Kapitalizmin Geleceği

Berlin duvarının yıkıldığı günlerde BBC radyoda yayınlanan bir analiz programını hatırlıyorum. Stüdyoda bir iktisatçı, bir tarihçi ve programın sunucusu sosyalist sistemin yıkılışını tartışıyorlardı. Berlin’e, duvarın önündeki göstericilerle görüşme yapan muhabire bağlanıldığında, arka planda haykırışlar ve duvara indirilen balyoz sesleri duyuluyordu. Muhabir şu cümle ile sözlerine başladı; “İşte bu sesler, sosyalizmin yıkılışının sesleri.”

Stüdyodaki iktisatçı bu cümleyi yorumlayarak, “sosyalizm yıkıldığı takdirde, kapitalizm kendi iç çelişkilerine daha hızlı döner, pazar ve ham madde paylaşım savaşları tekrar başlar. İlla klasik savaşlar olacak anlamında söylemiyorum, yeni ve farklı metodlar ortaya çıkabilir. Amerika’nın ve kapitalizmin mutlak galibiyetini kutlamaktan ziyade, dünyanın tek kutuplu düzende karşılaşacağı sorunlara nasıl çözüm bulunabileceğini bugünden tartışmamız gerekiyor. Zira, kapitalizm gibi rekabete dayalı bir sistem, kendi rakibi olmazsa değişen ortama nasıl adapte olacak?” sorusunu gündeme getirdi. Tarihçi konuk, bu analizin Marxist bir yaklaşım olduğunu belirtti ve kişi hak ve özgürlükleri temelinde kendi yorumunu yaparak, dünyanın artık daha özgür bir yer olacağı yönündeki öngörüsünü  ifade etti.

Sovyetler Birliği’nin dağılması sadece uluslararası politikada değil ekonomik ilişkilerde de radikal değişimlere yol açtı. Sovyetler Birliği gibi enerji, madenler ve diğer hammadde kaynakları ile yetişmiş iş gücüne sahip bir ülkenin dağılmış olmasının etkileri daha tartışılamadan bir de “Çin” sorunu ortaya çıktı. 1992’de Deng Xioping’in “Bir ülke, 2 sistem” modeliyle şekillenen Çin gibi dev bir ülke de kapitalist sisteme eklemlenerek, üretim maliyetleri, fiyat ve ücretlerde köklü değişime yol açtı. Bugün, Sosyalist bir ülkede küllerinden adeta yeniden doğmakta olan kapitalizm  dünyaya 100 yüzyıl önceki “vahşi kapitalizmi” tekrar yaşatıyor. Bir tarafta piyasa sosyalizmi de denilen Çin modeli, diğer tarafta bilgi ekonomisine dayalı teknolojik üstünlüğün ön plana çıktığı yeni ekonomi; “yeni kapitalizm”, küreselleşme adıyla dünyaya şekil veriyor. Klasik iktisat teorisinin çözemediği başta açlık olmak üzere, sefalet ve geri kalmışlık sorunlarına, yeni ekonomiyle birlikte “teknolojik bölünme”  (digital divide) sorunu da  eklendi. Çelişkiler daha da derinleşti.

Aslında, 11 Eylül’le birlikte sosyalist sistemin yerini alacak fiili bir düşman yaratılması imkanı ortaya çıkmıştı. Yeni anti–tez bu olabilirdi : terör, din temelli terör. Medeniyetler çatışmasına kafa yorulmasına rağmen, El Kaide ile simgeleşen bu yeni anti tezin kapitalizmin yeni dinamosu olamayacağının anlaşılması için uzun süre beklenilmesine gerek kalmadı.  Kapitalist ideologlar, kısa sürede globalleşmenin sınır tanımayan yayılmacılığıyla kapitalizmin kendi sonunu da hazırladığını farkettiler, ancak, ok yaydan çıkmıştı bir kez. Bugün küreselleşmeyi merkez ülkelerden, çevre ülkelere yönelik tek yönlü sermaye, mal, hizmet, ideoloji ve kültür ihracı olarak yorumlarken, çevre ülkelerden, merkeze yönelik küreselleşmenin neden ve nasıl engellendiğini tartışamıyoruz bile. Açlık, sefalet ve istihdam gibi küresel sorumlulukların bilinçli olarak küreselleştirilmediği bir ortamda, dünyanın farklı bölgelerinde karşımıza çıkan ve aslında farklı tanımlamalar gerektiren “terör” olgusunu yaşayıp, şaşırıyoruz. Bununla da yetinmeyip, Taliban’sız, El-Kaide’siz, IŞİD’siz, Boko-Haram’sız şiddetten uzak bir İslam dünyasını hayal edemez duruma düşmüşüz. Öldürülen çocuk öğrencileri, kaçırılan kız öğrencileri, kafa kesmeleri ve canlı bombaları izlerken, yaratıcılıklarını ancak terör eylemleri ile gösterebilen kişilerin ve grupların sayısının her geçen gün artmasının temel sebebi başka ne olabilir sorusuna yanıt arıyoruz.

