelerden nasıl etkilenecek? Suriye sahasında Ankara için ‘tuzaklar’ var mı? Sezer hükümeti destekleyen medyada ve hatta ulusalcı cephede ABD’nin Suriye’den çekiliyor olmasının ’emperyalizmin kovulması’ olarak Türkiye’nin ‘başarı’ hanesine yazıldığını anlatırken, ‘Türkiye Suriye’de nereye gidiyor, hangi görevler veriliyor, Türkiye’yi neler bekliyor’ soruları üzerinden realist değerlendirme ihtiyacına şu sözlerle dikkat çekti:

“Havuz medyasında Amerika’nın Suriye’den çekiliyor olması nedeniyle, -kaldı ki ulusalcı cephede de aynı şeyler var- emperyalizmin kovuluyor olması anlamında yapılan açıklamalar çerçevesinde, ‘Türkiye’nin zaferi’, ‘Türkiye’nin diplomaside kaydettiği başarının sonucu’, ‘Türkiye’nin gerçekten oyun kurucu olduğu’ noktasında alkışlanması gerektiği hususlarında, bunu yapanlar arkadaşlarımız olduğu için ben de Türkiye’yi bekleyen riskler ve tehlikeler ortadayken (böyle) söylemek istemiyorum. Belki biraz daha karamsar ve realist olacak ama Türkiye, Suriye’de nereye gidiyor? Türkiye’nin üzerinde hangi görevler, nasıl veriliyor ve Türkiye’yi neler bekliyor? Bu konularda bazı başlıkları söylemek istiyorum. Türkiye, Amerika ve Batı cephesiyle oyun kurucu olduğu Suriye’de Rus uçağıyla devre dışı kaldı, hem masada hem sahada olmadığı bir dönem yaşadık.

Hemen akabinde Fırat Kalkanı ile başlayan bir Suriye müdahalesi gündeme geldi ve bu El-Bab’a kadar uzandı. 80’in üzerinde şehit verdiğimiz bir yer El-Bab. Bunun hemen arkasındaki süreçte Astana toplantılarıyla birlikte garantör ve müdahil bir ülke olarak Suriye’deki rolünü bir basamak daha yükseltti ve İdlib’in silahsızlandırılmasında rol almaya ve asker göndermeye başladı. Hemen arkasından Afrin müdahalesi gündeme geldi. Bunun hemen arkasından ABD ile Münbiç’te devriye olayı gündeme geldi. Daha geçen hafta (ordunun) Fırat’ın doğusuna sürülmesi konusunda harekat planları yapıldı ve ABD’nin kabul edilemez demesine rağmen kararlılıkla bu yönde adımlar atıldı. Şimdi de Amerika’nın toptan çekilip Fırat’ın doğusunu neredeyse kontrol edecek bir pozisyona, artı IŞİD kalıntılarıyla mücadeleye yönelen bir Türkiye var. Türkiye’nin Suriye’deki etki alanını genişletme çabası giderek genişliyor ve yayılıyor. İçerideki ve dışarıdaki bütün aktörlerle ilişkileri tekrar kırılgan olabileceği yeni bir pencere açıyor. Bu süreci sonuna kadar Türkiye’nin inisiyatifinde götürmek teknik olarak mümkün olsa ve bu kapasiteye sahip, ekonomik, askeri ve diplomatik yetkinlikte bir ülke olarak müdahil olsak şahsen ben de bundan çok büyük gurur duyarım. Ama öyle bir konum var ki, Astana süreci ortaklarından İran, Türkiye’nin Fırat operasyonuna kuşkuyla yaklaşıyor, burada ne olup biteceğini öngörmeye çalışıyor. Rusya da keza yarın bir gün Türk ordusunun Suriye’den çekilmesi konusunda Türkiye ile uyumlu bir uzlaşı içerisinde bu süreci tamamlayıp tamamlayamayacağına dair bir soru işareti var. Kürtler, Amerika’nın kendilerini terk etmesiyle birlikte önce Esad’a sonra Rusya’ya yanaşma konusunda terör boyutunun dışında Türkiye’ye yönelik farklı bir Kürt realitesiyle Türkiye’yi karşı karşıya bırakacak bir zemin bulurlar mı bulmazlar mı? Yani burada yeni Suriye anayasasında Kürtlere özerklik boyutundan bahsediyorum, bu konu gündemde. Arap Birliği’nin topyekûn olarak Suriye’yi de Esad’ı da kapsayacak ve Esad’ı da tekrar Arap Birliği içerisine alacak bir şekilde bölgede etkili olma sürecine bakıldığında Türkiye kanımca Amerika’nın çekilmesiyle birlikte Suriye politikasındaki Amerika dengesinde bugüne kadar ‘başarıyla oynadığı’ o zemini de kaybediyor. Amerika’nın olmadığı bir noktada bu ülkelerle baş başa kalacak oluyor olmamız benim açımdan tamamen Rusya’nın inisiyatifine terkedilmiş bir gelecek olarak gözüküyor. Rusya burada tabii gerek Türkiye ile olan iktisadi ilişkilerde, mega projelerde, gerek Türkiye ile diğer ilişkilerindeki boyutuyla belki yaptırım gücüne, belki de taviz koparma gücüne sahip bir ülke olarak ortaya çıkıyor.”

Bu bağlamda Ankara’nın hem Rusya’dan S-400 alımı hem de ABD’den Patriot alımına yeşil ışık yakan tutumuna anımsatan Sezer, düğümün nasıl çözüleceğinin önemine vurgu yaptı. Sezer’e göre Türkiye’nin hem Patriot hem S-400 almayı istemesi ‘normal karşılanabilir’ olsa da Washington meseleyi Ankara’nın önüne şerh eşliğinde getirecek.”

Söyleşinin tamamını okumak için tıklayın

Advertisements

Kapitalistler gerçekten Moskova’da

Uzun yıllar Enka’nın Moskova temsilciliği görevinde bulunan Murat Gülmezoğlu’nu kısa süre önce kaybettik. Murat ağabenin anısına “Mavi Düş” kitabımda kendisiyle yer alan söyleşiyi aktarıyorum:

“1980’lerin ikinci yarısından itibaren Moskova’ya gitmeye başlayan firmalarımızın öncüsü ENKA’ydı. ENKA’nın Rusya’da gerçekleştirdiği projelere sonra değinilecek olmakla birlikte, ENKA’nın Moskova’daki ilk yerleşik müdürü, sayın Murat Gülmezoğlu’yla gerçekleştirdiğim söyleşiyle 1988’in Moskovası’na dönelim. Söyleşimize başlarken, uzun yıllar ABD’de, Avrupa’da ve Suudi Arabistan’da yaşamış olan Sayın Gülmezoğlu’na, Moskova’ya giderken neler hissettiğini sordum.

“Eylül 1988’de, yıllarca adını duyduğum fakat pek söyleyemediğim bir şehir olan Moskova’ya gidiyordum. Açık söylemek gerekirse, biraz korku, biraz da merak vardı. Gittiğimde Moskova değişim dönemindeydi. “Perestroyka yaşanıyordu. Herkes ümitli fakat yine de kuşkuluydu” diyerek söze başlayan Gülmezoğlu, Moskova’da çok güzel bir şehircilik anlayışıyla karşılaştığını belirterek, şehrin ortasından geçen nehrin önce iki kola ayrılıp sonra tekrar birleştiğini ve bu durumun  Paris’e çok benzediğini, orada da Sein Nehri’nin ikiye ayrılıp tekrar birleştiğini anlattı. “Paris’te Notre-Dame Kilisesi ve köprüler, Moskova’da Kremlin, Kızıl Meydan, St. Basil Kilisesi ve yüzlerce tarihi eser” diyerek şehircilik açısından çok etkilendiği Moskova’ya hayranlık duyduğunu gizlemeyen Gülmezoğlu, Moskova’yı anlatmaya devam etti.

