İç politikaya düşen füze … 30.09.2013

Savunma Sanayii İcra Komitesi geçtiğimiz hafta hava savunma sistemi ihalesini Çinli CPMIEC firmasının kazandığını açıkladı. Bu seçimin önümüzdeki dönemde Türkiye’nin başını ağrıtacağı iddia ediliyor.

Önce maddeler halinde ihale sonuçlarını değerlendirelim.

1 – NATO üyesi Türkiye’nin NATO standarlarına “uyum” sorunu yaratacağını bildiği halde böyle bir seçim yapmasının Türkiye’ye mutlaka bir bedeli olacak. Çünkü İran, Suriye ve Kuzey Kore ile ilişkileri nedeniyle ABD Çinli firmaya müeyyide uyguluyor.

2 – ABD ve NATO Türkiye’nin bu adımından kaygı duyuyor. Savunma uzmanları ve ABD yönetimine yakın kaynaklar, Türkiye’nin bu kararını bir sürpriz olarak değerlendiriyor ve bu kararın Türkiye’nin batılı müttefikleri için “uyandırma mesajı” anlamı taşıdığını ifade ediyorlar.

3- Ülkemize Çin’den teknoloji transfer edilecek olması ve toplam maliyetin diğer rakiplere göre daha düşük bedelli olması milli çıkarlarımızla örtüşmektedir. Yerli savunma sanayiimizin gelişmesi ve kendi teknolojimizi yaratabilmemiz açısından öneme sahiptir.

4 – İhale sonuçlarına ilişkin resmi açıklama ve yorumlarda ABD’nin Patriotları veya Rusların S400’lerinin tercih edilmemesinin nedenleri arasında teknoloji transferine olanak sağlanmaması ve “yüksek bedel” gibi gerekçeler gösterildi. Ancak, Amerikan Patriotlarla birlikte Rus S400’lerin de seçilmemiş olmasının arka planında, Rusya’nın Esad’tan vaz geçmeyi kabul etmemesinin, ABD’nin de müdahale kararından vaz geçmesinin belirleyici olduğu düşünülebilir. Gerçi, Çin de Suriye konusunda Rusya ile aynı kampta yer alıyor ancak, bugüne kadar Suriye konusunda Rusya kadar ileri gitmedi.

5 – Bu ihale, yakın bir gelecekte, NATO’nun ve ABD’nin baskısıyla, “NATO standartları” açısından sorun yaratabileceği gerekçesiyle iptal edilmezse, daha önce de söylediğimiz gibi, ülkemize teknoloji transferi açısından önemli bir fırsat olacaktır. Gerçi, AKP’nin özelleştirmeler ve büyük çaplı yerli ve uluslararası ihalelerindeki şaibeli performansına bakmaksızın bu kararı değerlendirmek sağlıklı olmasa da, savunma sanayiinde farklı kaynaklara yönelmek Türkiye için son derece önemlidir. Ancak, bu alanda etkinliği henüz ve yeterince ispatlanmamış olan Çin teknolojisini seçiminin sırf şaibeli nedenle yapılmış olabileceğini düşünmek bir dizi soru işaretini de beraberinde getiriyor. Ayrıca, Sn. Başbakanın bir anlık öfke patlaması sonucunda böyle bir tercihin yapılmış olmasını düşünebiliyor olmak da insanı tedirgin ediyor.

6 – Bir diğer ilginç konu da Çin’in de, Rusların S400’lerini önce satın alıp, daha sonra Çin’de üretebilmek için çaba sarfediyor olmasıdır. Bilindiği gibi, Rus S300 sistemi uzun süredir Çin’de kullanılıyor ve ortak olarak farklı bir isimle üretiliyor. Bu açıdan, kendi ulusal sistemini Rus teknolojisi yardımıyla geliştirmeye çalışan bir ülkeden teknoloji transferi ne kadar anlamlı ve mantıklı olur sorusu da gündeme düşüyor. Bu konuda teknik detaylara sahip olmadığım için, şimdilik ihtiyatlı olunması gerektiğini not düşüyorum.