Bence durum daha da vahim. Demokrasi ve kapitalizm gücün dağılımı noktasında farklı yaklaşımlara sahipler. Gelir düzeyinde ve mülkiyet alanında “eşitsizliği” öngören bir iktisadi sistemle, eşitlikçi demokrasinin bir arada yaşamaya nasıl devam edeceğini düşünmemiz gerekiyor. İşte bu nedenle, Lester Thurow’un “Kapitalizmin Geleceği” başlıklı kitabını yeniden okumaya karar verdim.

Hiç şüphesiz, Sosyalist sistem, hüküm sürdüğü ülkelerdeki insanların yaşam standartlarını ve refah düzeyini arttırmakta ve demokrasiyi tesis etmekte yetersiz kaldı. Bu tartışılamaz bir gerçek. Ancak, bence, şunu da kabul etmemiz gerekiyor, sosyalist sistemin mevcudiyeti kapitalist dünyada işlerin daha iyi gitmesine yardımcı oluyordu.

Advertisements

RUS RUBLESİ Mİ VE RUS RULETİ Mİ?

Bu ülkede, “Rusya ile dış ticaretimizi artık Ruble ile yapacağız”
diyerek hava atan politikacıları hatırlar mısınız? Ya da Rusya,
Kırım’ı ilhak ederken, ağırlık koyamayıp, “değerli yalnızlık politikası
gütmekle gurur duyanları”, ya da Batı ile Rusya’nın ambargo
restleşmesi yaptıkları dönemde, “Rusya’ya tarım ürünleri ihracatımız
artacak” diye ellerini ovuşturan esnaf politikacıları? Peki, petrol
fiyatları yerle bir olmuşken, doğal gazda “Ruslardan yüzde 6 indirim
aldık” diye böbürlenenleri hatırlar mısınız? Yakındaki uzak komşu
Rusya’yı anlama güçlüğü çektiğimiz içindir ki Rusya ile ilişkilerimiz,
ciddi bir perspektif yerine, liderlerin ortaklığı temelinde ele alınıyor.

Son yıllarda Rusya, yüksek düzeyde seyreden enerji fiyatlarına
paralel olarak ciddi bir ekonomik gelişme kaydetti. Enerji
fiyatlarındaki düşüş ve Batı’nın ambargosu nedeniyle yaşanmakta
olan ekonomik krizin, Putin’in imajına ve Putin döneminde sağlanan
istikrara büyük darbe vurması bekleniyor. Merak edilen bir soru var;
“Rusya, bu krizden rejimin istikrarını koruyarak çıkabilecek mi?
Giderek azalan döviz gelirleri ve düşmekte olan döviz rezervleri,
acaba 1990’lı yıllarda olduğu gibi emekli maaşlarının ödenememesine
yol açacak mı?” Bu gibi sorulara yanıt aramak yerine, “Rusya’nın
derdi de bizi germemeli” diye düşünebilirsiniz. Peki, ama böyle
düşünme lüksümüz var mı?

Yaşanan krizle birlikte Ruble’deki büyük dalgalanmanın
Rusya’daki Türk şirketlerini, özellikle de inşaat şirketlerini olumsuz
etkilediği biliniyor. “Rusya’daki diğer yatırımlarımız, Rusya’ya
ihracatımız ve daha önemlisi turizm gelirlerimizin akibeti ne olacak
?” diye düşünmeye başladığımızda, Rusya’nın derdinin bizi neden
germesi gerektiği ortaya çıkacak. Bunun yanı sıra sadece Dolar/TL
paritesinin izlediği seyir bile, Rusya krizine karşı neden duyarsız
kalınamayacağının bir başka kanıtıdır.

Rusya’daki gelişmelerin Putin’in karizmasına ve
popülaritesine olumsuz etki yapması bekleniyor. Kuşkusuz ki bunu en
iyi Putin biliyor. İşte bu nedenle, Putin’in, gelişmelerin Rusya’nın dış
politikasına da etki etmesi için özel bir çaba sarfedileceğini söylemek
kehanet olmayacak. Rusya, batının tehditlerine ve baskısına boyun
eğmemek için fazlasıyla “dik durabilecek” bir ülkedir. Rusya, dış
politikasında da iç politikasında da her zaman stratejik ve askeri
konulara öncelik vermiş, ekonomik konuları ikinci plana atabilmiş
bir ülkedir. Rusya’nın dış politikası, “etki alanı” ve “sıkı ve kuralcı
karşılıklılık” gibi eski moda konseptlere dayanır. Zaten Rusların
hukukun gücüne değil, gücün hukukuna inandığını söylememize
gerek bile yok.

