S-400 gölgesinde seçim

27 Mayıs 2019 Pazartesi  |

Eski! Türkiye’de de sık sık ‘Milli birlik ve beraberliğe’ ihtiyaç duyulurdu. Dış güçlerle! birlikte komşularımız da Türkiye için ciddi tehdit oluşturuyordu. Şu resmi söylemi hatırlarsınız: “Türkiye, üç tarafı denizlerle, dört tarafı düşmanlarla çevrili bir ülkedir.”

Bilindiği gibi, farklı etnik kökenler açısından zengin olan ülkelerde, toplumu barış içerisinde bir arada tutabilmenin iki temel yöntemi vardır. Toplumun enerjisi ya ortak düşmana ya da ortak bir vizyona, hedefe yönlendirilir. Toplumu, ortak düşmana karşı bir arada tutabilmek aynı zamanda iktidarların mazeretlerini örtmek açısından önemli fırsatlar sunar.

Erken Cumhuriyet döneminde, Türkiye tüm komşularıyla iyi komşuluk ilişkileri kurarken, diğer taraftan “Muasır medeniyetler seviyesine ulaşma” hedefi koyulmuştu. Bu dönemde tam bağımsız Türkiye olgusu ön plandaydı. Dış politikamızın özü (core value) “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi çerçevesinde şekillendirildi. Kurtuluş savaşından henüz çıkılmış olmasına rağmen, ortak düşman yaratma çabası görülmediği gibi, ortaya bir de hedef konulmuştu.

Bu cümleler sadece bir tespit, bir döneme övgü amacıyla yazmıyorum.    

2. Dünya Savaşı sonrası Türkiye, Batı ittifakının içerisinde yer aldı, NATO’ya üye oldu. Cumhuriyetin ilk yıllarında yakın bir müttefikimiz olan sınır komşumuz SSCB ile ayrı düştük, düşman olduk. NATO üyeliği beraberinde askeri ve savunma alanında “egemenlik” haklarımızın önemli bir bölümünün NATO’ya devredilmesini de getirdi. Bir anlamda feragat ettik. Daha sonra, Batı sistemiyle iktisadi bütünleşme yolunda adımlar attık.  Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ile başlayan Avrupa Birliği (AB) üyeliği sürecinde de iktisadi egemenliğimizin bir bölümünü AB’ye devrettik. Nihayet 1996 yılında gerçekleştirilen Gümrük Birliği ile Türkiye’nin siyasi sınırlarını AB gümrük sahası olarak konumlandırdık. Gümrük mevzuatıyla ilgili egemenlik haklarımızdan vazgeçtik.

Kısaca, yapılan her ikili anlaşma veya üyesi olunan her uluslararası birlik veya kuruluş bir anlamda ülkelerin ilgili konularda egemenlik devrini de beraberinde getirir. Üyesi olunan birliğin kuruluşu felsefesine uygun olmayan adımlar atılması, üstelik bunu yaparken egemenlik haklarına vurgu yapılması berberinde bir dizi sorun yaratır. Bu aslında o birliğe üyeliğin sorgulanması gerektiğini açığa çıkartır. İşte aynı zamanda NATO üyeliği ve Rusya’dan S-400 alımı böyle bir süreçtir. Sanırım şu şekilde düşünmek yanlış olmaz: Demek ki Türkiye’nin NATO ittifakıyla ilgili sorunları ya da şüpheleri var. O halde neden NATO’yu tartışmıyoruz? Cesaret edemiyor muyuz yoksa? 

Uluslararası ilişkiler ve uluslararası hukukta var olan egemenlik veya yetki devri konusunun ötesinde, egemenlik haklarının kullanımında reel dış politikanın getirdiği kısıtlamalar da olabilir. Mesela bugün, Türkiye’nin yakın coğrafyasındaki ülkelerle ilişkilerini geliştirebilme konusunda egemen devlet kabiliyetlerine sahip bir ülke olup olmadığını tartışabiliriz. Örneğin Saddam dönemi Irak, Suriye veya bugün özellikle İran ile ilişkilerimizde olduğu gibi.

Türkiye, 1960’lı yıllardan itibaren başta Kıbrıs sorunu olmak üzere komşularıyla sorunlar yaşamaya başladı.1960-2000 dönemi dört tarafımızın düşmanlarla çevrili olduğu söylemlerinin yoğun olduğu dönemdi. 80’ler ve 90’lar içeride ağır terör sorunu yaşadığımız yıllardı.

AKP iktidarının ilk yıllarında Batı ittifakı ve AB süreciyle ilgili atılan adımlar aslında mevcut dış politikamızla uyumlu adımlardı. Davutoğlu dönemiyle başlayan “Komşularla sıfır sorun politikası”tartışmalarında, bu politikanın Atatürk dönemi “iyi komşuluk ilişkileri” politikasına dönüş anlamı taşıdığı dahi iddia edildi. Ancak uygulanan son derece hatalı politikalar, Türkiye’yi içerisinde bulunduğumuz değerli yalnızlık noktasına taşıdı. Bugün Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de iyi ilişkiler içerisinde bulunduğu tek bir ülke yok. Üstelik, yıllardır masada olan Kıbrıs sorununa Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının paylaşım problemleri de eklendi. Kıbrıs sorunu daha da katmerleşti. Güney sınırlarımız tehdit altında. Güneydeki iki komşumuzla sorunlar yaşıyoruz. Suriye’de askeri birliklerimiz var. Suriye iç savaşıyla uluslararasılaştırdığımız  PKK/YPG sorunumuz var. Üstelik bu sorunun ortaya çıkmasına, hatalı Suriye politikamızla ciddi katkımız olduğunu da itiraf etmeliyiz. Doğu komşumuzla ABD’nin yaşadığı gerilim ve uygulanan ambargo askeri açıdan olmasa bile ekonomik açıdan ülkemiz için ciddi tehdit oluşturuyor. Batı cephesinde durum malum.