“Her şey çok güzel korunmuş… Merkezin etrafında bir çevreyolu var, Bulvar Çevreyolu. Sonra bir ikinci çevreyolu geçiyor şehrin ortasına yakın, Sadovaya  Çevreyolu. Üçüncü çevreyolu şehrin sonunda, Mkad Çevreyolu. Bu dış çevreyolundan dik olarak merkeze doğru gelen bulvarlar var. Her taraf o kadar yeşil ki kendinizi bir şehrin merkezinde değil bir ormanın kenarında sanırsınız. Uçakla Moskova’ya inerken zaten etrafın yemyeşil ormanlarla kaplı olduğunu görürsünüz. Fakat, şehri gezerken bu yeşilin şehrin merkezine kadar indiğini görünce hayran olmamak elde değil. Şehrin kuzey doğusunda kilometrelerce uzanan İsmailovsk Parkı. Güneybatısında Olimpik Köy ve güneyde tarihi Kolomenskaya Kompleksi sonsuz ormanlıklar içinde. Ne kadar da seversen sev kendi vatanını, kıskanmamak mümkün değil Moskova’yı”.

Ulaşım sistemininin mükemmelliğine değinen Gülmezoğlu, “Metro teşkilatı ile yer altından istediğiniz yere gidebiliyorsunuz. Metro istasyonları çok derinlerde, çok uzun eskalatörlerle inip çıkıyorsunuz. İstasyonlar müze gibi. Heykeller, avizeler, duvarda süsler” diyor.

Moskova’daki ilk sonbaharında, ağaçların neredeyse bütün renklere büründüğünü, yaprakların yeşilden, sarı ve kırmızıya dönüştüğünü, en hafif bir rüzgârda yollara düştüğünü anlatan Gülmezoğlu, “Yürüyorum sık adımlarla, tabiatın şahane senfonisi her yanda…” diyor ve devam ediyor:

“Moskova’da mimari olarak dikkati çeken yedi büyük kule bina var. Bunlara Stalin Binaları deniliyor. Ellili yıllarda inşaa edilmiş bu çok farklı binalar, Stalin’in Alman harp esirlerine yaptırdığı bile söylenir. Hepsinin çok muhteşem girişleri, cephelerinde motifler ve heykeller bulunur. Ortalarında süslü yüksek bir kule oturtulmuştur. Dışişleri Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, Leningrad ve Ukrayna Otelleri, Moskova Üniversitesi ve iki iskan ünitesi bu binalardır. Merkezdeki Moskova Oteli ve Parlemento binası gibi daha bir çok bina da Stalin devrinde yaptırılmıştır. Stalin mimariye meraklı birisi olmalı ki, bütün bu mimari eserler Stalin’in bizzat kontrolünde yaptırılırmış. Kendisinin bizzat imzalamadığı hiçbir proje inşa edilememiştir.”

Ekim 1988’de ilk Türk işçi kafilesinin gelecek olmasından büyük heyecan duyduğunu vurgulayan Gülmezoğlu, “Onları Kievskiy Vagzal’da (gar) karşıladım. Muhtelif ülkelerde çok yüksek artı derecelerde çalışan işçilerimiz, şimdi de çok eksi derecelerde çalışacaklardı. Başarılarından şüphem olmasa da, heyecanlanmıyorum desem yalan olur” diyerek sözlerine devam ediyor.

“Kievskiy Garı’nda karşıladık işçilerimizi. Beni kalın bir palto ve başımda kalpakla görünce şaşırdılar. ‘Hava soğuk…’ dedim. Pek kabullenemedi Erzurumlu Rıza, ‘Pek değil’ demekle yetindi. Yeni bir devir başlıyordu bizim için, bu şehre yepyeni binalar yapacaktık işçilerimizle. Onlara güveniyordum. İşçilerimiz gelmeye başlamıştı, artık adımızı burada duyuracaktık güzel eserlerimizle. İlk işimiz olarak Moskova’nın merkezinde Petrovskiy Pasajı’nın restorasyonuna başladık.

Cephe tamamen örtüldü. Trafik pek fazla olmadığından rahatça çalışabiliyoruz. Pasaj’ın yanında bir kemer, ondan geçince ofisimiz, iki katlı bir bina, yanında ilaveten yaptığımız tuğla bina. Petrovskiy inşaatımızdan sola doğru yürürseniz iki dakika sonra şehrin merkezindesiniz. Sağ tarafta Bolşoy Tiyatrosu, sol tarafta Mali Tiyatro, karşıda bir yabancı firmanın restore ettiği Metropol Otel, yanında Karl Marx’ın heykeli, ileride bir meydan ortasında bir heykel, Derjinskiy, KGB’nin kurucusu. Arkasında KGB Binası, burası Ruslara göre dünyanın en yüksek binası, ‘bodrumundan bile Sibirya’yı görür…’ diyorlar. Geriye doğru yürürseniz, resim satan bir galeri, sağda GUM mağazaları, solda aynı yolda kitapçılar, pulcular, hatıra eşyası satanlar. Petrovskiy’den çıkıp sağda ilk sokağa saptığınızda Budapeşte Oteli ve lokantasını görürsünüz. Bu lokanta bizim öğlen ve akşam yemeklerini işçilerle beraber yediğimiz yer. Şirket, bu yemekler için adam başına 3,5 ruble ödüyor ve az da olsa lokantada Ruslar da oluyor. Ekseri cuma akşamları düğünler oluyor. İster istemez katılmış oluyoruz bu mutlu anına yeni Rus dostlarımızın. Burada benim dikkatimi çeken Anadolu’nun köylerinden gelmiş işçilerimizin bu havaya kolayca adapte olmuş olmaları. Herkes akşam iş paydosunda tulumunu çıkarıp, kravat bağlıyor ve yemeğini etrafın dikkatini çekmeyecek derecede kibarca yiyor. Rusça öğrenme ve terbiye kurallarını tatbikte işçilerimiz çok başarılı. Uzaktan kulak misafiri olduğum bir konuşmada, Yozgatlı Hüseyin hemşerisine dikkatle anlatıyordu: ‘Bir kız arkadaşına giderken çiçek götüreceksin… Çiçek sayısı tek olacak 3, 5, 7… Yemeğe giderken bir şişe şampanya da götür, üstüne bir kırmızı kurdela bağlamayı unutma…'”

İşçilerin sosyal hayata hemen uyum sağlamalarının iş performanslarını olumsuz olarak etkileyip etkilemediğini sordum. “Bilakis” dedi, Gülmezoğlu, “Arabistan’da yıllarca kalıp, tek kelime Arapça öğrenmeyen, cuma günleri namaza dahi gitmeyen işçilerimiz, burada işlerine dört elle sarıldıkları gibi, hanım arkadaşlarıyla operaya, baleye hatta, pazar günleri kiliseye dahi gitmeye başladılar. Hemen Rusça konuşuyor olmaları, yabancı dile karşı ne kadar kabiliyetli olduklarını gösteriyordu.”

Sosyal ilişkilerde yaşanan bazı aşırılıklara da göz yummadıklarını belirten Gülmezoğlu, bu nedenle Türkiye’ye göndermek zorunda kaldıkları işçilerin yüzündeki hüznü hiç unutamadığını da vurguladı. Sayın Gülmezoğlu’yla yaptığım söyleşiyi burada noktalamak gerekiyor. Zira, Sovyetler’in son dönemine ve 90 yıllara ilişkin ortak anılarımız bizi, Sovyet ve Rus muhipliğine götürecek kadar uç noktalara gidiyor. “

Quo vadis AKP?

İsterseniz “derin devlet”, isterseniz “müesses nizam” diyelim, bu yapının 7 Haziran 2015 seçimlerinden beri ülkeyi yönetmekle görevlendirdiği AKPMHP koalisyonu nihayet yol ayrımına geldi.  Ekim ayı içerisinde yaşadığımız bir dizi siyasi gelişmeye paralel olarak, müesses nizamın koalisyon partilerini şiddetli bir şekilde sarsarak kendilerine getirme yönünde adım atmak zorunda kaldığına şahit olduk.

Barış sürecinin sona erdirilmesinde de belirleyici olan ve Erdoğan’ı Dolmabahçe mutabakatına karşı çıkmaya zorlayan “güvenlikçi” yapının tesis ettiği bu koalisyon ile Türkiye’nin daha ne kadar yol alabileceği sorusuna cevap arayışlarının AKP içerisinde de su yüzüne çıkmaya başlaması, bardağı taşıran son damla oldu.

Unutmayalım bu yapı, aynı zamanda Fetö konusunda da ortaya güçlü bir irade koydu. Fetö ile mücadele bayrağı en yukarıda dalgalandırılırken örgüt ile organik bağı olan kimilerinin korunup, kollanıyor olmasından, hatta onların bürokraside tırmandırılmasından rahatsız olan bu yapının, sanılanın aksine, AKP’yi tam anlamıyla kontrol edebildiği kanaatinde olmadığımı belirtmeliyim.