Putin şunu iyi biliyor ki, Ruslar; yurt içerisinde zor hayat
şarlarına karşı şerbetli bir millet olmasına karşın, dış ilişkilerde
yaşanacak “zor şartlara” hiç alışık değildir. Dışarıda, her zaman
güçlü ve başı dik bir Rusya olması; sıradan, sokaktaki Rusların
temel arzusudur. Açıkçası, bu konu sefaletten daha önceliklidir.
Ancak buna rağmen, Putin’in özellikle yoksul kesimin yaşam
düzeyinin daha da kötüleşmemesi için büyük gayret sarf edeceğini
söylemeliyiz. Kriz ortamında, başta halkın temel ihtiyaç maddelerinin
tedariki ve bunun sürekliliğin sağlanması, hatta turist akışının
devamlılığı büyük önem arz edecek. Sanırım, Allah bir kez daha
Türkiye’yi Rusya pazarına, Rusya’yı da Türkiye’ye mecbur kılıyor.
Ancak Türkiye’nin bugünkü gündemi, bu fırsatı değerlendirmemize
olanak sağlayacak mı, sağlamayacak mı, işte asıl soru işareti bu.

Barış sürecine karşı hızlandırılmış demokrasi dersleri…

Ülkemiz, gerilim filmlerini aratmayacak bir süreçten geçiyor. Taraflı ama sorumsuz bir Cumhurbaşkanı bu filmin yapımcısı ve başrol oyuncusu rolünde. İcraatın tüm sorumluluğunu üzerinde taşıdığı halde birçok konuda devre dışı kalan dürüstgörünümlü, hayal kurmakta sınır tanımayan bir başbakan, sadece siyasi otoriteye bağlı olması beklenirken, emir eri olmayı tercih eden bir genelkurmay başkanı, hukukun üstünlüğünü açıkça savunması yadırganan bir Anayasa Mahkemesi başkanı, havuza düşen bir medya ve sanal muhalefetin sanal liderleri bu filmde önemli rolleri paylaşmışlar. Filmin, vizyona girdiğinde gişe rekoru kırmasını hedefleyen ancak bundan bir türlü emin olmayan finansörler, süratle azalan demokrasi oksijenine rağmen demokratik haklarının kavgasını verdiğini zanneden Kürt milliyetçileri ile dört duvar arasında geçirdiği 15 yılın ardından bilge kişilik mertebesine ulaşmış bir vatandaşı da filmin kadrosuna dahil ederek, gişe gelirlerini arttırmayı hedefliyorlar.

Siniri alınmış vatandaşlardan oluşan, üstelik bazıları figüran olarak filmde rol alan geniş bir izleyici topluluğunun mevcudiyeti, yapımcıları her geçen gün senaryoyu yeniden yazarak geliştirmeye teşvik ediyor. Kadın erkek eşitliği, bedelli askerlik, Osmanlıca eğitim gibi temalar da senaryoya eklenince, doğal olarak bir sonraki sahnede neler olup biteceği merak ediliyor.

Topyekun cinnet hali görüntüsü arzeden bu durumdan muzdarip kimi aydının bile, Cemil Meriç’in deyimiyle “Türkiye’de Türkçe konuşan Fransız olmak” bir tarafa,bedelliT.C. vatandaşlığından çıkıp, hayatının geri kalanını bir başka diyarda geçirmeyi düşünür hale gelmiş olması, filmin yapımcılarının doğru yolda olduklarını gösteriyor.Ülkede, Cemil Meriç’in aydın tanımını anlamaktan aciz, dar görüşlü “aydıninsan”sayısının fazlalığı, filmin neden kolaycagerçeğe dönüşmek üzere olduğunun bir kanıtı. Bildiğiniz gibi, “aydın olmak için önce insan olmak lazım” diyen Meriç,insanı da mukaddesi olan, hırlaşmayan, konuşan, maruz kalmayıp seçen olarak tanımlar.
İnsanı, bazı bahislerde sağcı, bazılarında ise solcu olarak gören Meriç, “bu kelimeleri aşmak lazım, bu memlekette sağcı-solcu, ilerici-gerici yoktur, bu memlekette namuslu ve namussuzlar vardır. Siz namuslulardan olun. Görecekseniz çok kalabalık olacaksınız” derken neyi öngörmüştü acaba? Bu günleri göremeden aramızdan ayrılmış olmasına sevineceğim hiç aklıma gelmezdi.