İşte böyle bir dönemde, hava savunma sistemimizi güçlendirmek amacıyla satın aldığımızı iddia ettiğimiz S-400’ler, bu amaca hizmet etmek yerine acaba savunma zafiyeti mi yaratacak? Bir dizi sorun ve tehdit algısı ortadayken iki S-400 bataryası bizi koruyabilecek mi, yoksa Türkiye’yi her zamankinden çok daha fazla tehdide açık hale mi getirecek? Siyasi dış tehditlere ilaveten ekonomimizin içerisinde bulunduğu durum ve Batı sermayesine her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyor olmamız da işin bir başka boyutu. S-400 alımıyla birlikte maruz kalacağımız hem askeri hem de iktisadi ABD ambargosu mevcut durumu daha da kötüleştirmeyecek mi? Bu gelişme karşısında, biz yine daha fazla milli birlik ve beraberliğe ihtiyaç duymayacak mıyız? Yoksa, ülkenin değil de yönetim elitinin beka sorunu mu bizi gerçeklerle yüzleşmekten uzaklaştırıyor.

Böylesine kritik bir ortamda biz hala İstanbul seçimleriyle ilgiliyiz. Artık ortak dış düşmanlar yetersiz kalmış olmalı ki, toplumun birbirine düşman kamplara bölünerek, iç düşman yaratıldığı bir süreçte ayakta durmaya çalışıyoruz. Size abartılı gelebilir ancak, içerisinde bulunduğumuz bu zor şartlarda İstanbul’da belediye seçimi yenileyecek olmamız hala idrak sorunu yaşadığımızın bir göstergesidir.   

İşte böyle bir ortamda, Erdoğan’ın “Biz söz verdik, sözümüzden dönmeyiz, o iş bitti, Türkiye egemen bir ülkedir” şeklindeki sürekli tekrarlanan S-400 açıklamaları, bizi, yöneticilerimizin verdiği söz ile ülke menfaatleri arasında tercih yapma noktasına getiriyor. İşte bu noktada, “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır”  sözünü hatırlatmak gerekiyor.

Advertisements

23 Haziran ve ‘harakiri’

20 Mayıs 2019 Pazartesi  |   Köşe Yazıları

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinin yenilenmesi kararı sadece İstanbul’da değil tüm ülkede büyük tepkilere yol açtı. Demokrasi tarihimize çıkarılması mümkün olmayan kara bir leke sürüldü. AKP’nin iktidarı seçim yoluyla terk etmeyeceğine inananlar bir kez daha haklı çıktı. Seçimler öncesi, Erdoğan ve AKP yetkilileri, maddi, manevi ve sembolik anlamı olan İstanbul’un kaybedilmesinin, iktidarın kaybedilmesi ile aynı anlama geldiğine yönelik beyanlarda bulunmuşlardı. AKP’nin beka sorununun tescillenmesi anlamına da gelen İstanbul’un kaybı nedeniyle seçimlerinin yenilenmesine mecbur kalındı.

İstanbul seçimlerinin sonucunun iptal edilmesi AKP iktidarına muhalif olan kesimlerin duyarlılığını arttıran çok önemli politik bir iklim yarattı. Gezi süreci sonrası, bir anlamda sindirilen kesimler seçimlerin iptali amacıyla siyasi güç kullanımına yönelik akıl almaz Bizans oyunlarına karşı duyarlılıklarını cesaretle açığa vurdular. 31 Mart gece yarısı başlayan süreç daha önce politik tavrını açıkça sergilemekten uzak duran kesimlerin de açıkça tavır koymaları sonucunu beraberinde getirdi. Ömer Koç’un YSK kararının verildiği gün İmamoğlu’nu ziyaret etmesi ve sanat ve spor camiası ile statlardan yükselen #herşeygüzelolacak dalgası tüm ülkede AKP karşıtı rüzgarı güçlendirdi. Gelişmeler öylesine boyutlara ulaştı ki, ılımlı AKP’li seçmen dahi “Bu kadar da olmaz” dedi.

Aslında AKP’nin ilk kez değil, daha önce bir genel seçim kaybettiğini bilen, hatırlayan kitleler için sürpriz olmayan bu gelişme, toplumdaki siyasi hassasiyeti hareketlendirdi. 7 Haziran 2015 seçimleri sonucunda seçmenin iradesi kontrol altına alınırken, artan şiddet ve terör eylemleriyle seçmenin sindirilmesine seyirci kalınmıştı. Bu defa tepkiler toplumun ortak vicdanını harekete geçirdi. İşte bu süreç Türkiye için İstanbul seçimlerinden ve belediyeyi kimi yöneteceğinden çok daha önemli ve değerli bir süreç. Bu iklimi kendi bekası pahasına AKP yarattı, bu açıdan orta ve uzun vadede sonuçları daha iyi anlaşılacak. AKP harakiri yaptı.

