Dimyat’a demokrasiye gitmek…

Son 10 yılda Türk dış politikasının oluşumunda son derece etkili bir isim olan Davutoğlu, önce danışman daha sonra bakan olarak dış politika stratejimizi tek başına belirledi. Davutoğlu’nun sahip olduğu batı tarzı eğitim ile kişiliğini oluşturan din temelli ideolojik perspektif, O’nu dış politikamızı tüm yönleriyle şekillendirme konusunda adeta rakipsiz bir konuma taşıdı. Daha başlangıçta sahip olduğu medya desteğiyle birlikte “dış politika sihirbazı” ve “efsane hoca” sıfatlarını dahi, henüz ortada somut hiçbir başarısı olmamasına rağmen taşımak konusunda tereddüt göstermedi.

Türkiye’nin ABD ile ilişkileri, Avrupa Birliği ile ilişkileri, Rusya Federasyonu ile ilişkileri ve özellikle Orta Doğu ile ilişkilerine yönelik politikalar masaya yatırıldığında, eski Osmanlı coğrafyası, Davutoğlu’nun en güçlü olduğu alan olarak kabul edildi. Özellikle komşularla sıfır sorun politikası temelinde başlatılan sürecin bugün gelmiş olduğu nokta ortadayken, kendi ifadesiyle, Suriye’den bile daha fazla risk aldığımız Mısır’daki son gelişmeleri dahi okuyamaması, Davutoğlu’nun aslında donanım açısından en zayıf olduğu bölgenin Orta Doğu olduğunu ortaya çıkarttı.

Aslında, Esad’ın politikalarının arka planında “anne” faktörünün olduğunu ifade etmek bile, tek başına Davutoğlu’nun Orta Doğu’ya yönelik bakış açısının ne denli yüzeysel olduğunu olduğunu ortaya koymaktadır. Rusya’nın Suriye politikasının arka planında sadece Rusya’nın askeri ve ticari çıkarları ile Suriye’ye yönelik stratejik emelleri olduğunu zanneden Davutoğlu, ne yazık ki, Suriye’de yaşamakta olan 30.000 civarındaki Rus vatandaşının mevcudiyetini, eğer okuyorsa, bu yazıdan sonra öğrenecektir (Suriye’deki Rus vatandaşlarının öyküsü farklı bir yazı konusu olmakla birlikte, 1963 yılından beri Suriye elitlerinin çoğunun SCCB ve Rusya’daki prestijli sivil ve askeri okullardan mezun olduklarını ve Rus vatandaşları ile evlenerek Suriye’ye döndüklerini ve bugün hala Suriye’de politika oluşumunda etkili olduklarını ifade edelim.)

Bölgemizde enerji temelli politikaların ve projelerin birbiri ardına hayata geçtiği bir dönemde, Avrupa’nın doğalgaz güvenliği sorununu, kendi arz güvenliğinin önüne koyan Türkiye’nin, kendi demokratikleşme sorunu ortadayken Mısır’da demokrasi şampiyonluğuna soyunması, ancak Davutoğlu tarzı dış politikanın açıklayabileceği bir yaklaşımdır. Askeri darbelere karşı olmak ve Mısır’daki gelişmelere sessiz kalmamakla, bir ülkenin iç politikasına eklemlenmek farklı şeylerdir. Davutoğlu ve Başbakan’ın Mısır konusundaki hassasiyetini resmen kıskanıyorum, keşke bizim ülkemiz için de aynı şekilde kaygı duysalar. Mısır’daki Büyükelçimizi geri çekmeyip, Mısır ile ilişkileri askıya almamak ne denli gerçekçi bir politikaysa, Davutoğlu ve Başbakan’ın Mısır’a yönelik kaygılarını kamuoyu ile paylaşırken, ABD yeşil ışık yakmadan Mısır’da darbe yapılabilir mi sorusunu da akıllarında tutmaları ve sık sık kendilerine sormaları gerektiğini düşünüyorum.

Dış politikamızı hızla değişen ve gittikçe istikrarsızlaşan bir dünyada oluşturmak ve yürütmek kuşkusuz güç bir iştir. Mısır’da 1,5 yıldan daha az bir sürede yaşanan iki büyük değişim de gösteriyor ki, böyle bir iklimde, Davutoğlu’nun sahip olduğu donanım ve perspektif bugünün dünyasının gerçekleriyle uyuşmamaktadır.

Ekonomik anlamda küresel alt üst oluşların ve ekonomik krizlerin hüküm sürdüğü bir ortamda, öncelikle çevik, atak ve çok yönlü bir strateji modelinin işleyişi sağlanmalıdır. Geçmişin mirasına sahip çıkarak, geçmişi tekrar kurmak hayalleri yerine, yarını şekillendirmeye gayret eden projelelerin tarafında yer alınması gerekmiyor mu?