“Yemin ederim ki, dünyanın bütün toprakları, bir tek insanın kanını akıtmaya değmez.” diyebilen Meriç gibi birisini yetiştirmiş olan bu toprakların, bahsedilen “kalabalıkları” ne zaman ve nasıl yaratacağını öngöremeyişimiz, dahası ümidimizi yitirmekte olmamız hiç şüphesiz Meriç’in yaptığı “aydın” tanımını hak edemeyişimizden kaynaklanıyor.

Ben şahsen işin kolayına kaçmak taraftarıyım. İçerisinde bulunduğumuz durumu yine meşhur ‘dış güçler’ teorisiyle açıklayarak önümüze bakmayı tavsiye ederim, siz de öyle yapın.Yalnız bir şartla; bundan böyle aynaya bakmayı bırakacaksınız.

Dün, AKP’nin Türkiye’yi hızla demokratikleştirmekte olduğunu ısrarla ve inatla ileri süren eski nesilbazı yandaş aydınların bugün yaşadıkları ikilem ya da dram daha şimdiden tarih kitaplarında özel bir yer edindi. Gezi sürecine aktif olarak katılıp, bugün “ben gezinin ilk 5 gününe tarafım ama ondan sonra olaylar çığırından çıktı, darbe teşebbüsü oldu” diyen, sokaklardaki kadrolu kamu görevlisi militanları, demokratik hak arayışı peşinde koşanlar zanneden yeni nesil yandaşlar da kuşkusuz tarih kitaplarında hak ettikleri yeri alacak.
Kaynamakta olan çorbaya son olarak tuz ilave etmek üzere olan Kürt kardeşlerim, siz de tarih kitaplarında hak ettiğiniz yeri almak üzeresiniz. Ama peşin söyleyeyim; bu, sandığınız gibi onurlu bir yer olmayacak. Zira sizler, demokrasiden hızla uzaklaşmakta olan bir geminin güvertesinde sahile doğru koşarak,kurtulacağınızı sanıyorsunuz. Demokrasi mücadelesi verdiğinizi zannettiğiniz süreç, bu topraklarda yaşayan herkesin vicdanını kanatarak, kapanmayacak yaralar açıyor. Sizlere naçiz tavsiyem; lütfen eski nesil yandaşları dinlemeye devam ediniz. Zira, bugün muhtaç olduğunuz hızlandırılmış demokrasi derslerini kısa sürede en iyi onlardan öğrenebileceksiniz, üstelik onlar bu defa daha da deneyimli.

Evet, bizler meşhur “dış güçler” teorisinin arkasına sığınarak kendimizi aklayamayacağız, bu kesin. Ama Kürt açılımının sınırlarını kimin, nerede, nasıl çizdiğini ve Hükümetin eline nasıl tutuşturduğunu araştırmadığınız müddetçe, sizler de kendinizi aklayıp, huzur içerisinde olamayacaksınız. Üstelik, sizin işiniz bizden daha kolay; sadece Google’a bakarak, Türkiye’nin coğrafi sınırlarının değiştirilmesini içeren yabancı filmin senaristi David L. Phillips’in maceralarının bir komplo teorisi değil de gerçeğin ta kendisi olduğunu göreceksiniz.

Putin ziyaretinin ardından…

12 Mayıs 2010 tarihinde Ankara’da, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Dmitry Medvedev, iki ülke arasındaki geleneksel iyi komşuluğa ve çok boyutlu ilişkilere dayanarak, Türk-Rus ilişkilerini kapsam ve derinlik açısından daha ileri bir düzeye taşıma niyetiyle ”Türkiye Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu Arasında Üst Düzey İşbirliği Konseyi’nin (ÜDİK) Kurulmasına İlişkin Ortak Açıklama” yaptılar. Bu konseyin, Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin stratejisini ve ana hatlarını belirleyerek, ikili ilişkilerin daha da geliştirilmesi öngörülmüştü. Son toplantısı 1 Aralık 2014’de yapılan ÜDİK bugüne kadar toplam 5 kez gerçekleştirildi. Kuşkusuz, böylesine üst düzey bir organın her yıl toplanarak, ilişki düzeyini gözden geçirmesi ve tasiyelerde bulunması önemli bir fırsat ve araç.

Önce şu soruya yanıt arayalım. Bu organ son 5 yılda iki ülke ilişkilerine gerçekten katkı sağladı mı? Daha doğrusu ilişkilere katkı sağlayabilecek bir mekanizma oldu mu?