7 – Hatırlanacağı üzere, Putin, son İstanbul ziyaretindeki basın toplantısında savunma sitemi ihalesine değinirken Patriotlar için “teknolojik olarak eski bir sistem” ifadesini kullanmıştı. Sn. Başbakanın öteden beri, Rusya’dan S400 alımı ve Türkiye’de üretimi konusunda arzulu olduğu biliniyordu. Ayrıca, kamuoyuna Özden Örnek günlükleri olarak yansıyan belgelerde, Aziz Yıldırım ve Rus füzeleri konusuna da değinildiği belirteyim.

Türkiye’nin bu seçimiyle, ABD ile ilişkilerimizin geleceği açısından önemli sonuçlarla karşılaşacağımızı tahmin ediyorum. Hatırlanacağı gibi, 2000 yılında Rusların “Erdoğan” isimli helikopterinin TSK envanterine kazandırılması hatta Türkiye’de üretilmesi konusundaki ABD tepkisi, bazı siyasetçilerimizin siyaset sahnesinden emekli edilmesini de beraberinde getirmişti.

Son olarak, bundan 10-12 yıl önce, TSK’nin ihtiyacı olan silahların tedarikinde farklı kanalllara yönelinmesi gerektiğini belirten askerler halen Silivri’de olsa da, Sn. Başbakanın bu tercihinin orta ve uzun vadeli milli çıkarlarımızla örtüştüğünü söylemem gerekiyor. Ancak, bu kararın AKP iktidarının ömrünü kısaltıcı etkisi olacağını ifade etmek abartılı olmayacaktır. Üstelik, bu defa tercihimizin Rusya’dan yana olmaması da ayrı ve farklı bir endişeyi de beraberinde getirmektedir.

Advertisements

Şam’a giden yol Moskova’dan geçiyor…

‘Dimyat’a demokrasiye gitmek’ başlıklı bir önceki yazımda Türk dış politikasının bölgemizdeki çıkmazına değinmiş ve Türkiye’nin aktif bir şekilde taraf olduğu ülkelerdeki Rusya etkisine dikkat çekmeye çalışmıştım. Bu yazıdan sonra Suriye’de meydana gelen kimyasal silah kullanımı nedeniyle yapılması muhtemel bir müdahaleyi önleme yönündeki Rusya inisiyatifi, sadece bölgede değil, küresel ortamda da Rusya etkisinin ne denli güçlü olduğunu ortaya koydu. Dışişleri Bakanı Sn. Davutoğlu’nun şaşkınlıkla izlediği son gelişmelerle birlikte ülkemizdeki çoğu think – tank analisti ve akademisyen de Rusya’nın uyguladığı strateji karşısında adeta şapka çıkarttı.

Rusya’nın dış politikası stratejisi ve yaklaşımına uzun yıllardan beri dikkat çekmeye çalışan biri olarak, yazılarım nedeniyle zaman zaman Rus muhipliği ile eleştirildim. Ülkemizde özellikle ABD’de yerleşik kuruluşların mali destekleriyle faaliyet gösterdikleri halde, bu tür eleştiri yöneltmediğim analistler, zaman zaman ABD’nin bölgedeki çıkarlarını, milli çıkarlarımızın önüne alarak savundular. Ancak, bu analistlerin bugün, bölgedeki Rusya etkisini ve gerçeğini göz ardı edemeyecekleri bir noktaya gelmeleri, bundan böyle dış politika stratejilerimizin oluşumunda “milli çıkarlarımızı” önceliklendirmek konusunda bir şans ve önemli bir gelişmedir.