Oysa, seçimler iptal edilmese, muhalefet uzun yıllar sonra İstanbul seçimlerinin kazanmış olmasıyla, gazı alınmış bir şekilde, dört yıl sonraki seçimlerde AKP’nin sandıkta devrilmesini bekleyecekti. Bu durum, AKP’ye ülkeyi en az dört yıl daha yönetme olanağı sağlayacakken, görünmez! bir elin müdahalesiyle seçim iptal edildi. Aslında AKP, yakıcı iç ve dış politika sorunlarıyla ve ekonomik krizle mücadele edebilecek kapasitesinden de yoksun. Bu nedenle, ülkeyi 4 yıl daha yönetme fırsatını tepme pahasına, büyük bir riske girerek İstanbul’u geri alma yolunu deniyor. Bu da gösteriyor ki, AKP, siyasetin finansmanı açısından kritik önemi haiz İstanbul’suz, bırakın yakıcı sorunlarla yüzleşmeyi, ayakta durabilecek güce bile sahip değil. Çözülme sürecine girdi. Erdoğan tarihi gelişimin gidişini tersine döndürmenin mümkün olmadığını bile bile, karizmasının tamiri peşinde. İşte bu açıdan seçimlerin iptali siyaset iklimine çok önemli bir katkı yaptı. Şimdi, önümüzdeki süreçte İstanbul’da, sonuç ne olursa olsun Erdoğan’ın kendisi oylanacak. Seçim kazanılsa bile hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. YSK, iptal kararı ile AKP’ye iyilik mi yaptı yoksa meydan mı okudu, bunu önümüzdeki süreç gösterecek.

Yakıcı iç ve dış politika sorunları ve gidişata göre, anket verilerine göre, İstanbul seçimleri ertelenir mi? Bence gerek görülürse ertelenebilir. Hatta, inşallah ertelenir ki, bu AKP için ikinci bir harakiri olur. Tekrar etmek gerekirse, bugün Türkiye için asıl önemli olan İstanbul’un kimin tarafından yönetileceği konusu değil, Türkiye’nin kimin tarafından ve nasıl yönetileceği konusudur. Zira, AKP VE MHP koalisyonu ülkeyi hızla beka uçurumuna götürüyor.

İstanbul seçimleri yapıldığı takdirde, tekrar Ekrem İmamoğlu kazanırsa ne olur?

AKP ve Erdoğan’ın İstanbul’suz yaşayabilme fikrine alışması pek kolay olmaz. İmamoğlu tarafından ikinci kez yenilmiş AKP ve Erdoğan’ın, mevcut sorunlarla yüzleşmeye devam edebilmesi son derece güçleşeceğinden AKP’deki çözülme süreci daha da hızlanır.

Seçimleri Binali Yıldırım kazanırsa ne olur? 

AKP ve Erdoğan’ın İstanbul zaferine rağmen, yakıcı iç ve dış sorunların üzerine İstanbul’un gasp edildiği düşüncesi ve Babacan’a ilave olarak İmamoğlu’nun da çıtayı yükselterek Erdoğan’ın alternatifi olarak siyaset sahnesinde yer alacak olması AKP’deki çözülme süreci daha da hızlanır.

Peki nasıl bir sürece doğru yol alıyoruz?

Bu konuda, 22 Aralık 2015 günü Medya Günlüğü’nde yazmış olduğum ve aşağıda bağlantısı yer alan “Sonsuza kadar AKP mi?” başlıklı yazımın son iki paragrafında yer alan ilk seçenekle ilgili görüşümü tekrarlıyorum.

Dış faktörler neticesinde (dış güçler demiyorum), hatta sıcak savaş ya da sıcak savaşa yol açacak gelişmeler neticesinde, AKP’nin iktidarı bırakmak zorunda kalması beklenebilir. Türkiye olağanüstü şartlar döneminde, “geçici ve milli” hükümetlerle yönetilebilir.

 http://medyagunlugu.com/haber/sonsuza-kadar-akp-mi-40682

Almanya Bizi Kıskanıyor!

13 Mayıs 2019 Pazartesi  |   MG Özel

Geçen hafta bir grup medya mensubu ile birlikte Medya Günlüğü’nü temsilen, Kuzey Akım ve Kuzey Akım 2 doğal gaz boru hatlarının Almanya’da karaya çıktığı Greifswald’taki tesislere ve şantiye sahasına düzenlenen bir inceleme gezisine katıldım. TürkAkım yetkilileri tarafından oldukça başarılı bir şekilde gerçekleştirilen bu bilgilendirme amaçlı gezi tüm katılımcılar açısından yararlı oldu.

Hiç kuşkusuz, Rus doğal gazının Avrupa’ya ulaştırılmasıyla ilgili olan bu iki projenin, Türk medya mensuplarını neden ilgilendirdiği sorusu akla gelebilir… Bu soruya yanıt vermeden önce kısa bir arka plan bilgisi sunmak istiyorum.

 

 

55 milyar metreküp kapasiteli iki boru hattından oluşan Kuzey Akım projesi 2011 yılı Kasım ayında faaliyete geçti. Kuzey Akım ve yine 55 milyar metreküp kapasiteli iki boru hattından oluşan Kuzey Akım-2 projesi, Avrupa doğal gaz üretimindeki düşüşü telafi etmek ve doğal gaz ithalatına yönelik talep artışını karşılamak ve sanayinin rekabet gücünü arttırmak amacıyla, Baltık Denizi üzerinden Avrupa’ya gaz sağlamayı amaçlıyor. Her iki projede, Gazprom ile birlikte ENGIE, OMV, Shell, E-On, Gasunie, Uniper ve Wintershall gibi çok uluslu yatırımcı enerji şirketleri hisse sahibi.

