2.10.2010 tarihli yazım : Avcı Neden Av Oldu ? 25.11.2013

 Avcı Tarafını Seçti, Şimdi Sıra Sizde… Avcı Neden Av Oldu?

Hanefi Avcı ilginç bir kişilik. Cemaatin faaliyetlerini ikiye ayırarak analiz yapıyor. Cemaat okulları ve diğer sosyal dayanışma faaliyetlerine sempati ile baktığını açıkça ifade ediyor. Hatta, çocuklarının Cemaat okullarında okumuş olmasını bir kazanç olarak değerlendiriyor. Avcı, Cemaatin devlet içerisindeki örgütlenmesine ve uyguladığı yöntemlerin hukuk dışı olmasına şiddetle karşı olduğunu belirterek, kitap yazıyor. Demek ki, Avcı’ya göre, Cemaat devlet işlerine bulaşmamış olsa, aslında sempati ile izlenmesi ve hatta desteklenmesi gereken bir oluşum. Bu noktada Avcı’nın kafasının karışık olduğu anlaşılıyor. Kitabında da tasnif ettiği bu iki faaliyet alanının hangisinin Cemaatin asıl oluşum nedeni olduğuna dair bir ipucu yok. Hangi faaliyet diğerini maskelemek açısından başarıyla yürütüldü, bu açık değil. Cemaatin önceliğini Avcı gibi deneyimli bir istihbaratçının fark edemeden 2010 yılına kadar gelmiş olması düşünülemez. Avcı zeki bir insan. Gerçekten samimi olsaydı, 2010 yılına kadar beklemezdi.

O halde Avcı neden köprüleri attı? Neden Av olmayı ‘özellikle’ istedi? Ben şahsen Avcı’nın tutuklanmasına kadar giden sürecin bilinçli bir tercih olduğunu düşnüyorum. Avcı’nın ifade ettiği gibi, Cemaat’in kendisine yönelik bir operasyon hazırlığında olmasına ve bu nedenle elini çabuk tutarak kitap yazdığına inanmak istesem de inanamıyorum. Şimdi geniş halk kitleleri, kimi köşe yazarları ve hatta CHP, Avcı’nın bu kitabı yazdığı için tutuklandığına inanıyorlar. Planın tuttuğunu söyleyebiliriz.
Gerçek bu kadar basit mi?

Dediğim gibi, ben şahsen gelişmelerin bu yönde olduğuna inanmıyorum. Şeytanın avukatlığını yaparak, bir komplo teorisine imza atmak istiyorum. Yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimleri ve AKP ile Cemaat arasındaki güç ve hakimiyet düellosu, Türkiye’yi bir başka kamplaşmaya götürüyor. Aslında, Saadet Partisi’nde olanlar da bu sürecin içerisinde. Bir tarafta ABD ve İsrail destekli Cemaat, diğer tarafta Milli Görüş geleneğinden gelen AKP ve onun ümmetçi kadroları…
Türkiye’nin yönetiminde hangi taraf daha etkin olacak? Bugüne kadar Cemaat – AKP koalisyonu ile başarıyla! yönetilen Türkiye artık yol ayrımına geliyor. Bugüne kadar ortak projelere başarı ile imza atmış ve devlet içerisinde etkin görevlerde bulunan kadrolar artık saflarını belirliyorlar. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’in ya da moda tabiriyle, 2. Cumhuriyetin şekillendirilmesi sürecinde Cemaat ile AKP arasında ortaya çıkan soğuk savaş yavaş yavaş sıcak çatışmaya dönüşüyor.