Hâlbuki dış politikamızın kısa, orta ve uzun vadeli bir perspektiflerle şekillendirilmesi sürecinde, Türkiye’nin güçlü ve zayıf yönlerini, ülkemize yönelik tehditleri ve ülkemizin önündeki fırsatları masaya koyarak yürütülecek basit bir analizle (SWOT)* bile nasıl bir strateji izlememiz gerekeceği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Sn. Davutoğlu’nun hayal dünyası ile bir türlü uyuşmayan bölge gerçeklerine ilave olarak, başta enerji başlığı olmak üzere, ekonomik açıdan “stratejik ortağımız” olarak değerlendirilen Rusya’nın Türk dış politikasında hafife alınmaması gerektiği ortaya çıkıyor. Bunun bir tercih olup olmamasını değil, milli menfaatlerimiz doğrultusunda bir zorunluluk olduğunun altını çizmeye çalışıyorum. Bölgemizde merkez ülke hatta küresel bir oyuncu olma iddiasındaki Davutoğlu’nun, Rusya’yı anlayamayan, Rusya’nın hamlelerini kestiremeyen bir uluslararası ilişkiler akademisyeni olması ayrı bir konu olmakla birlikte, Rusya’yı da kapsamayan dış politika stratejisi oluşturmak, bırakalım ciddi bir oyuncu olmayı,  figüran olmamızı dahi güçleştirmektedir. Bu nedenle, dış politikada milli çıkarlara öncelik verilmesi gereği – işin doğası böyle olmasına rağmen – hayal dünyasını bırakarak, ayakları yere basan bir perspektif geliştirilmesini zorunlu kılıyor.

Bugünkü küresel ortamda, tanımında ve yorumunda değişime uğrayan SWOT analizinin, özellikle dış politikada “swOt” şeklinde uygulandığına şahit oluyoruz. Bunu tercihler değil, şartlar zorunlu kılıyor. Analizdeki “O” harfinin yani “fırsatların” daha kapsamlı olarak ele alınması ve fırsatlara odaklanılan bir dış politika stratejisi gerekiyor. İşte bu noktada, milli çıkarlarımızın hangi ülkelerle neden ve nasıl örtüştüğü de ortaya çıkıyor. Bu bölgede, Rusya ile girişilecek bir rekabetin, en azından şimdilik kaybetmeye mahkûm olduğumuz bir gerçek iken, milli çıkarlarımızla uyumlu olamayacağını vurgulamaya çalışıyorum. Hiç olmazsa, Rusya ile “tepişmeyen” bir politika uygulanmasının milli çıkarlarımıza daha uygun düşeceğini ifade ediyorum. Üstelik son olarak 12 Şubat 2013 günü güncellenen “Concept of the Foreign Policy of the Russian Federation” belgesini okuyan herkesin Rus dış politikası hakkında fikir sahibi olabileceğini belirterek.

————————————————————————————————————————————————————————————–

http://tr.wikipedia.org/wiki/SWOT_analizi

Sanal zenginliğin son dönemine girildi

(DP Basın Merkezi-15 Eylül 2013) Ekonomi İşleri Başkanı Aydın Sezer yaptığı yazılı açıklamada,  “ağırlıklı olarak imar rantı ile elde edilen milli gelir ve bu gelire ilave olarak alınan iç ve dış borç ile yaratılan sanal zenginliğin son dönemine girilmiş bulunuyor.” dedi.
 
Son 10 yılda hiçbir yapısal reform gerçekleştirilmediğini belirten Aydın Sezer,  “Gezi sürecinden itibaren Sayın Başbakan’ın kullandığı ‘dil’ ve yarattığı gerilim ortamı da, iş dünyası ve yabancı sermaye girişi üzerinde olumsuz etkisi olan ciddi bir başka ekonomik sorundur” diye konuştu.
 
Ekonomi İşleri Başkanı Aydın Sezer açıklamasında şu görüşlere yer verdi:
 
“Gaz ile fren arasına sıkışan Türkiye ekonomisi, frene basınca hızla düşüşe geçiyor, gaza basınca kontrolsuzca yükseliyor, bir türlü istikrarlı büyüme trendi yakalanamıyor.
 
Bunun temel nedeni, son 10 yıldır tüketime dayanan büyüme modelinin uygulanması ve hiç bir yapısal reformun gerçekleştirilmemiş olmasıdır.
 
Ağırlıklı olarak imar rantı ile elde edilen milli gelir ve bu gelire ilave olarak alınan iç ve dış borç ile yaratılan sanal zenginliğin son dönemine girilmiş bulunuyor. 
 