Ekonomik krizin giderek derinleştiği bu dönemde, Suriye’deki gelişmelerin neden olduğu beka sorunu ve başta ABD ile ilişkiler olmak üzere dış ilişkilerde yaşanan sorunlar, MHP ile yapılan milliyetçilik yarışı ve İhvancı anlayışla tüm sorunların çözümünün İslamiyet içerisinde aranması arzusu AKP’yi yeni bir yol arayışına itiyor. Sadece iç dinamiklerin değil dış dinamiklerin de AKP’ye dayattığı bir arayış bu. Üstelik AKP sözcüleri bunu açıkça dışa vuruyor.

Bugüne kadar ABD ile Rusya arasında denge arayışına yönelik dış politika anlayışımız, aynı dönemde Rusya ile S-400, ABD ile F-35 müzakeresi yürütüyor olmamız, kuşkusuz, muhataplarımızın da dikkatini çekiyordu. Başta Rusya ve ABD olmak üzere AB ülkeleri de artık 7 Haziran 2015 seçimlerinden bu yana Türkiye’yi sadece Erdoğan’ın yönetmediğine ikna olmaya başladılar. Son seçimlerde MHP’nin Güneydoğu Anadolu’daki kritik oy artışı bu açıdan çok dikkat çekiciydi.

Bu konuda ilk somut adımı atan Rusya lideri Putin oldu. Zaten geçtiğimiz Nisan ayından beri sıkıntılı seyreden Türkiye-Rusya ilişkilerine, Putin yeni bir boyut getirdi. Putin, Kremlin’de karşısına aldığı bakanlarımız ve MİT müsteşarı ile nasıl bir görüşme yaptıysa, kısa süre sonra Erdoğan Soçi’ye giderek İdlib mutabakatının imza törenine şahit oldu. Yandaşlar bir tarafa, ruhunu satmaya çalışan bilim adamları bu gelişmeyi bir başarı olarak sunma gayretkeşliğine soyunsalar da, tek somut gelişme, bize süre verilmesiydi. Bilindiği gibi, Rusya, Mayıs 2017’den beri, Türkiye’ye Al-Bab’teki gibi askeri yöntemlerle veya Doğu Halep’teki gibi ikna yoluyla, İdlip’teki teröristleri temizleme işini ihale etmişti. Afrin mutabakatı konusundaki tavır değişikliğinin de Rusya’nın dikkatinden kaçmadığını vurgulayalım.

ABD, bir yandan Türkiye’yi Rusya’nın yörüngesinden çıkarmaya çalışırken diğer yandan ilişkileri eski düzeyine getirmek için çaba sarf ediyor.

Ancak, Trump yönetiminden farklı, ABD müesses nizamından farklı sinyaller geliyor olması, ilişkileri inişli, çıkışlı ve güven bunalımını da arttıran bir sürece itti. Bu nedenle, ABD dış politikasının da kaygan bir zeminde seyrettiği bu ortamda, Türkiye’nin arzu ettiği netlikte bir sinyal alamaması içerisinde bulunduğumuz dış politika açmazını daha da belirginleştiriyor. Öte yandan, ABD’nin PYD ve PKK’ya yönelik desteğinin devam ediyor olması, MHP ve müesses nizamın alerjisini şiddetlendiriyor. İbrenin sağlam bir şekilde Rusya tarafına dönmesine gayret sarf ediliyor.

Rahip krizi esnasında Erdoğan’ın Merkel’in ve AB’nin ipine sarılarak, Rusya ve ABD’nin çapraz ateşini savuşturma stratejisinin AB’de olumlu yankı bulduğu söylenebilir. Merkel, Erdoğan’dan yana sempati geliştirmeye başladı ve Almanya Erdoğan’la işbirliği arayışında olduğunu net bir şekilde ortaya koydu. 27 Ekim’de İstanbul’da yapılan Suriye konulu 4’lü zirvede İran’ın dışlanarak Almanya ve Fransa’nın yer alması da aslında buna işaret ediyor. Zirve’nin ABD’ye selam çakma boyutu ayrı. Kısaca, Erdoğan bu defa AB’ye yelken açarak sırtındaki kamburdan kurtulabileceğini sanıyor.

Yeni AB süreci türkülerinin söylenmeye başladığı bu dönemde tüm dış güçler! de Türkiye’nin yeni yol haritasının ne olacağını merak ediyorlar, işin garibi bu defa Erdoğan da merak ediyor.

Yerel seçim ittifakı, af yasası, erken emeklilik yasa teklifi ve nihayet andımız  üzerinden başlatılan sürtüşmelerin arka planında yatan olgu, AKP’nin koalisyonu bozma kabiliyetine ulaşıp ulaşılmadığının test edilmesinden başka bir şey değildi. Uzun süredir raflarda tutulan Danıştay kararı ile bu testin işaret fişeği ateşlendi ve Cumhur ittifakı bozuldu. Ancak sonuç AKP’nin beklediği gibi olmadı. Bugün taraflar ve bazı analistler Cumhur İttifakının hala devam etiiğini belirtseler de aslında yeni bir ittifak arayışı gündemde. Müesses nizamın birinci tercihi yine MHP. Bu defa, daha net bir şekilde ifade edilecek yeni bir ortaklık mutabakatı arayışı sürüyor. Erken emeklilik yasası görüşmelerinde MHP’nin sergilediği tavır ve Melih Gökçek hamlesi yeni mutabakat müzakerelerinde üstünlük sağlama çabasından başka bir şey değildi. Müesses nizamın ikinci tercih de İyi Parti. Üstelik yarısı hatta çeyreği dahi yeterli olan İyi Parti.

Birinci tercih Kürtler

Öte yandan, bu dönemde ABD ve AB’nin, Türkiye’ye yeni bir barış süreci empoze ediyor olması da tesadüf değil. Bu sayede Suriye kaynaklı Kürt sorununa da daha kolay bir çözüm bulunabileceğini öngörüyorlar. AKP, AB baskısıyla başatılacak barış sürecini kamuoyuna anlatmakta zorlanmayacağını dahi düşünüyor. AKP’nin şansızlığı bu dönemde yeni AB sürecine alkış tutacak “yetmez ama evetçilerin” ve “mayın eşeklerinin” olmayışı. Cumhurbaşkanı başdanışmanı İlnur Çevik’in “Salih Müslim de bizim Barzani’miz olabilir’ dediğini  ve AKP daha önce bu yönde somut adımlar attığını hatırlayalım. Ayrıca, AKP, hepimizin bildiği gibi, Türklük hassasiyetinden ziyade ümmeti önceliklendiren ve her zaman Kürtlerle diyalogdan yana olan bir partidir. Aslında, AKP’nin her zaman birinci tercihi Kürtler olmuştur. AKP tabanının arzusu da bu yöndedir. AKP eskiden olduğu gibi kendi başına irade koyabilse, aslında istediği yeni bir barış sürecidir. Bu arada Kürtlerin de buna zaten dünden hazır olduklarını belirtelim. Ancak, AKP’nin bu aşamaya doğrudan sıçraması zor görünüyor. Bu açıdan İyi Parti’nin diğer yarısı ya da çeyreği iyi bir geçiş süreci ortağı olabilir, eğer AKP sırtındaki kamburdan kurtulabilirse.

Orta ve uzun vadede erken genel seçim mevcut yönetim modeliyle sonuç üretemeyecek. Partilerden ziyade cumhurbaşkanı adayının kimliği ve performansıyla gidilecek seçimler bu nedenle çözüm üretmeyecek. Bu açıdan mevcut parlamentonun bir şekilde eski parlamenter sistemi tekrar tesis edip, Türkiye’yi seçimlere götürmesi de akla gelen bir diğer seçenek. Bu elbette çok zayıf bir ihtimal. Ancak, Bahçeli’nin yerel seçim sonuçlarının başkanlık sistemi ile ilgili tartışmaları gündeme getirebileceği yönündeki açıklamasını unutmamak lazım. AKP ile MHP ve MHP’nin arkasındaki güçlerin güç savaşı belki de tarafları yorgun düşürecek. Ekonomik koşulların yerel seçim sürecinde ve hemen sonrasında daha da yakıcı olacağı düşünülürse, bu seçenek belki de herkes için daha hayırlı olacak.

Öte yandan Bahçeli’nin dayandığı kesimlerin de hala, iktidardaki Erdoğan’ın mı yoksa muhalefetteki Erdoğan’ın mı ülke için daha iyi bir seçenek olduğu sorusuna yanıt veremediklerini belirtelim.