Medyada kimsenin aklına gelmeyen önemli bir noktaya vurgu yaparak başlayalım. 2010 yılında kurulan ÜDİK’in ilk toplantısı, T.C. Başbakanı ile Rusya Devlet Başkanı (Medvedev) arasında, 2011 yılındaki 2. toplantısı T.C. Başbakanı ile Rusya Devlet Başkanı (Medvedev) arasında, 2012 yılındaki 3. Toplantısı T.C. Başbakanı ile Rusya Devlet Başkanı (Putin) arasında, 4. Toplantısı da T.C. Başbakanı ile Rusya Devlet Başkanı (Putin) arasında gerçekleştirildi. 5. toplantı ise, T.C. Cumhurbaşkanı ile Rusya Devlet Başkanı (Putin) arasında gerçekleştirildi. Sanırım bu durum, Türkiye’de zımni olarak başkanlık sistemine geçildiği anlamına geliyor. Bu konunun uluslararası ilişkiler açısından ne kadar ilginç olduğu tartışılabilir ancak tartışılmayacak olan nokta, iki ülke ilişkilerinin Erdoğan ve Putin’in şahıslarında özdeşleşmiş olması ve kişisel ilişkilerinin kalibresine göre şekillenen bir boyutta olduğudur. Ülkeler arasında gerçekleştirilmesi hedeflenen “ortaklık” seviyesindeki ilişki düzeyininin Başkanlar arasında tesis edilmiş olduğunu söylememiz abartı olmayacak.

Medyada yer alan yazılara ve yılda bir kez kendilerini Türk-Rus ilişkileri konusunda analiz yapmak zorunda hisseden kimi analistlere göre, bu yılki toplantının gündemi de oldukça yoğundu! Batı’nın Rusya’ya uyguladığı ambargoya Türkiye’nin katılmamasından Türk tarım ve gıda ürünlerinin ihracatına, Suriye’deki gelişmelerden Kırım’ın ilhakına, Ukrayna’daki durumdan İŞİD terörüne, savunma sanayiindeki işbirliğinden nükleer santrale kadar bir dizi konunun ele alındığı yazıldı çizildi. Zirvedeki en hafif olan gündem maddesi ise, 1990’ların sonunda gerçekleştirilen Mavi Akım projesiyle iki ülke arasında artan ticaret haciminin bugün ulaştığı seviyenin AKP’nin nam ve hesabına yazılarak övünülmesi ve ikili ticaret hacminin 100 milyar dolara çıkartılmasının hedeflenmesiydi. Kimsenin aklına AKP döneminde ne yapıldı da, ticaret hacmi 33 milyar dolara çıktı sorusunu sormak gelmedi.

ÜDİK’in kurulduğu 2010 yılından bugüne kadar geçen sürede ikili ilişkilerde yaşanan sorunlara bakıldığında, bu Konseyin başarılı sonuçlara imza attığını söyleyebilmek cok da mümkün değil. İki ülkenin Suriye konusunda ayrı kamplarda yer alması, Kırım’daki gelişmelerde Türkiye’nin ağırlığını koymak bir tarafa, “değerli yalnızlık” politikasını bu konuda da sürdürmesi, savunma füzeleri alımında Rusların devre dışı kalması, realist ve çıkar odaklı dış politika yürüten Rusya karşısında hiçbir konuda söyleyecek sözümüzün olmaması ve dış ticarette ağırlığın ve vizyonun tavuk, süt, fındık, fıstık ticaretine indirgenmesi ikili ilişkilerin geleceği açısından ümit vaad etmiyor. Ancak Davutoğlu ve Erdoğan’ın her türlü girişim ve çabasına rağmen, iki ülke ilişkileri Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana ülke halklarının sağ duyusuyla giderek gelişiyor.

Putin ve Erdoğan arasındaki basın toplantısını izlerken liderlerin gündeme taşıdıkları başlıkları ve konuları ele alış biçimini de inceledim. Putin, milli çıkar odaklı, ülke menfaatlerini ön planda tutan , bu konuda somut adımlar atan bir lider görüntüsü çizerken, Cumhurbaşkanımızda, yakalanmış olduğu Esad hastalığın pencesinden kurtulmak bir yana, hastalığın iyice ilerlediğini müşahade ettim. Durum böyle olunca, Türkiye’nin milli çıkarlarının nerede olduğunu göstermek de yine, her zaman olduğu gibi, maalesef Rusya’nın ve Putin’in insafına bırakıldı.

Putin, bu zirveyi fırsat bilerek, bir taşla birkaç kuşu birden vurdu.