Kuzey Akım 2 projesi için deniz geçişi izinleri Rusya, Finlandiya, İsveç ve Almanya’dan alınmış olmakla birlikte, Danimarka’daki izin süreci halen sıkıntılı bir şekilde devam ediyor. Bu nedenle, Kuzey Akım 2 projesinin tam olarak ne zaman faaliyete geçeceği henüz bilinemiyor. Danimarka’nın deniz geçiş izinlerini geciktirmesinin nedenleri olarak; çevre mülahazası, Avrupa Birliği (AB) tarafından da desteklenen Norveç doğal gazının Polonya’ya ulaştırılmasını hedefleyen ve Danimarka’nın da ortak olduğu Baltık doğal gaz boru hattı projesinin 2022’de faaliyete geçecek olması ve Rus gazının Avrupa’ya ulaşmasına karşı olan ABD’nin siyasi baskıları ve yaptırım tehditleri gösteriliyor. Bu arada şu soru akla gelebilir: Madem Danimarka’dan gerekli izinler alınmadı, o halde neden inşaat devam ediyor? Danimarka’nın da taraf olduğu Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi madde 79’a göre, bu iznin mutlaka verilmesi gerekiyor.

Şimdi sorumuza dönelim… 

Petrol ve doğal gaz boru hatlarının gözde geçiş güzergahı ve özellikle Avrupa’ya giden boru hatlarında stratejik konumu olan Türkiye’de, fiyatlama dahil Avrupa doğal gaz piyasasındaki gelişmeleri yeterince takip edebiliyor muyuz? Elbette takip etmiyoruz. Siyasetçilerimiz ve bürokratlarımız bu konularda bilgili ve ilgili değil. Medyamız da öyle. TANAP ve TürkAkım müzakereleri ve imzalanan anlaşmalar da gösteriyor ki, Türkiye’nin koridor veya transit ülkesi olmak dışında bir talebi, bir beklentisi yok. Oysa, 1990’lı yılların ortasından itibaren Türkiye’de enerji merkezi hatta doğal gaz ticareti yapan bir ülke olma arzusu ve çabası vardı. Örneğin, Mavi Akım Anlaşmasının 5. maddesinde tarafların mutabık kalmaları koşuluyla 3. ülkelere doğal gaz satışı imkanlarına vurgu yapılmaktaydı. Yine, Azerbaycan’dan ithal ettiğimiz doğal gazın küçük bir bölümünün Yunanistan’a ihraç edilmesini de örnek verebiliriz. TANAP ile birlikte, bu ihracat son bulacak.

Sahip olduğumuz stratejik konumla ‘hub’ olma yolunda önemli adımlar atabilirdik. Mesela, TANAP müzakerelerinde, yeni bir boru hattı yerine milli şebekemizi iyileştirerek ve ticari anlaşmaya farklı boyut getirerek bu yolda önemli bir adım atabilirdik. Bu adım TürkAkım müzakerelerinde emsal teşkil edebilirdi. Kısaca ifade etmek gerekirse, alıcı ile satıcı arasında aktarıcı rolü üstlenilmeksizin farklı kaynakların dengelenmesiyle çok sayıda piyasa oyuncusunu bir araya getirip, gerekli altyapı ve hizmetlerin mevcut olduğu ticaret merkezini kurabilirdik. Bu sayede, Avrupa’ya gitmesi muhtemel Doğu Akdeniz gazı, Irak gazı hatta İran gazı için cazibe merkezi olabilirdik. Hâlâ bu yönde çaba sarf etmemiz mümkün. İşte bu nedenle, gezi medya mensupları açısında çok yararlı oldu. Umarım, TürkAkım yetkilileri, Dışişleri Bakanlığı, Ekonomi Bakanlığı, Enerji Bakanlığı ve EPDK yetkilileri için de inceleme gezileri düzenlerler.

Greifswald gezisi beni, Mavi Akım projesinin şekillenmeye başladığı 1996 yılı Aralık ayına götürdü. Bundan tam 23 yıl önce, doğal gaz ihtiyacını Karadeniz geçişiyle Rusya’dan doğrudan sağlamayı hedefleyen Türkiye’de bu proje ile ilgili tartışmaları hatırladım. 2000 metre derinden hat geçmez diyeni mi ararsınız, Rusya’ya bağımlı olacağız diyeni mi, yoksa ‘al ya da öde’ şartı var, ülkemiz milyarlarca dolar kaybedecek diyeni mi?  Tartışmalar o kadar derinleşmişti ki, Meclis’de araştırma ve soruşturma komisyonları kuruldu, hatta Yüce Divan süreci işletildi. Bugün Mavi Akım’ın Türkiye açısından önemini kimse tartışmıyor bile.

Mavi Akım, elbette Rusya ve Gazprom açısından da önemli bir projeydi. Mavi Akım Gazprom’a deneyim kazandırdı. Gazprom’un İtalyan ENI ile gerçekleştirdiği bu proje Gazprom’un vizyonuna ve yeni deniz aşırı projelerine örnek teşkil etti. Nitekim Karadeniz’in 2000 metre derinliğinden boru hattı geçiren Gazprom için, 200 metrelik derinliğe sahip Baltık denizinden boru hattı geçirmek sorun teşkil etmedi. Mavi Akım’dan hemen sonra gündeme gelen Kuzey Akım projesi ile Avrupalı ithalatçılar da, geçiş ülkesi sorunları yaşamadan Rusya’dan doğrudan doğal gaz ithal etmeye başladılar. TürkAkım projesiyle birlikte Kuzey Akım 2 projesinin gündeme gelmesi de gösteriyor ki, galiba Almanya bizi takip ediyor. Muhtemelen kıskanıyor!