*Quo vadis: Nereye gidiyorsun?

Bugün günlerden Menderes

Deniz’in, Yusuf’un ve Hüseyin’in idam edildikleri gün, aile büyüklerinin ve komşularımızın konuşmalarından nasıl etkilendiysem ‘”idam nedir”, “nasıl yapılır, “neden yapılır” gibi sorulara o yaşta yanıt aramaya başlamıştım…

Radyo ajanslarından ya da gazetelerin ilk sayfalarındaki büyük puntolu yazılardan bu üç gencin banka soydukları, anarşist ve komünist oldukları için asıldıklarını öğrenmiştim. Yani, suç! işledikleri için asılmışlardı.

O dönem şahit olduğum tartışmalardan öğrendiğim bir başka idam olayı da yıllar yıllar önce, birisi başbakan, diğer ikisi bakan olan üç kişinin asılmalarıydı. Dehşetler içerisinde kalmıştım. Tamam “anarşistler” asılabilirdi! ama bir başbakan nasıl asılabilir sorusu kafamı karıştırmıştı.

Deniz’lerin güncel idamlarıyla birlikte 11 yıl önceki idamlarla da meşgul olmaya başlamıştım. O tarihlerde biri kır gerillası olan siyasi tutuklu iki dayım da Mamak cezaevinde yatıyorlardı. Başbakanın dahi asılabildiği bir ülkede dayılarımın asılması işten bile değildi. Muhtemelen dayılarım da “anarşist”ti, kimselere yüksek sesle sormadığım bu soruya cevap bulmak hiç de kolay olmadı. Dedem, anneannem, annem ve teyzemin endişeli ve hüzünlü hallerini hala, dün gibi hatırlıyorum. Büyük bir aile dramı yaşanıyordu.

Köy Enstitüsü mezunu bir babanın çocuğuydum ve doğal olarak Parti’nin altı okunun her birisinin neyi ifade ettiğini de yeni keşfediyordum. Altı oklu parti bayrağı ile aramda kurulan bağ gittikçe güçleniyordu, hatta siyasi tartışmalara katılıp, fikir beyan etmeye başlamıştım. “Anarşist” diye asılan Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in aslında devrimci olduklarını, hatta asılmadan önce dayımlarla aynı cezaevinde kaldıklarını da öğrenince, onların idamıyla daha fazla meşgul olmaya başladım. İlk siyasi travmamı bu dönemde yaşadım. Zira, Deniz’lerin idamına evet oyu verenler arasında CHP’li milletvekilleri de vardı. Böyle bir şey nasıl olabilirdi? Anlaşılır gibi değildi. İşte bu gerçeği öğrendikten sonra, hem Menderes’leri hem de Deniz’leri asan askerlere karşı özel bir husumet beslemeye başladım.

Lise yıllarındaki siyasi bilgilerimle, Menderes’in aslında, sağcı ve Amerikancı olduğunu öğrenmem ikinci siyasi travmayı yaşamama neden oldu. Bu da bende büyük hayal kırıklığı yarattı. Ama nedense, Menderes’in sağcı ve Amerikancı olduğuna bir türlü inanmak istemiyordum. Gizliden de olsa onları sevmeye, sempati duymaya, hatta acımaya devam ettim.

Samsun’daki lise yıllarımda, kendi çapımdaki devrimcilik deneyimlerimle! birlikte üniversite sınavlarına hazırlanırken buldum kendimi.

Gidebileceğim tek üniversite vardı, o da elbette ODTÜ’ydü. Okuyacaksam sadece ODTÜ’de okur ya da hiç okumazdım. Nasip oldu, ODTÜ’de siyaset bilimi okudum. O dönem siyasi bir laboratuvar niteliğindeki ODTÜ’de, 3. sınıftayken 12 Eylül darbesini yaşadım. Darbeden kısa süre sonra ilk olarak Necdet Adalı’yı astılar. Necdet Adalı, sempatizanı olduğum Kurtuluş örgütündendi. Sadece bu kadar mı? Ben, her perşembe günü onun adına Ulucanlar cezaevine, ODTÜ kafeteryasından yemek taşıyan öğrencilerden birisiydim. Üçüncü siyasi travmamı yaşadığım olay bu oldu.

Ulucanlar’da  görevli gardiyanlardan birinin “ODTÜ’nün yemekleri çok iyi oluyor, gelecek sefere 8-10 kişilik fazla getirin biz de yiyelim'” demesini de dün gibi hatırlıyorum. Hatta bir defasında ana yemeğin adının “Macar Gulaş” olduğunu tam beş kez tekrarlamıştım. Bir gardiyanla bir yemek ismi üzerinden iletişim sağlayamamız, aynı dili konuşamıyor oluşumuz, sonraki siyasi hayatımda bana hep yol gösterdi.

Siyaset bilimi okumanın en iyi tarafı, çok merak duyduğum siyasi tarihi de ders olarak almamızdı. Dersi geçebilmek için okuma listesindeki tüm kitapları da okumak gerekiyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılı, Kurtuluş Savaşı, erken Cumhuriyet dönemi ve yakın tarihi okudukça kafamdaki taşlar yerine oturmuyor, öğrendiğim her yeni bilginin mutlaka teyide muhtaç olması canımı sıkıyordu.

Abdülhamit dönemi ve İttihat ve Terakki derken Abdülhamit sever birisi olarak buldum kendimi. Kimbilir belki paranoyak olmasının getirdiği sempatiden, biliyorsunuz paranoyak olmanız takip edilmediğiniz anlamına gelmez, belki de reformist bir padişah olmasından ötürü Abdülhamit’e sevgi duymaya başladım. Siyasal İslamcıların büyük bir bölümünün onu hiç tanımadığını düşünüyorum. Solcular da zaten, sırf İslamcılar ona taptıkları için ondan nefret ediyorlar. Cemil Meriç’i de ODTÜ yıllarımda keşfetmiştim. Hani şu “Memlekette sağcılar solcular yoktur, namuslular ve namussuzlar vardır'”diyen kişi.

Yıllar sonra, kendisini devlet zanneden zibidiler yüzünden 20 yıllık kariyerimi yakarak kamudan istifa etmek zorunda kaldım. Siyasete atılmaya karar verdim. Herkes CHP’ye gireceğimi düşünürken ben solda bir parti arayışına girdim. AKP’nin iktidara geldiği yıllardı, CHP’nin daha solunda olduğuna inandığım ANAVATAN partisinde siyasete başladım (gülmek serbest!). Rahmetli Pakdemirli, beni siyasete davet ettiğinde, “Ama ben sosyal demokratım” dediğimi hatırlıyorum. O da, odadakileri de işaret ederek, “hepimiz sosyal demokratız” demişti.

2007 ve 2009’da AKP ile mücadele etmenin yolunun “Merkez Sağ”ı birleştirmek olduğuna inanıp, mesai harcadım. Daha sonra Demokrat Parti’de Genel Başkan Yardımcılığı görevinde bulundum. Bugün serbest demokrat siyasetçi diyorum kendime, ne demekse…

İşte böyle, benim Menderes sevgim çocukluk yıllarıma dayanıyor, üstelik CHP’li solcu! bir ailede. Demokrat Parti’nin kuruluşunun ilan edildiği basın toplantısında, bir gazeteci ‘”Demokrat Parti siyasi yelpazenin neresindedir” diye soruyor. Menderes kısa bir cevap veriyor; ‘”HP’nin bir karış solunda.” Hiç şüphesiz bu cevap Menderes’i solcu yapmaz ancak, 1938-50 dönemi siyasi tarihine yönelik arkeolojik kazılar yaparken, Demokrat Partililer için, Celal Bayar ve Adnan Menderes için de komünist diyen bir zat-ı muhteremi de keşfettim. Hüseyin Cahit Yalçın, 1946’da Tanin’de  DP’lilere komünistler diye saldırıyordu. Bu ifade de elbette DP’lileri komünist yapmazdı ancak, Celal Bayar’ın 7 Şubat 1947 tarihli Cumhuriyet Gazetesi manşetindeki ‘”Bizi komünist hareketle alakalı ve şaibeli göstermek gayretindeler'” ifadesi, 1938-50 dönemi tarihinin yeniden yazılmasının gerekli olduğunu konusunda ikna etti beni. Bir gün mutlaka yazmayı düşündüğüm ve yıllardır üzerinde çalıştığım kitabı; yani karşı devrimin kitabını, Prof. Dr. Çetin Yetkin (Karşı Devrim, 1945-50, Kilit Yayınları), yazdığını görmek çok şaşırttı beni. Benim yazabileceğimden kuşkusuz daha mükemmel ve bir bilimsel eser vardı elimde. Tavsiye ederim, mutlaka okuyunuz. Türkiye’nin hangi dönemde ve nasıl Amerika’nın güdümüne girdiğini belgeleriyle göreceksiniz ve bir daha Menderes’e Amerikancı derken durup, düşüneceksiniz.