Peki, bu süreçte Hanevi Avcı ne yapmaya çalıştı? Bence, kendisi veya ülkesi adına birşey yapmaya çalışmadı. Uzun yıllar birlikte çalıştığı takım arkadaşlarının arşivinde, çok önemli bir siyasi şahsiyete ait bazı detaylara ulaştı. Bu siyasi şahsiyet o kadar önemli birisi ki, adı Cumhurbaşkanlığı için geçiyor.
Yakın bir gelecekte Türk toplumun karşısına çıkartılacak ikilemi Avcı yaşadı ve tercihini yaptı ? Sıra size geliyor. Cemaat mi, AKP mi? Gerisi boş.
Kaynak : http://www.haber3.com//avci-neden-av-oldu–106112y.htm#ixzz2leAL4g7A

Advertisements

Rusya ile ortaklıktan rekabete ! 22.11.2013

1990’ların sonunda Türk-Rus ilişkileri özellikle Mavi Akım projesiyle daha da derinleştiğinde, siyasi alanda da “rekabetten ortaklığa” giden bir işbirliği sürecinden bahsedilirdi. Nitekim AKP iktidarının ilk yıllarında da ikili ilişkilerin geliştirilmesi ve çeşitlendirilmesi yönünde adımlar atıldı. Nükleer enerji alanındaki işbirliği bu adımların somut bir sonucuydu.  Her ne kadar, AKP ve Sn. Erdoğan, Mavi Akım’ın yarattığı ticaret hacmini kamuoyuna kendi başarılarıymış gibi yansıtmış olsa da, iki ülke yöneticileri arasında gerçekleştirilen sık ziyaretlerin ilişkilerimizin sağlam temellere oturtulmasına yol açtığını söylemek gerekiyor. Zaten, Sn. Erdoğan ile Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Medvedev’in 12 Mayıs 2010’da oluşturdukları Üst Düzey İşbirliği Konseyi’nin (ÜDİK) her yıl düzenlenecek olması da rekabetten ortaklığa giden yolda ulaşılan zirveyi gösteriyordu.  Türkiye adına Başbakanın, Rusya adına ise Devlet Başkanının eş başkanlık edeceği bu platform hem yeni işbirliği sahalarının ele alınmasını hem de mevcut konuların takibinin yapılması açısından önemli bir araç olacaktı.

Geçtiğimiz yıllarda üç kez toplanan ÜDİK’in bu yılki toplantısı, diğerleriyle kıyaslandığında, sıradan bir ülke ile sıradan bir diplomatik temas gibi gerçekleştiriliyor.  Medyada yeralan bilgilere bakıldığında, Saint Petersburg’da gerçekleştirilen ÜDİK’in bu toplantısının gündeminde ciddi bir başlık bulunmuyor. Suriye’deki gelişmeler,  Azerbaycan ile Ermenistan liderleri arasından  yürütülen müzakereler, ticari ilişkiler ve Türkiye’ye gelen Rus turistlerin sayısı v.b. gibi ikincil konular ele alınmış. Görüşmelerde, kamuoyunda heyecan yaratacak yeni bir projenin yer almamış olması hayal kırıklığı yarattı.

Rusya ile yıllardır ısrarlı ve kararlı bir şekilde tesis edilmeye çalışılan stratejik ortaklık olgusu yerine, ikili ilişkilerde ÜDİK’in bu son toplantısı ile “ortaklıktan rekabete” giden sürecin başladığı anlamı çıkıyor. Bu gelişme, Türk dış politikasında Davutoğlu’nun başarıyla tesis ettiği “değerli yalnızlık” politikasına uygun düşen bir gelişme olsa da milli çıkarlarımız açısından ne anlama geldiğini görünür bir gelecekte anlayabilmemiz mümkün olacak.

Başta ekonomik çıkarlarımız olmak üzere, Cumhuriyetin kuruluşundan bu zamana kadar kapsamlı,  derin ve çok yönlü işbirliğine sahip olduğumuz Rusya ile “rekabet” temelli bir politikaya yönelmek, Davutoğlu’nun bir başka büyük başarısı olarak tarihteki yerini alacaktır. Oysa Şam’a giden yolun Moskova’dan geçtiğini anlamak için ilişkilerimizi bu düzeye getirmek gerekmiyordu. Çok yakında, Kahire’ye giden yolun da Moskova’dan geçtiği anlaşılırsa bunu bir süpriz olarak değerlendirmemek gerekecek.