Gazprom’un deniz geçişleri stratejilerinin başarısının yanında özellikle Almanya ve çok uluslu enerji şirketlerinin Türkiye deneyiminden yararlanılarak adımlar atılıyor olması, bize bir kez daha Mavi Akım sürecinde yargılanan siyasetçi ve bürokratlara teşekkür borçlu olduğumuzu hatırlatıyor.

İç politikaya düşen füze

4 Nisan 2019 Perşembe  |   Köşe Yazıları

2013 tarihli aşağıdaki yazımı, konunun güncelliği nedeniyle yeniden paylaşmak istiyorum:

Savunma Sanayii İcra Komitesi geçtiğimiz hafta hava savunma sistemi ihalesini Çin CPMIEC firmasının kazandığını açıkladı. Bu seçim önümüzdeki dönemde Türkiye’nin başını ağrıtacak.

Önce maddeler halinde ihale sonuçlarını değerlendirelim.

1- NATO üyesi Türkiye’nin NATO standarlarına “uyum” sorunu yaratacağını bildiği halde böyle bir seçim yapmasının Türkiye’ye mutlaka bir bedeli olacak.  Çünkü İran, Suriye ve Kuzey Kore ile ilişkileri nedeniyle ABD, Çin firmasına müeyyide uyguluyor.

2–  ABD ve NATO Türkiye’nin bu adımından kaygı duyuyor. Savunma uzmanları ve ABD yönetimine yakın kaynaklar, Türkiye’nin bu kararını bir sürpriz olarak değerlendiriyor ve bu kararın Türkiye’nin batılı müttefikleri için “uyandırma mesajı” anlamı taşıdığını ifade ediyorlar.

3- Ülkemize Çin’den teknoloji transfer edilecek olması ve toplam maliyetin diğer rakiplere göre daha düşük bedelli olmasının milli çıkarlarımızla örtüştüğü söylenebilir. Bu, yerli savunma sanayiimizin gelişmesi ve kendi teknolojimizi yaratabilmemiz  açısından önemlidir.

4– İhale sonuçlarına ilişkin resmi açıklama ve yorumlarda ABD’nin  Patriotları veya  Rusların S400’lerinin tercih edilmemesinin nedenleri arasında teknoloji transferine olanak sağlanmaması ve “yüksek  bedel” gibi gerekçeler gösterildi. Ancak, Amerikan Patriotlarla birlikte Rus S400’lerin de seçilmemiş olmasının arka planında, Rusya’nın Esad’tan vazgeçmeyi kabul etmemesinin, ABD’nin de Suriye’ye müdahale kararından vazgeçmesinin belirleyici olduğu düşünülebilir. Gerçi, Çin de Suriye konusunda Rusya ile aynı kampta yer alıyor ancak, bugüne kadar Suriye konusunda Rusya kadar ileri gitmedi.

5– Bu ihale, yakın bir gelecekte, NATO’nun ve ABD’nin baskısıyla, “NATO standartları” açısından sorun yaratabileceği gerekçesiyle  iptal edilmezse, daha önce de söylediğimiz gibi, ülkemize  teknoloji transferi açısından önemli bir fırsat olacaktır. Gerçi, AKP’nin özelleştirmeler ve büyük çaplı yerli ve uluslararası ihalelerindeki şaibeli performansına bakmaksızın bu kararı değerlendirmek sağlıklı olmasa da, savunma sanayiinde farklı kaynaklara yönelmek Türkiye için son derece önemlidir. Ancak, bu alanda etkinliği henüz ve yeterince ispatlanmamış olan Çin teknolojisini seçiminin sırf şaibeli nedenle yapılmış olabileceğini düşünmek bir dizi soru işaretini de beraberinde getiriyor. Ayrıca, Sn. Başbakan’ın bir anlık öfke patlaması sonucunda böyle bir tercihin yapılmış olmasını düşünebiliyor olmak da insanı tedirgin ediyor.

6– Bir diğer ilginç konu da Çin’in de, Rusların S400’lerini önce satın alıp, daha sonra Çin’de üretebilmek için çaba sarfediyor olmasıdır. Bilindiği gibi, Rus S300 sistemi uzun süredir Çin’de kullanılıyor ve ortak olarak farklı bir isimle üretiliyor. Bu açıdan, kendi ulusal sistemini Rus teknolojisi yardımıyla geliştirmeye çalışan bir ülkeden teknoloji transferi ne kadar anlamlı ve mantıklı olur sorusu da gündeme düşüyor. Bu konuda teknik detaylara sahip olmadığım için, şimdilik ihtiyatlı olunması gerektiğini not düşüyorum.

7– Hatırlanacağı üzere, Putin, son İstanbul ziyaretindeki basın toplantısında savunma sitemi ihalesine değinirken Patriotlar için “teknolojik olarak eski bir sistem” ifadesini kullanmıştı. Sn. Başbakan’ın öteden beri, Rusya’dan S400 alımı ve Türkiye’de üretimi konusunda arzulu olduğu biliniyordu. Ayrıca, kamuoyuna Özden Örnek günlükleri olarak yansıyan belgelerde, Aziz Yıldırım ve Rus füzeleri konusuna da değinildiği belirteyim.