Bugün TV’lerde, Menderes’in mezarı başında övgüler düzerek, göz yaşlarıyla Menderes’i ananları göreceksiniz. Emin olun, çoğu Menderes’i hiç tanımıyor ama onun siyasi mirasından geçiniyor. Tıpkı ona düşman olmayı Atatürkçülük zanneden, Atatürk’ten geçinmeli tarihçi esnafı ve karşıtlık temelinde siyaset yapanlar gibi. Menderes’in adını ağızlarına her aldıklarında onun ruhunu inciten siyasilere, DP Genel Başkanı Gültekin Uysal’ın şu tweetiyle sesleneyim. “…Ama yağma yok; 27 Mayıs’ta başlayan ve ‘mağdur’ olduğunu iddia edenler tarafından sürdürülen demokrasiyi yağmalama süreci muhakkak ki tersine dönecek, darbenin izleri milletimizin ve devletimizin hafızasından silinecektir.”

Deşifre ediyorum!

İçerisinde bulunduğumuz ekonomik krizin temel nedeninin dış güçler olduğu konusunda artık benim de şüphem kalmadı…

Bu konuda, zaten AKP’nin 16 yıllık kutsal yürüyüşüne karşı çıkan müzmin muhalifler hariç, hemen herkes hemfikir. İktidar, muhalefet, medya, önemli iş adamları ve iş kadınları; hatta kimi iktisatçılar bile böyle düşünüyor. Bahçeli, Perinçek, Destici ve Akşener de böyle düşünüyor. Bu nedenle istisnalar hariç, hepimiz milli birlik ve beraberlik ruhu içerisinde dış güçlerin ve üst aklın oyunlarını bozacağız. Bunu başarır başarmaz, sayıları milyonlara ulaşan işsizler ordusuna istihdam yaratacağız. Cari açık sorunumuzu çözeceğiz. Kimseye el açmayacağız. Kriz öncesi ürettiğimiz katma değeri düşük ürünleri üretmeye devam ederek, dikiş dikerek, cıvata sıkarak bu defa farklı bir sonuç alacağız.

Bugün, Türkiye ekonomisi dünyanın 17. büyük ekonomisidir. Kişi başına düşen milli gelir 10.000 doları aşmıştır ve ekonomimiz sağlamdır. Biz bununla gurur duyup, moralimizi yüksek tutarken, bunun iktisadi bir anlamı olmadığını ifade edenler, aslında dış güçlere hizmet ediyor. Hatta, istatistik okuma ve yorumlama meraklısı kesimlere göre, Türk ekonomisinin bundan tam 50 yıl önce de dünyanın 17. büyük ekonomisiymiş. Bunlar güya son yıllardaki önlenemez ve öngörülemeyen yükselişimizi gölgelemeye çalışıyorlar.

Dış güçler sistemli ve organize bir şekilde Türkiye ile uğraşıyorlar. AKP öncesi dönemde, yerli işbirlikçileri politikacılarla birlikte sinsi planlarını başarıyla uyguladılar. Şimdi karşılarında dik duran bir yönetim modelini görünce, ne yapacaklarını bilmez bir halde, sıradan bir papaza İsa peygamber muamelesi yapmaya başladılar. Öncelikle, size dış güçlerin yıllarca ülkemiz aleyhine oynadıkları oyunları deşifre edeyim de, ne demek istediğim daha kolay anlaşılsın:

Dış güçler, Türkiye’de vergi oranlarının yüksek olmasını ve verginin sadece ödeyenden (yakalanandan) alınmasını; dolaylı vergi yükü nedeniyle iç talebin daraltılmasını sağlayarak, şirket karlarının azalması yoluyla istihdam artışını engellemişlerdir.

Dış güçler, kayıt dışı ekonomiyi teşvik ederek, yasal ortamda faaliyet yürüten firmaların rekabet edemeyecekleri bir ortam oluşturarak, girişimcilerin üretim kazancı yerine finansal kazanca yönelmesini teşvik etmişler ve her dönem sermayenin yurt dışına çıkmasını sağlamışlardır.

Dış güçler, karlılığı düşük yatırımların ve emek yoğun sektörlerin devlet eliyle teşvik edilmesini temin ederek, ülkemizin özgün ürün, marka ve teknoloji yaratmasını engellemişlerdir.

Dış güçler, yetişmiş insan kaynağının politikadan uzak durması veya uzak tutulması için, CHP’nin kurumsal kimliğine özel önem atfetmişler, CHP’nin dernek gibi yönetilmesini sağlamışlardır. Bu sayede, CHP karşıtlığı üzerinden politika yapılmasının daha kolay ve anlaşılabilir bir yöntem olmasını sağlamışlardır!

Dış güçler, kamuda nitelikli personel erozyonu, devlet memurlarının yandaş kadrolaşmaya kurban edilmesi, kamu denetim ve kontrollerinin yapılamaz hale getirilmesi için yerli işbirlikçileriyle ortak stratejiler geliştirmişlerdir.

Dış güçler, devletimize ve vatandaşlarımıza daha fazla borçlanarak yaşamanın ne kadar rahat ve kolay olduğunu öğreterek, taksitle yaşayıp, borçla ölmenin yolunu göstermişlerdir.

Şimdi de bu güçler, yok ülkemizin sorunları katmerleşerek büyümüş, yok parayı taşa, toprağa gömmüşüz, yok köprü yapmışız, tünel yapmışız gibi ipe sapa gelmez söylemlerde bulunuyorlar. Hatta hatalı dış politika tercihlerimizin, özellikle ihracat üzerinde yarattığı olumsuz baskı ve sonuçları tartışan, Türkiye’nin stratejik derinliğiyle alay ederek, komşularımızla sıfır sorun değil savaş isteyen hainler dahi görüldü bu güçlerin arasında…

İnsan hakları ve demokrasinin geliştirilmesini ekonomik kalkınmanın ön koşulu olarak görenlerle yapılan gereksiz tartışmalar her ne kadar bizi yolumuzdan alıkoyamamış olsa da, enerji kaybına neden olduğunu itiraf etmeliyiz. Bu gereksiz tartışmalar yüzünde atılması gereken büyük adımlarımızı geciktirmeyi başardılar ama Kanal İstanbul projesinin gerçekleştirilmesini engelleyemeyecekler. Nokta!..

‘Helga’nın barı’ ve kapitalizm

Önce bir öykü…

Helga bar sahibi bir hanımdır. Tüm müşterileri alkolik işsizler olduğu için yeni bir satış yöntemi geliştirmek zorunda kalır. Müşterilerine “şimdi iç, sonra öde” kampanyası sunar. İçilen içkilerin sayısını deftere yazarak müşterilerini kağıt üzerinde borçlandırmaya başlar. Helga’nın uygulamakta olduğu “şimdi iç, sonra öde” kampanyası çok tutulur ve bara eskisinden daha çok müşteri gelir. Zamanla kendi şehrinde en çok içki satan bar olma rekoruna sahip olur. Helga, en çok tüketilen içkiler olan bira ve şarapta düzenli aralıklarla fiyat artışları yaparken hiçbir dirençle karşılaşmaz. Sonuç olarak, Helga’nın toplam satışlarında ve kâğıt üzerindeki kârında ciddi bir artış olur. Bir yerel bankanın genç, zeki ve dinamik müdür yardımcısı, bu müşteri borçlarının gelecekte değerli varlık oluşturacağının farkına vararak, Helga’nın borçlanma limitini artırır. İşsiz alkoliklerin borçları teminat sayıldığından bunda kaygılanacak bir durum da yoktur.