Vadesi gelmiş borç ödemeleri ve cari açığın finansmanı için gereken paranın nasıl sağlanacağı sorun olarak karşımızda dururken, Temmuz ayında Türkiye ekonomisine 4.8 milyar dolarlık kaynağı belirsiz para girişi oldu.
 
Kaynağı konusunda çeşitli spekülasyonlar yapılan bu para akışının önümüzdeki  aylarda devam edip etmeyeceği ekonomi yönetimi tarafından da büyük bir merakla bekleniyor.
 
Ekonomi yılın II. çeyreğinde % 4.4 büyümüştür. Beklenenin üzerinde gelen II. çeyrek büyümesinin kaynağına baktığımızda, büyümenin ağırlıklı olarak % 5.3 artan tüketim harcamalarından, tüketim harcamalarının da ağırlıklı olarak % 12’lik artış gösteren ithalattan beslendiği anlaşılmaktadır.
 
Buna karşılık ihracatımızdaki artış % 1 düzeyinde gerçekleşmiştir. Döviz fiyatlarındaki artış beklentisi, harcamaları öne çekmiştir.  Öte yandan cari açığa bakıldığında ekonomimizin  yine borç alarak büyüdüğü görülmektedir. Son 10 yıldır olduğu gibi, II. çeyrekte de üretmeden tüketen ve bu tüketimi dışardan aldığı borç ile yapan Türkiye, % 4.4 oranında büyümüştür.
 
Ekonomide bu gelişmeler olurken Davos toplantıları adıyla bilinen etkinliği düzenleyen Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum – WEF), tarafından hazırlanan Küresel Rekabet İndeksi raporu (2013 – 1014)  geçtiğimiz hafta açıklandı.
 
Bu raporda, Türkiye, küresel rekabetçilik açısından  148 ülke arasında 44. sırada yer aldı. Bilindiği gibi, WEF, raporunda 3 ana grupta 12 alt başlıkla  toplam 119 kıstas kullanmıştır. Bu 119 kıstasın sadece 32 tanesinde Türkiye, mevcut sırasının üzerinde performans gösterebilmiştir.
 
“Yapısal sorunların çözümünde geçtiğimiz 10 yıl, kayıp yıllardır..
 
2023 yılında dünyanın 10 büyük ekonomisi arasında girme iddiasındaki Türkiye’nin bu performansıyla ve yapısal sorunlarıyla bu hedefini gerçekleştirebilemesi imkansız görünmektedir. Bu nedenle, yapısal sorunlarımızın çözümünde geçtiğimiz 10 yılı kayıp yıllar olarak değerlendirmek gerekmektedir.
 
WEF raporunda yer alan ilk öğretim eğitim kalitesi, matematik eğitiminin kalitesi,  okullarda internet erişimi, kadın işgücünün erkek işgücüne oranı, ihracatın GSMH’ya oranı, halkın politikacılara güveni, yargı bağımsızlığı, kamu kaynaklarının çarçur edlmesi, vergi oranlarının yüksekliği, firmaların AR-GE harcamalarının düşüklüğü, yenilikçik kapasitesinin eksikliği, üniversite – sanayi işbirliğinin yetersizliği vb. gibi başlıklardaki olumsuzluklara ilaveten,  “kayıt dışı ekonominin” büyüklüğünün de rekabetçiliğimizin gelişmesindeki ana engellerden birisi olması dikkat çekicidir.
 
Hükümetin bu sahada adım atmak bir tarafa, Maliye Bakanının, kayıt dışı ekonominin büyüklüğü konusundaki verileri açıklaması  durumun vehametini göstermektedir.
 
Ülkemizin aynı kulvarda bulunduğu ülkelere göre daha hızlı hareket gereği ortadayken, gezi sürecinden itibaren Sayın Başbakan ve iktidar partisi yetkililerinin kullandıkları “dil” ve yarattıkları gerilim ortamı da, iş dünyası ve  yabancı sermaye girişi üzerinde olumsuz etkisi olan ciddi başka bir “ekonomik” sorun olarak Türkiye’nin gündeminde yer almaktadır.”