7 maddede İsrail uçağının düşürülmesi

Meğer Suriye’den kalkan İran’a ait bir “drone” İsrail hava sahasına girmiş. İsrail bu “dron”u düşürürken bir F16 uçağını kaybetmiş, sonra Suriye’de bulunan, Suriye ve İran’a ait 12 hedefi vurmuş. Suriye’ye ait hedeflerden 4 tanesi Suriye hava savunma sistemi bataryalarıymış. İsrail kaynaklarına göre olay bundan ibaret. İsrail tarafı yaptığı resmi açıklamada “bu tür saldırıların sorumluları bedelini ödemek durumundalar” ifadesine yer verdi.
Suriye tarafından yapılan açıklamada ise, İsrail saldırılarına cevap niteliğindeki savunmada birden fazla İsrail uçağının düşürüldüğü ifade edilmektedir. Olayın neden ve nasıl geliştiğini tartışmaksızın, bu olayın Suriye sorunu açısından ne gibi sonuçlar doğuracağını değerlendirelim:
Suriye’deki hava savunma sistemleri Rusya’nın bilgisi ve izni olmaksızın kullanılmış ise bu önemli bir gelişmedir. Rusya’nın bu konuda bir açıklama yapıp yapmayacağı bilinmemekle birlikte, savunma sistemi kurulurken İsrail uçaklarının düşman uçağı olarak tanımlanmasına Moskova tarafından daha en başta “onay” verildiği anlaşılmaktadır.
Olay Rusya’nın bilgisi dahilinde meydana gelmişse, Rusya bir taşla iki kuş vurmayı başarmış demektir. Hem İsrail’e bilinçli şekilde prestij kaybı yaşatarak, Suriye’de kendi bilgisi dışında strateji geliştirmemesi mesajını vermiş hem de İsrail saldırısı sonucunda İran’ın Rusya’ya daha da yakınlaşmasını mecbur kılacak bir hamle gerçekleştirmiş olabilir.
Rusya, geçtiğimiz hafta İdlib’de düşürülen Rus uçağının hangi gizli servis(ler)in koordinasyonuyla gerçekleştirildiğine dair bulgulara ulaşmış olabilir. Bu nedenle ilgili taraf(lar)a ceza kesmiş olabilir.
Düşen İsrail uçağıyla ilgili olarak bu sabah attığım tweete verilen yanıtlar arasında, “uçağın İsrail’in saldırılarını haklı çıkartmak amacıyla İsrail tarafından düşürülmüş olabileceği” de bulunmaktadır. Bence de bu değerlendirme ihtimal dışı değildir.
-Bu gelişme, Suriye’de Kürtleri biraz daha dokunulmaz kılacak, daha çok korunmalarına ve kollanmalarına yol açacaktır. Zira bu olay Kürtleri, ABD ve İsrail açısından İran yayılmacılığına karşı da kullanılabilecek en elverişli müttefik konumuna getirecektir. Kürtler belki de en başından beri bu amaçla desteklenip, güçlendirildiler. Belki de ABD, önümüzdeki hafta bize Suriye Kürtlerinin Türkiye’ye yönelik tehdit olmayacağının garantisi bir kez daha vermeye çalışacaklar.
6 – Türkiye, terörist olarak nitelediği Esad yönetimine ve İran’a yönelik bu açık mesaj karşısında, hangi tarafı destekleyecek veya kınayacaktır? Sessiz kalmayı mı tercih edecektir?
7- Suriye iç savaşına, önce ABD öncülüğündeki koalisyona açık destek vererek iştirak eden Türkiye, daha sonra taraf değiştirip, İran ve Rusya (Astana süreci) ile birlikte hareket ederek bugünkü noktaya ulaşmıştır. Bugünden itibaren Türkiye’nin taraf seçmek konusunda daha da zorlanacağı, teşvik edileceği, mecbur bırakılacağı gelişmeler yaşayacağımız anlaşılıyor.
Bilindiği gibi Türkiye kamuoyunda, Afrin harekatının asıl nedeninin iç politika mülahazaları olduğunu iddia eden kesimler de bulunuyor. Eğer öyleyse, bu operasyon iç politika açısından da oldukça riskli sonuçları olabilecek bir adım. Karar alıcılar sanırım bu olasılığı yeterli şekilde  değerlendirmiştir. Ancak, Afrin harekatı özellikle Batı’da, IŞİD’e karşı mücadeleleri nedeniyle oluşan Kürtlere yönelik sempatiyi bir başka seviyeye taşıma potansiyeli de barındırmaktadır. Bunun da hem ülkemizin milli çıkarları hem de iç politikamız açısından ne gibi sonuçlar doğuracağı iyice tartışılmalıdır.
Advertisements

Nabi Şensoy’un ardından

Büyükelçi Nabi Şensoy’u 73 yaşında kaybettik.Nabi Şensoy ile T.C. Moskova Büyükelçiliğinde yaklaşık 3 yıl birlikte çalıştık.