Bankacı, amirleri tarafından ciddi bir miktar para ile ödüllendirilir. Bankanın genel müdürlüğünde, uzman “trader”lar büyük komisyonlar alabilmek amacıyla bu alacakları ‘drinkbond’a (içki tahvilleri) dönüştürerek müşterilerine satmak için çaba sarfederler. Amaçları bu menkul kıymetlerin daha sonra uluslararası menkul kıymet borsalarında işlem görmesidir. Saf ve tecrübesiz yatırımcılar, kendilerine satılan “AA dereceli tahviller”in, gerçekten işsiz alkoliklerin borçları olduğunu bilmezler. Bu arada tahvillerin fiyatları devamlı yükselmeye başlar ve ilgili menkul kıymetler ülkenin bazı lider finans kurumlarında en çok işlem gören kâğıt olur. Bu sefer “trader”lar ödüllendirilir. Bir gün, yerel bankada çalışan risk yöneticisi, bono fiyatlarının tırmanmaya devam etmesine rağmen, artık Helga’nın barından tahsilat yapmanın zamanının geldiğini fark eder. Helga ile irtibata geçer. Helga da alkolik müşterilerinden borçlarını ödemelerini talep eder. Fakat müşteriler borçlarını geri ödeyemez. Helga yükümlülüklerini yerine getiremediği için iflas eder ve bar kapanır, 11 işçisi işini kaybeder.

Ardından ‘drinkbond’ fiyatları bir gecede % 90 oranında düşer. Yerlerde sürünmekte olan varlık değerleri, bankanın likiditesine zarar verir ve yeni krediler verememesine neden olur. Böylece kredilerde donma ve ekonomik aktivitede bozulmalar meydana gelir. İlginçtir, Helga’nın barına bonkör ödeme olanakları sağlayan tedarik şirketleri kendi çalışanlarının bireysel emeklilik birikimlerini de bu tahvil piyasalarına yatırmışlardır. Şimdi onlar da bu tahvillerden yüzde 90 zarar yazmak durumuyla karşı karşıyadırlar. Helga’nın üç nesildir bu işi yapan şarap tedarikçisi iflas istemiş ve kapılarını kapatmış; biracısı ise rakibi tarafından satın alınmış ve fabrikası kapatıp 150 işçisini işten çıkarmıştır. Fakat büyük bir şans eseri banka, finans kurumları ve onların saygıdeğer yöneticileri; hükümet tarafından milyarlarca dolar nakit sağlanarak korunmuş ve kurtarılmıştır. Bu operasyonlar için gereken kaynaklar, Helga’nın barına hiç gitmemiş; işsiz, orta sınıf ve alkol kullanmayan insanlardan sağlanmıştır (Bu öykü, Hakan Özyıldız’ın 21 Temmuz 2012 günlü Habertürk gazetesindeki köşesinden kısaltılarak alınmıştır.

***

Bugünkü kapitalist sitemin krizlerini daha iyi ve kolayca anlayabilmek için, kapitalizm ilk ciddi krizi olan 1929 Ekonomik Bunalımının nedenleri ve sonuçlarını öğrenmek amacıyla  yaptığım  basit ve yüzeysel bir araştırmada şu bilgilere ulaştım :

Büyük Kriz, Kuzey Amerika ve Avrupa’yı merkez almasına rağmen, dünyanın diğer ülkelerinde de yıkıcı etkiler yaratmıştır (tıpkı bugünkü krizler gibi, küresellik söz konusu).

1929 Bunalımı temelde Amerika’da borsanın çöküşüne ithaf edilse de; o yıllarda yeryüzündeki ekonomik koşullara, krizin büyüklüğü ve etkisine bakıldığında ‘Büyük Dünya Bunalımı’ adını almayı hakettiği açıkça görülmektedir. Bunalım dünyada 50 milyon insanın işsiz kalmasına, yeryüzündeki toplam üretimin %42 oranında ve dünya ticaretinin de % 65 oranında azalmasına neden olmuştur.

ABD, Birinci Dünya savaşı sonrası dönemde edindiği ihracat fazlası ile dünyanın net kreditörü konumuna gelmişti. Bu esnada ülkede otomobil, inşaat, elektrikle çalışan makinalar gibi yeni endüstriler gelişmeye başladı. Yeni gelişen endüstrilere talebin fazla oluşu borsanın spekülatif olmasına sebep oluyordu. Ücretler çok fazla yükselmiyordu ve fiyatlar istikrarlıydı. Birçok insan hala aşırı derecede fakirdi ancak halkın büyük çoğunluğu hiç olmadığı kadar rahat ve varlıklıydı. O yıllarda Amerikalılarda minimum fiziksel eforu sarfederek zengin olma isteği hakimdi. İnsanların bu ruh hallerinin ve spekülasyonun ne derece hakim olduğunun kanıtı, 1926 yılında Florida’da meydana gelen gayri menkul patlamasıydı. Bu olay klasik bir spekülatif balonun tüm özelliklerini kendi içinde barındırıyordu.

Florida Gayrimenkul Spekülasyonu süresinde Floridalılar, bölgede kış şartlarının kuzeydeki eyaletlere göre daha iyi ve taşımacılık problemlerinin çözülmüş olmasına dayanarak Florida’daki gayrimenkullerin değer kazanacağını düşündüler. Eyalette, Florida’nın bir tatil cennetine dönüşeceği inancı hakimdi. Bu durumda o gün aldıkları taşınmazların gelecekte birkaç kat değerleneceğini düşünenler hiç de az değildi. Halkın büyük çoğunluğu bu inançla gayrimenkule yatırım yaptı. Ancak 1928 yılının 18 Eylül’ünde hiç hesapta olmayan bir tropik kasırga 400 insanın ölümüne, binlerce evin hasar görmesine ve tonlarca deniz suyunun yatları parçalayıp sokaklara taşmasına neden oldu. Satın alınmış olan gayrimenkuller satılmaya çalışıldı ancak değerinin çok altına bile satılamadı. Bu durum bir spekülatif balonun patlayışıydı.

Büyük Krizin diğer nedenlerinden bir de Amerika’daki şirketlerin mali güçleriydi. 1870’li yıllarda Amerika’da irili ufaklı pek çok şirket varken I. Dünya Savaşı’nın getirdiği zorluklar karşısında küçük şirketler birleşmek zorunda kalmış ve savaş sonrasında tekeller oluşturmuşlardı. Öyle ki 1929 yılına gelindiğinde Amerikan ekonomisinin %50’si üzerinde söz sahibi olan holding sayısı 200 kadardı. Bu da tek bir holdingin bile iflasının ekonomiyi sarsmaya yeteceğini gösteriyordu.

Bir diğer neden, bankaların kötü yapılanmış olmasıydı. Bankaların sermaye esaslarını, rezerv ve kredi oranlarını belirleyen yasalar yoktu. Örneğin şirketlerin mali tablolarının güvenilirliğini sağlayan hukuki düzenlemeler yoktu. Bu yüzden yatırımcı senedini aldığı firma hakkında yeterince bilgiye sahip olamıyordu. Ticari bankaları yatırım bankalarından ayıran yasalar da mevcut değildi.

Bir başka neden ise, Amerika’nın dünya üzerindeki net kreditör konumuydu. Bunun yanında I. Dünya Savaşı sonrası Almanya ve İngiltere’den istediği tazminatların altın olarak ödenmesini talep ediyordu. Ancak yeryüzündeki altın stoğu yetersizdi ve varolan stoğu da zaten Amerika kontrol ediyordu. Bu nedenle bahsedilen tazminatların ve kredilerin mal ve hizmet olarak ödenmesi denendi ancak bu da Amerika’nın kendi mal ve hizmet sektörünü vurdu. Son çare olarak gümrük duvarları koyma yoluna gidildi ancak bu da yalnızca dış ticareti daralttı. Sonuçta Amerika hesapsızca vermiş olduğu kredileri geri alamadı.

1929 Depresyonunu yenerek tam istihdama ulaşan ilk ülke Almanya’dır. Almanya, enflasyonsuz orijinal finansman yöntemleriyle iç piyasayı canlandırmayı başarmıştı. Ancak dünya pazarları Almanya’nın ihracatına açık değildi. Alman fabrikalarına sürüm alanları temin etmek ve hammadde bulmak gerekiyordu. Almanya, doğrudan serbest döviz transferi olmaksızın malın malla mübadelesini gerçekleştirmek imkânını sağlayan bir karşılıklı ticaret (counter-trading) modelini benimseyerek, serbest döviz piyasalarında ihracat mallarına uygun fiyatla alıcı bulamayan ülkelerin müşterisi durumuna geçti. Tarım ekonomilerinin ihracat mallarını yüksek bedelle satın aldı ve onlara kendi sanayi ürünlerini sattı. Planlama ve benzeri yöntemlere başvuran ABD ile Fransa gibi demokrasiler ılımlı çözümlere yönelirken, Almanya’da işsizler nazi totalitarizminin çılgınlıklarına kapıldılar. Böylece bunalım, II. Dünya Savaşı’nın başlıca nedeni olacaktı.

