7 Haziran 1945’ten 7 Haziran 2015’e

Daha kuruluşundan beri demokrasi prensiplerinin eksiksiz şekilde uygulanması, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve vatandaşlarının en önemli amacıdır. Atatürk’ün ölmez adına bağlı kutsal Kurtuluş Savaşı’mızdan doğan Türkiye Cumhuriyeti, ilk Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile dünyanın belki de en demokratik anayasasını meydana getirmiştir. Continue reading “7 Haziran 1945’ten 7 Haziran 2015’e”

Advertisements

DARBE YALANLARI

Yakın tarihimizdeki darbeler ve müdahaleler, sadece demokrasiyi kesintiye uğratmakla kalmadı; binbir güçlükle yetişen insan kaynağını da heba etti. İdamlar, işkenceler ve bunların yaşattığı acılar her ne kadar bazıları tarafından kutsansa da darbeleri lanetlemek ve darbelere karşı çıkmak, temel insanlık görevlerinden biridir. Continue reading “DARBE YALANLARI”

Ü,K,T,R

Hepsi sadece dört harf: “Ü,K,T,R”.  Bu dört harf ile hangi anlamlı kelime ya da kelimeler yaratılabilir ki? Ben denedim; sadece iki kelime bulabildim. Siz de deneyin, göreceksiniz ya “Türk” ya da “Kürt” yazabileceksiniz. Bu iki kelimeyi yazmak için de ancak ve sadece baştaki ve sondaki iki harfin yerini değiştirebiliyorsunuz. Bu iki kelimeyi sadece bu kadar ayrıştırabiliyorsunuz.

Kenan Evren Kürtler için “Yürürken kart kurt sesleri çıkartan dağ Türkleri” dediğinde çok sinirlenmiştim. Küfür ettiğimi dahi hatırlıyorum. Bugün, Evren’in çok değerli bulduğum bu tanımlaması, o dönem ciddi tartışmalar yaratmıştı. Kürtlerin  inkarı anlamına geliyordu bu. Gerçi, Kenan Evren’den yıllar sonra ünlü bir sosyolog ve siyasetçi Profesör de “Türk ırkı diye bir ırk yoktur” şeklindeki açıklamasıyla benzer tartışmalara konu olmuştu. Allah’tan ki, bu Profesör daha sonra “Benden Türk düşmanı olmaz” diyerek olmayan bir ırka düşman olunamayacağını da bilimsel olarak ortaya koyabildi.

Ahmet Türk isimli Kürt bir politikacı da bende her zaman ikilem yaratmıştır. Ahmet Türk’ün neden soyadını değiştirmediğini, sadece iki harfin yerini değiştirerek “Kürt” soyadını almadığını hep merak etmişimdir.  Kim bilir, belki korkuyor, belki de Kenan Evren gibi düşünüyordur. Yoksa O da Zafer Çağlayan’ın yaşadığı dramı mı yaşadı?   Zafer Çağlayan’ın dramını Allah kimseye yaşatmasın.  O ancak, T.C. Bakanı olduğunda Kürt olduğunu itiraf edebildi. Kürt olduğunu yıllarca dile getiremediğini belirten Çağlayan, “Kafatası milliyetçiliğinin mutlaka önüne geçmek gerek. Eski Ülkücü olarak bunları söylüyorum” dahi demişti.  Zafer Çağlayan’ın Kürt olduğunu sakladığı yıllarda, mesela 30 Nisan 1978 gecesi Ankara Tunus Caddesi’ndeki Tercüman Gazetesi binasının duvarlarına “bijî yekê gulanê” afişleri asarken yakalanan ODTÜ’lü Türk öğrencileri hatırlayan biri olarak, meselenin Türk veya Kürt olabilmekten önce insan olabilmek olduğunu ta o zaman anlamıştım.

Zafer Çağlayan gibi korktuğu için Kürtlüğünü gizleyenlerin yanında bir de Çetin Altan gibi korkusuz biri vardı ki, eşi hanımefendi öldüğü güne kadar, yani oğlu Mehmet Altan beyefendi 36 yaşına gelene kadar onlara annelerinin Kürt olduğunu söyleme gereği duymamıştı. Hiç şüphesiz “Çetin Altan” ve “korku” kelimelerini aynı cümlede kullanmak mümkün değil. Demek ki O da Kenan Evren gibi Kürtlerin “Yürürken kart kurt sesleri çıkartan dağ Türkleri” olduğuna inanıyordu.