Rus liderin Batıya verdiği en somut mesaj “Güney Akım” projesi girişiminin sona erdirildiğini açıklamak oldu. Dahası, Türkiye’ye gidecek yeni bir boru hattı ile Yunanistan sınırında oluşturulacak ticaret merkezine (hub) yaklaşık 50 milyar metreküp doğalgaz getirilmesi vizyonunu ortaya koydu.

Ukrayna’ya ve onun hamisi durumundaki Avrupa’ya “bakın sizi Türkiye ile birlikte nasıl by-pass ediyorum” dedi.

Bulgaristan’a da “sen Güney Akım’a ayak sürüdün, o zaman ben de Türkiye üzerinden Yunanistan’a çıkıyorum” dedi.

Avrupa’ya, “bu yeni vizyonla AB’nin Güney Koridor projesine artık ben de katılıyorum, TANAP’la birlikte Avrupa’ya geliyorum, bakalım bu konsepte nasıl engel olacaksın” mesajını verdi.

Bunu söylemek vicdanımı sızlatsa da, Mavi Akım 2 konusunda 2005’ten beri çeşitli vesilelerle gündeme getirdiğim öngörülerim (Bkz. aşağıdaki linkler) Türkiye’nin inisiyatifiyle değil ama Putin sayesinde gerçekleşti. Sonuçta, Türkiye için çok güzel bir fırsat doğdu. İnşallah, bu fırsatı değerlendirebiliriz. İnşallah bu fırsat, liderler arasındaki ortaklık pespektifine değil de ülkelerin ortak çıkarlarına hizmet eder.

Rusların bu hamlesinin Azerbaycan gazına (TANAP) alternatif olacağını söyleyecek vatan sever! enerji analistlerinin türememesi en büyük dileğim. Önce Şah Deniz 2’deki ortaklık yapısına baksınlar lütfen.

Rusların doğalgazda yaptığı %6’lık fiyat indiriminin ne anlama geldiği konusunda da ciddi bir enerji uzmanı arkadaşımın şu yorumunu paylaşayım. Bir taraf santranç oynuyor, diğer taraf da cambaza bakıyor.

1. 12 OCAK 2012 GÜNEY AKIM RAFA, MAVİ AKIM 2 MASAYA ! http://www.haber3.com/guney-akim-rafa-mavi-akim-2-masaya-haberi-1149815h.htm#ixzz3KgMWK4Zp

2. Mavi Akım 2, Türkİye’ye gerekli mi? http://turkish.ruvr.ru/2012/01/17/64009483/http://turkish.ruvr.ru/2012/01/17/64009483/

3. “Rusya’yla rakip değil ortak olma fırsatı kaçtı ” http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=71933&YZR_KOD=121

Keşke Saddam Hüseyin Yaşasaydı…

 ‘Keşke Saddam Hüseyin yaşasaydı’ başlıklı haberi okuduğumda yıl henüz 2008’di. Daha işgal edilmesinin beşinci yıldönümünde bile istikrara hasret kalan Irak’ta, Saddam Hüseyin dönemine ilişkin özlem ifadeleri yükseliyordu. İngiliz Daily Telegraph gazetesinin haberine göre Saddam döneminde ölüm cezasına çarptırılan ancak işgalden hemen önceki afla serbest kalan, eski başbakanlardan İyad Allavi’nin danışmanı olan Lütfi Sabir, “Saddam Hüseyin iktidarda olsaydı, Irak şimdi daha iyi durumda olurdu” diyordu.

     Batı’nın Irak’a müdahalesi hem Irak’a hem de bölgeye sadece felaket getirdi. Saddam sonrası ülkeye demokrasi geleceği beklenirken  bugün yaşananlar demokrasi bir tarafa, ilkel dürtülerin ve orman kanunlarının geçerli olduğu bir düzene işaret ediyor. Ülkedeki Amerikan askerinin varlığıyla sağlanan sözüm ona askeri istikrarın, Şiiler ve Sünnilerin  birbirlerinden Amerika’dan daha fazla nefret etmelerinin sonucu sağlanabildiğini anlayabilmek için uzun bir süre beklenmesine gerek kalmadı. 2014 yılında Irak’a bakıldığında, “Keşke Saddam Hüseyin yaşasaydı.” diyen insan sayısında ciddi bir artış olduğunu düşünüyorum.

Suriye’de de durum farklı değil.

2011 yılı Mart ayında Esad yönetimine karşı gösterilerle başlayan Suriye iç savaşı da, aradan geçen dört yıllık sürede arkasında onbinlerce ölü ve yüzbinlerce mağdur insan bıraktı ve hala devam ediyor. Savaşın acımasız şartlarından kaçan 3 milyon civarındaki insanın ülkelerini terk ederek, çok zor şartlarda, başka ülkelerde hayatta kalabilme mücadelesi vermelerini izliyor olmamız, bizi hemen her gün vicdani muhasebe ile baş başa bırakmaktadır. Suriye iç savaşının yarattığı nesiller boyu sürecek mağduriyetlerin ne zaman ve ne şekilde ortadan kalkacağı cevabı verilemez bir soru olarak önümüzde duruyor.