Yukarıda yer alan kriz öyküsü ve özellikle bazı kelime ve kavramlar size de tanıdık geliyor değil mi? Finansal kapitalizmin henüz şekillenmediği, bilgi ekonomisinin henüz hayal bile edilemediği bir dönemde yaşanan bu kriz, bugün kapitalizmin krizlerine genel hatları ile ‘neden’ aranması konusunda bize yeterli düzeyde ışık tutuyor.

Finansal kapitalizm ya da fon kapitalizminin doğuşu ve uluslararasılaşması:

Finans konusu 1950’li, 60’li yıllara değin firmaların iç işlerinden birisiydi. Firmaların finans departmanları, firmanın asıl faaliyet alanı olan üretim için gerekli ve ucuz parayı bulmak konusunda ihtisaslaşmışlardı. Diğer bir ifadeyle, finans birimi, firmayı kredi kuruluşlarına karşı en iyi şekilde takdim edebilen ve en fazla krediyi en ucuz maliyetle temin eden birimdi. Özellikle, 1960’larla birlikte, finans sektörü giderek güçlendi ve ekonomik ve toplumsal yaşamın tüm dokularına nüfuz etmeye başladı. Nihayet, hanehalkının gelecekteki gelirlerinin bugüne indirgetilerek harcatılması kapasitesine ulaştı. Bireysel olarak, kredi kartları ve tüketici kredileriyle finasal kapitazmin konusu olmamızın yanı sıra,  tasarruf fonu, yatırım fonu, varlık yönetim fonu, özel sağlık fonu, emeklilik fonu, A tipi fon, B tipi fon gibi kağıt üzerinde karmaşık görünmekle birlikte son derece basit ürünler de gündelik hayatımızın bir parçası haline geldi. Dolayısıyla günümüz krizlerini değerlendirirken finansal kapitalizmin konumuz olmamakla birlikte örneğin ABD’deki yerini hatırda tutmamız gerekiyor. Bugün, ABD’deki emekli fonlarında 30 milyon civarında, yatırım fonlarında ise 75 milyon civarında kişinin hesabı bulunuyor.

Sovyetler Birliği’nin dağılması:

SSCB dağılana dek, kapitalizm bir anlamda şanslı bir evre de geçirdi. Özellikle, 2. Dünya savaşından sonra hızla büyüyen ve gelişen kapitalizmin, anti tezi olan sosyalizm karşışında üstünlük ve gelişim sağladığına inanıldı. Ancak, SSCB’nin dağılmasıyla birlikte, kapitalizmin mevcut iç çelişkilerine yeni unsurlar da eklendi. Sosyalist ekonomilerin kontrolü altındaki milyonlarca kişiden oluşan iş gücünün (2 milyar kişi) ve kaynakların kapitalist sisteme dahil olması, beraberinde pazar büyümesini getirmiş olsa da, mevcut sisteme özellikle de Avrupa Birliği’ne ciddi bir yük de getirdi.  Genişlemeyle birlikte 1990’larda ortaya çıkan bu yük, bugünkü AB krizinin nedenlerinden birisini oluşturmaktadır. Avrupalıların bir anlamda üçüncü yol olarak gösterdikleri “sosyal güvenlik devleti” de böylece geçerli bir alternatif olmaktan çıktı. Sosyal güvenlik devleti, sosyalizm gibi çökmediyse de esasta iflas etme noktasına geldi. Bugün, Avrupa’da iktidardaki sol partilerin, sağ partilerle tıpa tıp aynı politikaları uyguluyor olmaları da bunun bir kanıtı. Yanılmıyorsam, 2005 yılında, bundan tam 8 yıl önce, Radikal Gazetesinde Solmaz İlkorur imzasıyla çıkan bir yazıda, “liberal Avrupanın artık sosyal Avrupayı finanse edemediğinden” bahsediliyordu.

 Nüfusun Yaşlanması:

AB’nin olduğu gibi tüm gelişmiş ülkelerin en önemli sorunlarından biri de üretkenliğini yitirmiş, yüksek emeklilik sigortası olan ve sayısı gitgide artan yaşlı nüfustur. Hiçbir toplum nüfusunun gittikçe artan bir bölümünün giderek uzayan süre çalışmadan yaşamasının bedelini uzun süre karşılyamaz. Ortalama insan ömrü uzadıkça 65 yaşında emekli olmak, topluma ve ekonomiye yük yaratmaya başladı.

Çin’in vahşi kapitalizmi ve bilgi ekonomisi:

Bir tarafta teknolojinin gelişime paralel olarak ortaya çıkan ve iletişim teknolojilerine dayalı bilgi toplumu gerçeği (bilginin en önemli üretim faktörü olması) diğer tarafta, kapitalizmin doğuş yıllarını, “vahşi kapitalizmi “hatırlatan Çin gerçeği bugün dünya ekonomisini daha doğrusu küresel ekonomiyi, anlayabilmemizi hayli güçleştiriyor. Çin’de sergilenen “bir devlet, iki sistem” ekonomisi, gelişmekte olan ülkelerin ötesinde, batıda da ülkelerin reel sektörlerini tehdit eder noktaya ulaşmış bulunuyor. İşte böyle bir ortamda, bir anlamda köhne kapitalizmin katma değeri yüksek olmayan ürünlerinin kimi AB ülkelerinde üretimi anlamsız hale geliyor. AB piyasasında görülen işsizlik oranlarındaki artış ve üretimin Çin’e kaydırılması AB krizinin bir başka nedeni olarak karşımıza çıkıyor. Çağdaş iktisatçıların çok basit konuları sanki karmaşık bir konuymuş gibi ambalajlayarak literatüre kazandırmasına da bu bağlamda “optimizasyon” adı veriliyor. Kaliteden ödün vermeksizin üretimi daha düşük işçilik ve girdi maliyetiyle başka bir yerde gerçekleştirmeye odaklanmak, Business Process Outsourcing, yani, ürünün dışarıda üretmesi yöntemidir. AB’de işçi çıkarmak çok güç, işçilere verilen ücret ve sosyal haklar çok yüksek olduğundan,  firmaların üretimlerini daha düşük maliyetli ülkelere taşıması, kapitalist mantık çerçevesinde son derece anlamlı bir çözüm olarak karşımıza çıkıyor.

19. ve 20. yüzyılda uluslar veya bölgeler/birlikler sahip oldukları doğal kaynaklara ve  sermayeye bağlı olarak belli üretimlerde uzmanlaşıyor ve zenginleşiyorlardı. Buna mukayeseli üstünlük (comparative advantage) deniyordu. Artık, tüm dünyada mukayeseli üstünlüğün tek kaynağı bilgi, yenilikçilik ve yaratıcılık olarak karşımıza çıkıyor. Marx’a benzeyen bir iktisat profesörümüzün değimiyle “sanayi ötesi toplum” (aslında söylemek istediği resmen bilgi toplumu) yeryüzünde eşitsizliğin daha artmasını ve zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumun büyümesini de beraberinde getiriyor. Bugünkü kapitalizmin toplumsal ideolojiden yoksun bireyci yapısı, elektronik medyanın da desteğiyle kişisel tüketimi ön plana çıkarmakta, bugünün harcamalarını karşılamak için geleceğe dönük yatırım kaynaklarını kullanmaktadır. Öte yandan, son yıllarda tüm dünyada gelir eşitsizliği hızla artmaktadır. Sonuçta bugün ortaya çıkan ‘kazanan hepsini alır’ toplumunda nüfusun % 1’i tüm gelirlerin % 40’ına sahip konuma gelmiştir. Orta sınıfın kendi evini alabilmesi için karşısına çıkan fırsat ancak, 20 30 yıllık kredilendirmedir. Orta sınıfın ekonomik güvencesi ortadan kalkmaktadır. Bugün sadece AB de değil, tüm dünyada insanların taksitle yaşayıp, borçla öldükleri bir ekonomik sistem hüküm sürmektedir.