Sırrı Sürayya’yı her dinleyişimde  Kürtler ve Türkler hakkında bildiklerimi gözden geçirmek zorunda kalırım.  Sırrı Süreyya’nın  konuştuğu  folklorik dil bile, beni O’nun Türk mü,  Kürt mü olduğu detayı üzerinde durmaya yöneltmedi.  O’nu da tıpkı, Hüseyin Çelik gibi bilmem kaç dönem milletvekilliği ve hatta Milli Eğitim Bakanlığı yaptığı halde “Türkçe diksiyonunu düzeltemeyen bir garip yolcu” olarak kabul ettim. Ama O nedense bana hep, tipik bir Kürt milliyetçisi gibi geldi.

Selahattin Demirtaş  daha sahici biri gibi görünüyor.  Neyi savunduğuna ya da neyin peşinde olduğuna bakmaksızın, özellikle  de Sırrı Süreyya’nın negatif tesiri altında O’na hep sempati duydum. O, önce insan olduğunun farkında olan, yaşadığı topraklara karşı sorumluluğunun bilincinde olan bir kişi görüntüsü verdi bana. Ahmet Hakan’la gerçekleştirdiği son TV programında da bu görüşümde bir değişiklik olmadı.  Yaptığı önemli açıklamalardan sadece iki gün geçti ki, İmralı’nın PKK’ya silah bırakma çağrısı gündeme düştü. Acaba Demirtaş o programda AKP’ye blöf mü yapmıştı? İçime bir kurt düştü. Yoksa barış süreci isimli temsilde O’nun rolü mü azaltılıyor?

Bugün gördüğüm manzara şu: Kürtler ve kendini Kürtlerden daha çok Kürt zanneden bazıları, AKP iktidarıyla  barış  müzakeresi yapmanın tadını çıkartıyorlar;  tıpkı hayat kadınlarıyla iffet müzakeresi yapanların yaşadığı haz misali. Ekşi sözlük ağzıyla  “dur la bir dakika hemşo, biz de özgür değiliz ki” deyip, “biz de hala seçemiyoruz, maruz kalıyoruz” diye haykırmak geliyor içimden.

Tarihin, acil demokrasi derdine düşerek, yıllarca birlikte yaşadıkları insanları ayrıştıran Kürtleri ve Kürt kardeşlerine destek olduğunu zanneden sosyalist görünümlü Türkleri affedip affetmeyeceğini bilemem. Ancak, Demirtaş’ın ayağında kısa pantolon bile yokken, Tercüman Gazetesi’nin duvarlarını Kürtçe afişlerle süsleyenlerin onları affetmeyeceklerinden eminim. 1978 yılında Kürtçe afiş asmanın ne anlama geldiğini bildiklerini de sanmam ama yine o gençleri savcıya götüren polislerin, “ifade verirken biz henüz ‘hazırlık sınıfı’ öğrencisiyiz, İngilizce bilmiyoruz” deyin dediklerini de hatırlatayım.

Sanırım yine Kenan Evren’e kızıp, sinirlendiğim günlere dönme vakti.  Madem Kürt kardeşlerimiz böyle istiyor, bize kraldan çok kralcı olmak düşmez. Ama bunu kolayca yapabileceğimi sanmıyorum. Zira bizi birbirimizden ayıran sadece iki harf, o da ancak yer değiştirerek mümkün olabiliyor.

http://www.ntv.com.tr/arsiv/id/25426204

http://www.timeturk.com/tr/2014/08/17/irak-cumhurbaskani-fuat-masum-bakin-hangi-yazarin-akrabasi.html

” Hak, çeşme-i irfanı Türk’e haram etmiştir”

“Demokrasi” kelimesi pozitif anlam yüklüdür. Demokrasinin, teorik anlamda bir kez tesis edilmesiyle “kendisine karşı olan” her şeyi göğüslemesi ve zaman içerisinde de ortadan kaldırılması beklenir. Hiç şüphesiz bu durum, demokrasiyi yaşam biçimi olarak içselleştirmiş olan insanların kurduğu ve geliştirdiği demokrasilerde geçerlidir. Demokrasi kavramıyla kişisel sorunu olanların veya yaşam tarzı olarak takıyyeciliği benimseyenlerin elinde ise demokrasi, “ayak takımının despotizmine”kaçınılmaz bir şekilde dönüşmeye mahkumdur. Tarih, Voltaire’nin bu tanımını haklı çıkartmak için çaba sarf eden siyasetçilerle doludur.