Şimdi, diktatör Esad için de aynı soruyu sorarak kimseyi rahatsız etmek istemem. Ancak, yine de yüksek sesle düşünecek olursam, tıpkı sizlerin de zaman zaman içinizden düşündüğünüz gibi “Acaba Esad’a karşı bayrak açanlar diğer ülkeler tarafından desteklenmeseydi, gelişmeler kendi iç dinamiklerine bırakılsaydı, bugünkü  tablodan daha vahim bir tablo ile mi karşılaşılırdı?”

International Studies Quarterly dergisinin Ekim 2014 tarihli sayısında yayımlanan bir araştırmayı okuduğumda yukarıdaki sorunun başkalarının da aklına geldiğini gördüm. Zira, araştırmaya göre, bir ülkede yaşanan iç savaşa üçüncü taraflarca yapılan insani yardımların iç savaşın süresini uzattığı öne sürülüyor. 1989-2008 tarihleri arasında dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşanan iç savaşları ele alan bu araştırmaya göre, iç savaşın taraflarından herhangi birisinin insani yardım alıyor olması, tarafların göreli güç kapasitelerinin diğer tarafça doğru olarak tespit edilememesi ve böylece çatışmanın şiddetlenmesi ve uzaması sonucunu da beraberinde getiriyor.

Araştırma 2008 yılına kadar olan dönemi kapsadığı için maalesef Suriye iç savaşını kapsamıyor. 2011 yılından bu yana yaşanan ve 4 yıldır şiddeti giderek artmakta olan iç savaştaki ölü ve yaralı sayıları, bombalanan şehirler ve çevre ülkelere olan etkileri göz önünde tutulduğunda Suriye iç savaşı, yukarıda belirtilmiş olan araştırmanın sonuçlarını ciddi şekilde etkilemeye, daha doğrusu varılan sonucu destekleyerek güçlendirmeye aday.

10 Ekim 2014 tarihinde T.C. Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) tarafından yayınlanan Suriye İnsani Durum Raporu’na göre, karışıklıklar başlamadan önce 20 milyon civarında nüfusa sahip olan Suriye’de bugün yaklaşık 10,8 milyon kişi acil insani yardıma ihtiyacı duymaktadır. Bu süreçte yaklaşık 6,45 milyon Suriyeli evini terk etmek zorunda kalmış, 3 milyonu aşkın Suriyeli de kurtuluşu komşu ülkelere sığınmakta bulmuştur. Türkiye, uyguladığı “Açık Kapı Politikası” çerçevesinde giriş yapan hiç bir Suriyeliyi geri göndermemiş, onlara “Geçici Koruma Statüsü” vermiştir. Bugün Türkiye, 1,5 milyondan fazla Suriye vatandaşını misafir etmektedir. Bugüne kadar ülkemizdeki Suriyeliler için 4,5 milyar ABD Doları tutarında kaynak kullanılmıştır.

Sadece Türkiye’de bulunan Suriyelilere değil, Suriye’deki taraflara da iç savaşın başından bu yana insani yardımlar yapıldığı bir başka gerçek. Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü’nün açıklamasına göre, Türkiye  Suriye’de bulunan Suriye vatandaşlarına da 2 Ağustos 2012 tarihinden bu yana resmi olarak insani yardım dağıtımı yapıyor. Bu yardımların toplam tutarı ise 700 milyon TL’yi geçmiş durumda. Sadece Kobani’ye son birkaç ayda 23 milyon TL tutarında 634 tır dolusu yardım malzemesi gönderilmiş.

Bu yardımlar, yukarıda belirtilmiş olan makalenin merceğinden ele alındığında, Suriye’deki iç savaşın uzamasında ve şiddetlenmesinde Türkiye başta olmak üzere insani yardım yapan çeşitli ülke ve uluslararası örgütlerin de payı olduğu söylenebilir. İnsani yardımların siyasi bir tercih doğrultusunda yapıldığı da düşünülürse, iç savaşa olan siyasi etkinin çift taraflı olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. İnsani yardım konusunda aktif faaliyette bulunan STK’ların temsilcileri de bu yargıyı doğrulayacak ifadeler kullanarak, örneğin Türkiye tarafından Suriye’ye yapılan yardımlarda kimi örgütlere iltimas geçildiğinin; yardımlarda “dini” değerlerin gözetildiğinin altını çiziyor.
İnsani Yardımlar ve Siyasi Beklentiler

Uluslararası kamuoyunda son dönemlerde insani yardımların siyasi birer araç olarak kullanıldığına dair tartışmalar da gündeme gelmeye başladı. Örneğin 2007 yılından bu yana BM tarafından insani yardım ulaştırılmayan Gazze’ye, 2014 yılının yaz aylarında sağlanan ateşkes sonrası ilk defa BM yardım konvoyu  Refah sınır kapısından giriş yaptı. BM yetkilileri tarafından yapılan açıklamaya göre yardım konvoyunda 50 bin kişiye sadece 5 gün yetecek kadar insani yardım bulunmaktaydı.