Türkiye’nin bu seçimiyle, ABD ile ilişkilerimizin geleceği açısından önemli sonuçlarla karşılaşacağımızı tahmin ediyorum. Hatırlanacağı gibi, 2000 yılında Rusların “Erdoğan” isimli helikopterinin TSK envanterine kazandırılması hatta Türkiye’de üretilmesi konusundaki ABD tepkisi, bazı siyasetçilerimizin siyaset sahnesinden emekli edilmesini de beraberinde getirmişti.

Son olarak, bundan 10-12 yıl önce, TSK’nin ihtiyacı olan silahların tedarikinde farklı kanalllara yönelinmesi gerektiğini belirten askerler halen Silivri’de olsa da, Sn. Başbakan’ın bu tercihinin orta ve uzun vadeli milli çıkarlarımızla örtüştüğünü söylemem gerekiyor. Ancak, bu kararın AKP iktidarının ömrünü kısaltıcı etkisi olacağını ifade etmek abartılı olmayacaktır. Üstelik, bu defa tercihimizin Rusya’dan yana olmaması da ayrı ve farklı bir endişeyi de beraberinde getirmektedir.

Dış politikada yakıcı gündem

2 Nisan 2019 Salı  |   Köşe Yazıları

Yerel seçimleri geride bıraktık. Seçimler nedeniyle ara verilen yakıcı dış politika gündemine geri dönüyoruz. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, NATO’nun kuruluşunun 70. yıldönümü dolayısıyla 3-4 Nisan’da Washington’da düzenlenecek olan NATO Dışişleri Bakanları Toplantısına katılacak. Hemen arkasından Cumhurbaşkanı Erdoğan 8 Nisan’da Moskova’da Putin ile görüşecek.

Türkiye – ABD ilişkileri; Suriye kaynaklı başlıklardan S400’lere, F-35’lerden ve Patriot’lara bir dizi ağır gündem maddesine sahip. Öte yandan yaşanmakta olan ekonomik krizin aşılmasında ihtiyaç duyulacak yabancı sermaye ve kredi kaynaklarının harekete geçirilmesi için de Türkiye -ABD ilişkilerinin seyri ayrıca önem arz ediyor.

Erdoğan’ın Rusya ziyaretinden hemen önce gerçekleşecek olan NATO toplantısı vesilesiyle Dışişleri Bakanlığımız bir resmi açıklama yaptı. “NATO Toplantısında, Transatlantik bağın yanı sıra, İttifak dayanışmasının ve uyumunun önemi üzerinde durulması, ayrıca geçmiş deneyimler ışığında, NATO’nun güncel güvenlik sınamalarına mukabele edebilme yeteneğinin korunmasının öneminin vurgulanması öngörülmektedir” denildi.

Bu açıklama ister istemez, aklımıza dış politikada S400’lerin yarattığı gerilimi getiriyor. Batı ittifakına olan bağlılığını sürekli vurgulayan Türkiye, diğer taraftan da S400’ler konusundaki ısrarı ile ihtiyacımız olan yüksek irtifa hava savunma sisteminin karşılanmasını önceliklendiriyor. Bu noktada akla şu soru geliyor: S400 alımı nedeniyle, F35 ve Patriotlarla ilgili ABD ambargosuyla karşılacak olmamız ve gerginleşecek Türkiye–NATO ilişkileri Türkiye’nin güvenliği açısından zafiyet yaratır mı?

Türk yetkililer defalarca Türkiye’nin S400 almakta kararlı olduğuna yönelik vurgular yaptılar. Hatta, S400’lerin bu yaz aylarında geleceği dahi açıklandı. Öte yandan, Türkiye’nin Patriot alımı konusunda da ısrarlı olduğu biliniyor. Türkiye, hem Patriot hem de S400 alımını gündemde tutarak neredeyse imkansıza oynuyor. Bu ısrarın sürdürülmesinin entegre olduğumuz Batı sisteminde sıkıntı yaratacağı açıkken, bu konuda verilecek kararın ayrıca ciddi ekonomik sonuçları olacağını da hatırda tutmamız gerekiyor.

Son iki aydır yerel seçimler nedeniyle adeta ‘dondurulmuş’ olan dış politika başlıklarına artık perakende çözümler aramak yerine, daha köklü ve kapsamlı arayışlar sergilememiz gerekiyor.

8 Nisan’da Moskova’da yapılacak olan Üst Düzey İşbirliği Konseyi(ÜDİK) toplantılarının ana gündem maddesi kuşkusuz yine Suriye’deki gelişmeler olacak. İdlip başta olmak üzere karmaşık bir dizi sorun sadece Rusya ile değil, ABD ile ilişkilerimiz açısından da önem arz ediyor. Uluslararası ilişkiler literatüründe bugün Türkiye’nin Suriye’de yaşadığı açmaz gibi çok aktörlü başka bir örnek olay olduğunu hatırlamıyorum. Bu açıdan, Rusya ve ABD ile ilişkilerde bundan sonraki sürecin nasıl götürüleceği konusunun yine, eskiden olduğu gibi iç politika malzemesi yapılması Türkiye’nin elini zayıflatacak bir gelişme olacak. Genel seçimlere daha 4.5 yıl gibi uzun bir süre olması nedeniyle bu defa, bu konuları iç politika malzemesi yapmadan tüm partilerin ortak edileceği bir süreç ile aşmaya çalışmamız şüphesiz milli çıkarlarımıza en uygun düşen yaklaşım olacaktır.