Evrensellikten çok uzak olan ve zorbalıkla tesis edilmeye çalışılan bir rejimi “demokrasi” olarak nitelemek, ancak tedrisatla mümkün olabilecek bir cehalet seviyesine işaret eder. Sosyal bilimlerde akademik kariyer yapmasına rağmen, demokrasinin ana perspektifinin hoşgörüolduğunu bilmeyen ve düşünme organı irade altına alınmış olanları “Yarı cahil, kör cahilden beterdir” atasözünün kapsama alanındadeğerlendirmek gerekiyor. Tarihin ise direttiği teze karşı çıkanları “gırtlaklamak” istediğini itiraf etmiş bir akademisyen siyasetçiye müstesna bir yer ayırmış olması, teselli değil, demokrasimiz açısından maalesef demokrasinin yüz karası olma halidir.   

Demokrasinin sadece sandıktan ibaret olduğunu iddia edenler, en üst perdeden, demokrasi naraları atıyor. Soğuk savaş döneminin sağ ve sol kalıpları arasında sıkışıp kalmış olan insanların, bu pozisyonlarını korumak için hala inatçı bir duruş sergiliyor olmaları da onları ister istemez ‘sandık demokratları’ diye tanımlamamıza sebebiyet veren bir başka garipliğe işaret ediyor. Bence bu garipliklerin temel nedeni; değişen dünyayı, küreselleşmeyi, yeni üretim ve bölüşüm ilişkilerini algılayamama sorunumuzdan kaynaklanıyor. AKP’li siyasetçiler ve yandaşları ile sadece AKP karşıtlığı yoluyla siyaset yaptığını zanneden hep solcu veya hep sağcıların, aslında Türkiye’nin geçmişiyle kavga etme temelindeki siyaset anlayışlarıbizlerin hem bugünümüzü hem de yarınlarımızı ıskalamamıza sebep oluyor ne yazık ki…

Yeni kapitalizmin, insanların yaşam kalitesini bilgi ve iletişim teknolojileri sayesinde yükselterek, en azından, bilgiye ulaşmada demokratikleşme sağladığı iddia ediliyor. Ancak yeni kapitalizm de tıpkı klasik kapitalizm gibi paylaşım adaletsizliği, işsizlik ve açlık gibi temel sorunları çözmekte yetersiz kalaraksağlandığı iddia edilen bu demokratikleşmenin değerini yitirmesine yol açıyor. İşte, bunu okumaktan aciz akademisyen politikacılar dahi küreselleşmenin çağımızın en yakıcı sorunu haline geldiğini fark edemiyorlar. Üstelik, Jacques Chirac gibi muhafazakar bir politikacının, “Küreselleşme, ondan asıl yararlanan toplumların geleceğini daha iyi aydınlatıyor”sözlerini de ya görmezden geliyor ya da algılamakta yetersiz kalıyorlar. 

Politik açlığını, Dersim isyanı ve 28 Şubat arasındaki zaman diliminde gidermeye çalışanların, duble yollar ve kaçak saray arasında gel git yaparak zenginleşmeleri, üstelik bunu ileri demokrasinin bir nimeti olarak pazarlamaları, doğal olarak ufka bakmayı gereksiz hale getiriyor.Dahası, bir seçim döneminde suyu olmayan bir eve Vali’nin çamaşır makinesi yardımı yapmasını da sosyal devlet olmanın gereği sanıyoruz. Buna karşın yapabildiğimiz tek eleştiri ise “Tunceli’de dağıtılan çamaşır makinelerinin neden Elazığ’dan alındığını sorgulamak” oluyor.

Bugün, kaçak sarayın iç kadrosunun, “etrak bi-idrak” yakıştırması yapan Osmanlı Enderunundan farklı bir yaklaşımı olmadığını söylemek abartı mı olur sizce? Aziz Nesin’i bir tarafa bırakmayı başarsak bile, 400 yıl önce “Tanrı, Türk’e irfan pınarını yasaklamıştır” demiş olan Nef’i, tarihten silinebilir mi peki?

Yarınların, yönetenlere mi yoksa yönetilenlere mi daha pahalıya mal olacağını kestirmek zor olmasa gerek. Bu soruya cevap verme görevi ise kuşkusuz ki oy sahiplerine düşüyor. Onların, en azından bu soruya yanıt verebilmeleri gerekiyor. 

http://www.radikal.com.tr/turkiye/tuncelide_susuz_mezraya_camasir_makinesi-920585