Önce benim Büyükelçim oldu. Sonra arkadaş ve dost olduk. Hayatımda gördüğüm en donanımlı, en mütevazı bürokrattı.

Meslekten diplomat hatta bir dönem Özal’ın özel kalem müdürlüğü görevini yürütmüş olmasına rağmen hep önce insan olarak kalmayı başarmış birisiydi.

Tek anlaşamadığımız konu Onun Fenerbahçeli, benim Galatasaraylı olmamdan kaynaklanıyordu. Her hafta sonu Moskova Fenerbahçeliler derneğine gidip, iş adamları ve gazetecilerle birlikte Fener’in maçlarını onlarla aynı coşkuyu yaşayarak izlerdi. Eğer o hafta sonu Fenerin işi ters gitmişse, Pazartesi günleri beni görmek istemezdi.

Bürokrasiden istifa ederek ayrıldığımda, Moskova’dan telefon ederek, “devlete küsülmez, çok üzüldüm, devlette kalman lazımdı, inşallah en kısa sürede geri dönersin” demişti.

Türkiye’ye dönüşte Müsteşar yardımcılığı görevine getirildi. 1 Mart 2003 teskeresiyle ilgili yoğun mesaisi arasında Bakanlıkta bir öğle yemeği yedik. Benim istifa etmiş olabileceğime hala inanamıyordu, üzüntüsünü belirtiyordu.

Aradan yıllar geçti, 2009 oldu. Nabi bey T.C. Vaşington Büyükeçimizdi. O yıllar Davutoğlu kasırgasının tüm ülkeyi, hatta dünyayı! sardığı yıllardı.

Beyaz Saray’da bir Erdoğan Obama görüşmesi yapılacaktı. Görüşmenin baş başa yapılması planlanmıştı. Buna rağmen, Davutoğlu görüşmeye girmeye kalkmış, Beyaz Saray’da kriz yaratmıştı. Davutoğlu ve kendisinden daha büyük olan egosu, bu işten Nabi beyi sorumlu tutmuş ve işi insani vasıflarını gösterecek kadar tepkiye dönüştürmüştü.

Nabi Şensoy T.C. Vaşington Büyükelçisiyken 8 Aralık 2009’da merkezde bir görevine alınmasını talep etti. İstifa etmenin kibarcasıydı bu.

Haberi duyunca hemen telefon etmiştim. Sekreteri hanıma görüşmek istediğimi belirttim. Kısa bir süre sonra sekreteri dönüş yaptı ve “kendisi sizi arayacak” dedi.

Kendisine “çok üzüldüğümü, devlette kalması gerektiğini, devlete küsülemeyeceğini” söyleyeceğimi bildiğinden olsa gerek telefonla görüşmek istememişti.

Ülke olarak, sahip olduğumuz en değerli şeyimizi, kaliteli insan kaynağımızı, kaybetmekte hiç tereddüt etmedik. Yakın bir tarihe kadar, bunun bilinçli bir tercih olabileceğine hiç inanmamıştım.

Şimdi her şey çok net.

Artık insanlar sadece işini, devlet de kaliteli insan kaynağını kaybetmekle kalmıyor, hatalı dış politika tercihleri nedeniyle insanlar hayatlarını kaybediyorlar, şehit oluyorlar.

Ama Davutoğlu hala kameralara tebessüm edebiliyor, hatta dış politika analizleri yapmaya cesaret dahi ediyor. Kendisine, yaşadığımız dış politika sorunları hatırlatıldığında, 3. şahıslar aracılığıyla “Ne Dışişleri Bakanlığı döneminde ne de başbakanlığı döneminde hiçbir kararı tek başına almadığını” ifade ettirebiliyor.

Ama biz, kendisini siyasete sokan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, Onun yüzüne “Türkiye’den çok Mısır ve Suriye’nin başbakanı ve dışişleri bakanı gibi davranarak çok ileri gittiğini, bunun Türkiye’nin menfaatlerine de aykırı olduğunu söylediğini biliyoruz.

Allah rahmet eylesin, mekanın Cennet olsun Nabi abi, çok üzgünüm.