Rusya ile ilişkilerde bir diğer önemli başlık Akkuyu Nükleer Enerji santrali ile ilgili gelişmeler olacak. Rusya hala Türkiye’den finasman katkısı bekliyor. Hatırlanacağı üzere, Akkuyu Nükleer Güç Santrali AŞ Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Dedusenko, geçtiğimiz ay yaptığı açıklamada, Akkuyu’nun % 49’luk hissesini satma ihtimalinin masada olduğunu vurgulayarak, “Hali hazırda ortak arayışındayız. Birtakım şirketlerle görüşmelerimiz devam ediyor” demişti.

Öte yandan, Türkiye ile Rusya arasında 2010 yılında imzalanan anlaşmaya göre kurulmakta olan bu santralle ilgili olarak son günlerde atılan bazı adımların, bu anlaşmaya aykırı olup olmadığının tartışılması da gerekiyor. Örneğin, ana müteahhitin değiştirilmesi, anlaşmanın bu konudaki hükümlerine açıkça aykırılık teşkil ediyor. 28 Mart günü Şirket ana sözleşmesinde yapılan değişik uyarınca, Akkuyu’ya verilen “denizcilik, limancılık, depolama, yükleme, boşaltma, taşımacılık, nakliyecilik” falliyetlerine yönelik imtiyazlar Anlaşmaya uygun mu? Bu gelişme her ne kadar Doğu Akdeniz’de Rusya’ya verilen önemli bir ticari üs gibi algılansa da, beraberinde askeri ve istihbarat açısından bazı sıkıntılar getirmesi de muhtemel. Bu konu da Türkiye-ABD ilişkilerinde başka bir gündem maddesi olma ihtimalini taşıyor.

Golan Kırım değil

26 Mart 2019 Salı  |   Köşe Yazıları

ABD Başkanı Donald Trump’ın, İsrail’in Golan Tepelerinin ilhakını tanımasıyla ilgili kararı imzalaması, tüm dünyada olduğu gibi Rusya tarafından da tepkiyle karşılandı.

Hatırlatmak gerekirse, Golan Tepeleri 1967 yılındaki 6 gün savaşları sırasında işgal edilmişti. 1981 yılında İsrail’in Golan Tepelerini ilhak ettiğini açıklamasından hemen sonra Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 497 numaralı kararı ile ilhak kararı geçersiz sayılmıştı (Null and void).

Stratejik önemi haiz Golan Tepeleriyle ilgili gelişmeler tarihsel süreç içerisinde ele alındığında, İsrail’in işgal altındaki topraklarla ilgili genel siyaseti ve uygulamalarıyla paralellik gösterdiği görülüyor.

Diğer yandan, Trump’ın bu kararı, ABD Büyükelçiliğinin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınması kararına destek veren bazı ülkeleri de harekete geçirebilir. Ancak, özellikle, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır’ın orta vadede alacağı kararlar, Golan Tepelerinin İsrail toprağı sayılmasının önünü açabilecek ağırlıkta olacaktır. Uzun vadede, Rusya ile Kırım karşılığında bu konuda bir uzlaşı sağlanması da olasıdır.

Trump’ın bu kararından sonra, Rusya’nın Kırım’ı ilhak kararı nedeniyle zor durumda kaldığına yönelik yorumlara da şahit oluyoruz. Hatta, geçen gün bir dönem rektörlük de yapan önemli bir uluslararası ilişkiler profesörü, Rusya açısından durumu “Aşağı tükürsen sakal, yukarı türkürsen bıyık” deyimine benzetti.

İlhak kararı nedeniyle teknik olarak Golan tepeleri ile Kırım arasında bir bağlantı kurulsa da, ikisi arasında büyük farklılıklar bulunuyor.  

Golan Tepeleri önce fiilen işgal edilmişken, Kırım’la ilgili bir referandum söz konusudur. Her ne kadar, Mart 2014 referandumunun uluslarararası hukuka aykırı bir şekilde düzenlendiği ve tanınmaması gerektiği belirtilse de, katılım kararının %93’lük bir çoğunlukla kabul edilmesi diğer temel farklardan birisi.

Üstelik, İsrail’in Golan Tepeleri ilhak kararının geçersiz olduğu BMGK kararı ile tescil edilmiştir. Kırım ilhakı konusunda böyle bir karar olmadığı gibi, Rusya’nın Güvenlik Konseyi üyesi olması nedeniyle böyle bir kararın çıkması mümkün değil. Öte yandan, Rusya’nın Kırım’ı ilhak kararını tanıyan BM üyesi 20 ülke bulunuyor.

Kırım ilhakını tanımayan ve karşı cephede yer alan İsrail’in, Trump’ın bu kararından sonra Kırım’a yönelik politikasını gözden geçirmesi beklenebilir. Bu sürecin sonunda da kısa, orta ve uzun vadede kazanan yine Rusya olacaktır.

Babacan’ın tek şansı

31 Mart yerel seçimlerini beka meselesi yapan Cumhur ittifakı, belediyecilik yerine başta Suriye’deki gelişmeler olmak üzere genel siyasi ve ekonomik sorunları tartışmaya açarak farklı bir strateji izliyor. Beka sorununu sürekli gündeme getirmek aslında, mevcut yönetimin kendi kendisini ihbar ediyor olması gibi de algılanabilir. Allah’tan Bahçeli’nin beyanatlarını ihbar kabul edip, işgüzarlık yapacak bir hukuk sistemi yok henüz. Zira, çok basit bir mantıkla, beka sorununun nasıl yaratıldığı sorusu gündeme getirilebilir.