Aynı şekilde BM tarafından Suriye’ye ilk insani yardım, iç savaşın başlamasından bu yana ilk kez 2014 yılının Mart ayında, yani savaşın 3. yılında gönderildi. Bu yardımın gönderildiği tarih, IŞİD’in Irak ve Suriye’de ilerleyişini hızlandırdığı döneme denk geliyor.

Son olarak, yine son yılların en önemli çatışma alanlarından birisi olan Ukrayna’ya Ağustos ayında Rusya tarafından  insani yardım konvoyu gönderildi. Ukrayna yönetiminin izni olmadan ülkeye giren yardım konvoyunu Kiev yönetimi kendi sınırlarını işgal olarak değerlendirmesine rağmen Rusya, ikinci bir yardım konvoyunu ülkeye göndermekten geri adım atmadı.

Kısacası, son dönemdeki bütün bu gelişmeler birlikte ele alındığında, insani yardımların bilinçli bir şekilde siyasi bir araç olarak kullanıldığı söylenebilir. Yaşanmakta olan iç savaşlara insani yardım yaparken üçüncü tarafların bu hususlara dikkat etmesinde ve iç savaşın uzamasına neden olabilecek adımları atarken doğru stratejiler belirlemesinde yarar var. Aksi taktirde, dönemin Dışişleri Bakanı Davutoğlu tarafından 2012 yılında Esad’a birkaç aylık ömür biçmesine rağmen, Suriye’deki iç savaşın gittikçe uzayarak karmaşık bir hal alması sonucunda olduğu gibi üçüncü taraflar, iç savaşlara ilişkin zaten yanlış olan dış politika öngörülerinin gerçekleşmesini daha da zorlaştıracak adımlar atmaya devam ederek hem kendi ülke güvenliklerini, hem de iç savaşın yaşanmakta olduğu ülkedeki insanların güvenliğini tehlikeye atmaya devam edeceklerdir.

Kaynaklar :
‘Keşke Saddam Hüseyin yaşasaydı’ 17 Mart 2008 günlü Zaman Gazetesi http://www.zaman.com.tr/dunya_keske-saddam-huseyin-yasasaydi_665826.html
Narang, Neil. (2014) Assisting Uncertainty: How Post-Cold War Humanitarian Aid Inadvertently Prolongs Civil Wars. International Studies Quarterly.
http://www.readcube.com/articles/10.1111%2Fisqu.12151?r3_referer=wol&show_checkout=1
T.C. Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) Suriye İnsani Yardım Raporu Hakkında Basın Duyurusu, 10 Ekim 2014.
https://www.afad.gov.tr/tr/HaberDetay.aspx?IcerikID=3124&ID=12
T.C. Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü, Ayn El Arap (Kobani) Bölgesine Yapılan İnsani Yardımlara İlişkin Bilgi Notu. http://kdk.gov.tr/haber/ayn-el-arap-kobani-bolgesine-yonelik-yapilan-insani-yardim-faaliyetlerine-iliskin-bilgi-notu/495
Deutsche Welle Türkçe, “Yıllar Sonra İlk Yardım Konvoyu Geçti”, 27 Ağustos 2014.
http://www.dw.de/y%C4%B1llar-sonra-ilk-yard%C4%B1m-konvoyu-ge%C3%A7ti/a-17885481
Anadolu Ajansı, “Türkiye’den Kobani’ye 634 Araçlık İnsani Yardım”, 10 Ekim 2014.
http://www.aa.com.tr/tr/turkiye/402535–turkiyeden-kobaniye-634-araclik-insani-yardim
Deutsche Welle Türkçe, “İnsani Yardım Siyasileşiyor Mu?”, 30 Ağustos 2014.
http://www.dw.de/insani-yard%C4%B1m-siyasile%C5%9Fiyor-mu/a-17889957
NTVMSNBC, “Davutoğlu Esad’a Ömür Biçti”, 24 Ağustos 2012.
http://www.ntvmsnbc.com/id/25376791