Avrupa Birliğini’nin ‘Meşhur’ Çerçeve Programları:

Avrupa Birliği’nde, ilki 1984 yılında başlayan Çerçeve Programları, çok uluslu araştırma ve teknoloji geliştirme projelerinin desteklendiği  programlar olup, kapsamı, programa ayrılan bütçe miktarı ve süresi her bir programda değişiklik göstermektedir. Temel amacı, Avrupa’nın bilimsel ve teknolojik temelinin güçlendirilmesi, endüstriyel rekabetin desteklenmesi ve ülkeler arası işbirliğinin teşvik edilmesidir. Diğer bir ifadeyle,  yenicilik ve yaratıcılık sürecinde AB’nin, AR-GE harcamalarını İsrail, Güney Kore ve ABD’nin seviyesine çıkartılması hedeflenmiştir.

ARGE harcamalarında AB’nin bu 3 ülkenin oldukça gerisinde kalması, reel sektörün krizine neden yakalandığı konusunda bize ip uçları veriyor. Bu arada, ülkemizin AB Çerçeve Programlarından yararlanarak, ve AB’yi örnek alarak yenilikçiğini geliştirme arzusu içerisinde olması da başka bir komediye işaret ediyor. Mart 2000’de yapılan Zirve Toplantısı’nda belirtilen ve Lizbon Stratejisi olarak adlandırılan strateji kapsamında, AB’nin “dünyanın en dinamik rekabetçi bilgi temelli ekonomisi” olması hedeflenmiş olmasına rağmen yaşanan kriz de gösteriyor ki AB’yi iktisadi açıdan daha ileriye götürmek için AB’de de bilgi temelli ekonomiyi ve toplumu inşa etmekten başka çıkar yol kalmamıştır.

Sonuç olarak, kapitalizmde krizlerin yaşanması şaşırılacak bir olay olmadığı gibi, kapitalizmin kendisini yenileyebilmesi ve gelişebilmesi için krizlerin bir ‘fırsat olduğu’ da ifade edilebilir. Geçmişte olduğu gibi, kapitalizmin krizlerinin sermayeler arası rekabeti politik çatışmalara hatta savaşlara dönüştürme olasılığı, sistemin kendisini yeniden üretebilmesi açısından bir zorunluluk olarak da karşımıza çıkabilir. Dolayısıyla, kapitalizmin her krizini nesnel ve bilimsel temeller üzerinde tartışmak belki de bir beyhude çabadır.

Not: Bu yazım daha önce Dış Ticarette Durum dergisinde yayınlanmıştır.

İnce’nin tek şansı

Açık söylemek gerekirse, Muharrem İnce’den bu denli başarılı bir seçim kampanyası beklemiyordum. TV’lerin yayınladığı ölçüde tüm mitinglerini izledim. Ankara Aktepe’deki mini mitingini ve Tandoğan meydanındaki büyük mitingini de yerinde izledim. Sahne performansı muhteşemdi. Hemen herkes gibi CHP’den daha fazla oy alacağını bekliyordum. Benim oy oranı tahminim % 33’tü.
Muharrem İnce’yi seçim meydanlarında başarılı kılan açıklamalarından birisi de, kampanyanın başından beri 50 bin avukatla Yüksek Seçim Kurulu’nun önüne giderek seçim sonuçlarını izleyeceğini söylemesiydi. Gerçi, eğer seçimlerde manipülasyon yapılıyorsa, sonuçlar o binaya gelmeden çok önce yapılıyordu ama İnce’nin çıkışı ciddi bir meydan okumaydı. Her seçim sonunda yapılan ‘seçimlere gölge mi düştü’ tartışmalarından yorgun düşen kitleler açısından bu adeta bir başkaldırıydı.
İnce’nin seçim günü akşamında gösterdiği performans, ona oy veren kitlelerde büyük ölçüde hayal kırıklığı yarattı. Bu aslında İnce’nin aldığı oy oranına yönelik bir hayal kırıklığı değil, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci tura kalacağı beklentisinden kaynaklanan bir şaşkınlıktı. Elbette seçim gecesi CHP sözcüsünün çelişkili açıklamalarından İnce sorumlu tutulamazdı ancak, gözler ekranlarda İnce’yi arıyor, onun ne diyeceğini merak ediyordu. Seçim sonuçlarına yönelik hayal kırıklığı, yerini Muharrem İnce’nin anlaşılmaz tutumuna bırakmıştı. O gece, İnce’yi, seçim sürecinin etkisiyle gözümüzde fazla abarttığımızı düşündüm.
İnce’nin seçim çalışmaları esnasında Kılıçdaroğu’na karşı aday olmayacağı yönündeki açıklamasını, seçimlerden hemen sonra yaptığı “CHP’de benim ağzımdan Kurultay kelimesi duymayacaksınız” açıklamasıyla pekiştirmesi, benim açımdan ona verdiğim kredinin devamını sağladı. Ancak, Kılıçdaroğlu ile ailece yenilen akşam yemeğinden sonra yaptığı açıklama ile CHP’de resmen başlattığı kurultay süreci seçim sahnesindeki İnce’den daha farklı, başka bir İnce ile tanışmama yol açtı.
İnce’nin çıkışı etik midir? Kurultay CHP’ye ne getirir?… CHP’den ne götürür?… sorularına yanıt aramayacağım. Zira, CHP’yi dışardan izleyen birisi olarak buna hakkım olduğunu düşünmüyorum.
Ancak, sıradan bir seçmen olarak ifade etmeliyim ki, CHP rozetini çıkartarak halkın karşısına çıkan, önümüzdeki seçimlerde cumhurbaşkanlığına tekrar aday olacağını daha şimdiden açıklayan, “Hepinizin cumhurbaşkanı olacağım” sözünü veren İnce’nin, CHP genel başkanlığına aday olması ne kadar anlamsız bir siyasi hamle, ne büyük bir çelişki! Hazır parti rozetini çıkartmışken, üstelik CHP’nin kadrolu cumhurbaşkanı adayı olabilmeyi daha şimdiden garantilemişken bir siyasi partinin genel başkanlığı neden arzu edilir ki? Üstelik bu yeni rejimde…
Elindeki bu fırsattan yararlanarak gölge kabine oluşturmak, mutfak hazırlığını tamamlamak, hatta ekibe diğer partilerden önemli isimleri de katmaya çalışarak yeni seçimlere hazırlık yapmak daha doğru bir strateji olmaz mıydı? Neden CHP genel başkanlığı? Yoksa CHP genel başkanlığı makamı cumhurbaşkanlığına tercih edilecek bir makam mı?
İnce’nin siyasi öngörüsü ve amacı nedir bilemem ama kendisini CHP genel başkanlığına yakıştıran AKP temsilcileri ve sözcülerinin de tuzağına düşerek, kendisini dar bir alana hapsediyor. AKP’nin asıl amacı da “Herkesin değil CHP’nin adayı Muharrem İnce”nin cumhurbaşkanlığı seçimine girmesini sağlamak. Belki Muharrem İnce farkında değil ama AKP Muharrem İnce’nin partiler üstü aday olabileceğini öngörüyor ve bu tehlikeyi bugün bertaraf etmek istiyor. İnce’nin CHP genel başkanı olmasını istiyor, İnce’yi resmen teşvik ediyor.
İnce’nin şu anda içerisinde bulunduğu ruh halini anlayabiliyorum. Kılıçdaroğlu karşısında kaybedilen iki kongreden sonra seçim süresince kazanılan özgüven zirve yapmış olabilir. Bu İnce açısından bir zafer olabilir ama düşmekte olduğu tuzağı fark etmesi lazım. Ben şahsen bugün izlediği siyaseti çok amatörce buluyorum, tabii eğer başka bir gündemi yoksa…
Hatırlayanlar olacaktır, yine Medya Günlüğü’nde 2 Ağustos 2017 tarihinde yayınlanan “Akşener’in Tek Şansı” başlıklı yazımda, Akşener’in parti kurarak öncelikle kendi alanını daralttığını belirtmiştim. Bu defa aynı hatayı İnce yapıyor. Alanını daraltıyor. Daha şimdiden, Türkiye’nin en eğitimli kesimini, %25’i, önümüzdeki süreçte de, siyaset dışı bırakmak için çaba sarf ediyor. Korkarım, belki de isteyerek önümüzdeki seçimlerin kaybedeninin CHP’nin kurumsal kimliği olmasını sağlayacak.

İlgili link: http://www.medyagunlugu.com/Haber-3682-aksenerin-tek-sansi.html