Seçim sonuçlarının nasıl şekilleneceği tartışmaları, daha şimdiden beraberinde siyasi hayatımıza yeni partilerin katılmasıyla ilgili beklentileri arttıyor. Kamuoyuna  yansıyan bilgilere göre, Hem Ali Babacan hem de Ahmet Davutoğlu iki ayrı parti kuruluşu hazırlığındalar. Önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Ali Babacan’ın partisine destek vereceği iddia ediliyor. Bu noktada ifade etmek gerekirse, Davutoğlu sadece dış güçlerin! değil kamuoyunun büyük kesimince de ismine sıcak bakılmayan bir isim. Özellikle Suriye politikasının yakıcı etkisinin her geçen gün daha da arttığı bir dönemde, Babacan’ın, Davutoğlu ile birlikte hareket etmesi kendisine daha baştan kaybettiren bir sonuç üretir.

17 yıllık AKP iktidarı döneminde ilk kez AKP’nin içerisinden parti kurma arayışlarının su yüzüne çıkması kuşkusuz çok önemli bir gelişme. Seçim sonuçlarına etki edecek siyasi ve ekonomik gelişmelerin iktidarı zorlayacağı beklentisi hakim. Ben, seçim sonuçları ne şekilde olursa olsun, seçimler Cumhur ittifakının zaferi ile sonuçlansa dahi, Erdoğan’ın bu kez orta vadede bir başarı hikayesi yazamayacağını düşünenlerdenim. Zira, Erdoğan’ın yönetim modeliyle ilgili tüm istediklerini gerçekleştirmesine rağmen, hala belediyecilik ipine sarılıyor olması, arka planda da işlerin iyi gitmediğine işaret ediyor. Bu da gösteriyor ki, Türkiye’nin asıl sorunları yönetim modelinden değil çok daha farklı nedenlerden kaynaklanıyor.

Türkiye tıpkı, AKP öncesi dönemde olduğu gibi yine derin ekonomik kriz içerisinde. Bu dönem sorunlarımız daha ağır. Toplumsal bölünmüşlük ve adalet arayışı ekonomik sorunların önüne geçiyor. Dış politikada yolun sonuna gelmiş olmamızın en büyük etkisinin ekonomiye nasıl yansıdığına şahit olacağımız asıl süreç seçimlerden sonra başlayacak. IMF’e gidilir mi gidilmez mi bilinmez ama ihtiyaç duyulan yabancı sermayenin gelişinde belirleyici olan “Batı sistemine bağlılığımız” test edilecek. Kısaca, tekrar etmek gerekirse, siyasi hayatımızda beklenen yeni gelişmeler yerel seçim sonuçlarından bağımsız olarak ortaya çıkacak.

Seçimlerden sonra belirleyici olacak gelişmelerden birisi de, belki de en önemlisi Suriye bağlamında Kürt sorunu olacaktır. Bahçeli’nin yaydığı Kürt alerjisi ve bu alerjinin terörün ekmeğine yağ sürmesi ile altı milyon oyun görmezden gelinmesinin beka sorununa etkisi ve katkısını sorgulayacak siyasi söylemin ortaya çıkması, zayıf da olsa ihtimal dahilindedir.

Şimdi Babacan liderliğinde, ağırlıklı olarak AKP tabanından kopacak seçmen kitlesine hitap edecek yeni bir parti kurulması gündemde. Çok sayıda AKP karşıtının da sırf “muhalif” kimliklerinden ötürü bu yeni partiyi desteklemesi bekleniyor. Peki, Kürtler bu gelişmeye nasıl bakacak? Babacan’ın Kürt sorununa bakış açısı nasıl olacak? Babacan Kürtlerin parlamentoda temsil hakları ile terör arasındaki farkı net bir şekilde gözetebilecek mi? Yoksa o da HDP eşittir PKK mı diyecek?

Şimdi Türkiye’nin önünde yine tarihi bir fırsat var. Ali Babacan Kürtleri kucaklayarak, toplumsal bölünmeye yol açan fay hatlarından birini bertaraf edecek vizyon geliştirebilecek mi? Fark yaratacak, beklenmedik bir Kürt politikasıyla toplumsal uzlaşma adına ümit vaat eden bir adım atabilecek mi? Aksi durumda, yani Babacan da bu konuda mevcut partilerden farklı bir yaklaşım sergileyemezse, özellikle de MHP’nin dışlayıcı politikasını dışlayamazsa, bu fırsatı da hep birlikte kaçırmış olacağız.

Ali Babacan cesur bir açılıma öncülük etmediği taktirde, kuracağı parti, mevcut siyasi sistemde  barajı geçerek parlamentoya girse ne olur, girmese ne olur? Eğer Türk siyasi tarihi açısından unutulmayacak bir dönüm noktasının mimarı olarak toplumsal uzlaşmaya katkı sağlamayı tercih edecekse, o zaman dönüştürücü bir liderliğe soyunmalı. Gerçek bir meydan okumayla siyaset sahnesindeki yerini almalı. “Ekonomi mi?”, emin olun, o iş çok kolay. Bu adımdan sonra gerisi çorap söküğü gibi gelecek.

Babacan, ezberleri bozamayan bir parti kurmayı planlıyorsa, sanırım bu boşluğu yine, bir defa daha Erdoğan doldurmak zorunda kalacak. Üstelik seçimlerden yenilgiyle çıksa dahi…

Not: Bu yazının son bölümü büyük ölçüde, 2 Ağustos 2017 Çarşamba günü bu sitede yayınlanan “Akşener’in tek şansı” başlıklı yazımdan aynen alınmıştır: http://medyagunlugu.com/haber/aksenerin-tek-sansi-42569