Sosyal medyanın ve bilişim teknolojilerinin dış politikada da yarattığı fırsatların, tehlikelerin ve tehditlerin ışığında, artık ülkelerin dış politikada ‘istikrarlı ve güvenli adalar’ yaratma girişimlerinin geleceğinin olamayacağını fark edebilmek de önem arz ediyor. Daha açık bir ifadeyle, şunu belirtmek istiyorum, yaşadığımız dünya, Davutoğlu’nun bildiğini zannettiği kavramlarla açıklanamayacak bir değişim geçirmiştir. Uluslarararası ilişkiler disiplini geçmiş yüzyıla ait yaklaşımların esaretinden ve klasik diplomasi anlayışının tesirinden hızla kurtarılmalıdır.

Bu yeni dönemde, sadece insan hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesi temelindeki perspektifik geçerlidir. Gezi Parkı eylemlerinin sonucunda 3 yıl aradan sonra yeni bir fasılın açılıyor olması da izah etmeye çalıştığım durumun açık bir göstergesidir.

Ülkemizdeki demokratikleşme süreci sıkıntılıyken, Mısır’ın demokratikleşmesi için başından beri “sınırsız” çaba sarfediyor olmak beraberinde Mısır’da hayatını kaybedenlerin vicdani sorumluluğunu ve vebalini omuzlarımıza yüklüyor. Dahası, bu politika Türkiye’nin geleceğini ve güvenliğini de tehlikeye atıyor.

Advertisements

Türkiye’nin Enerjide Odaklanma Sorunu ve Nabucco, TANAP

(DP Basın Merkezi- 1 Temmuz 2013)- Ekonomik İşler Başkanı Aydın Sezer yaptığı yazılı açıklamada, “Nabucco projesi hüsran ile sonuçlanmıştır.” dedi.

Sezer, ” Türkiye’nin doğalgaza ihtiyacı ve bağımlılığı ortadayken, topraklarımızı by-pass ederek, ülkemize alternatif pazarları ortaya çıkaracak projelerle uğraşmasını anlamakta güçlük çekilmektedir..”dedi

DP Ekonomik İşler Başkanı Aydın Sezer açıklamasında şunları kaydetti:

“Türkiye, BOTAŞ’ın altyapısını geliştirmelidir..”

“Enerjide arz güvenliği ve arzın çeşitlendirilmesi Türkiye’nin olduğu gibi Avrupa ülkelerinin de enerji politikalarının en önemli maddesidir. Avrupa ülkeleri, Rusya’ya olan doğalgaz bağımlılığını azaltmak ve farklı güzergahlardan yeni arz kaynaklarının Avrupa’ya ulaştırılması için geliştirilen projeleri desteklemektedirler.

Nabucco projesi Avrupa’nın doğalgaz arzını ve güzergahını çeşitlendirme projelerinden birisiydi. Avrupa’nın arz güvenliğini sağlamak üzere, Avrupa ülkelerinden daha fazla çaba sarfeden Türkiye, Avrupa’ya doğalgaz götürebilmek amacıyla Nabucco’ya % 16,6 oranında ortak olarak katılmış ve bu proje için devlet ve hükümranlık haklarından feragat ederek, kapitülasyon benzeri anlaşmaları TBMM’den geçirmiştir. Kamu şirketimiz BOTAŞ’a rakip bir iletim şirketi operatörü kurdurarak bu projenin arkasında sonuna kadar durulmuş olmasına ragmen, şimdiye kadar harcanan paralar da boşa gitmiş ve Nabucco projesi hüsran ile sonuçlanmıştır.

Azerbaycan’ın inisiyatif alarak Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı Projesi (TANAP) projesini gerçekleştirmek üzere yola çıkmasıyla birlikte Türkiye, yine bu projeyi de desteklemek amacı ile BOTAŞ’ın kendi iletim hatları mevcutken, Türkiye’nin Azerbaycan Şahdeniz 2’den alacağı ilave doğalgazı, henüz taşıma tarifesi belli olmayan TANAP projesinden taşıyacağını taahhüt etmiştir.

Öte yandan, TANAP projesinin ortaya çıkmasından sonra Avrupa’ya doğalgazı götürecek güzergah konusunda rekabet başlamış ve Nabucco projesi ile Trans Adriatic Boru Hattı (TAP) ile yarışmıştır. Bu süreçte Türkiye, Nabucco projesi içerinde kalmaya devam ederek para harcamayı sürdürmüştür.

Türkiye, kendi arz çeşitlendirmesi ve arz güvenliği için neler yapması gerektiğine kafa yorması gerekirken, batı sınırımızdan itibaren Avrupa’nın arz güvenliği için hangi projenin seçileceğine daha fazla kafa yormuştur.

Türkiye’nin kuzeyindeki, doğusundaki ve güneyindeki arz kaynakları için cazibe merkezi, “likit bir pazaryeri” olabilmek için çaba sarf etmesi gerekmektedir. Türkiye’nin doğalgaza ihtiyacı ve bağımlılığı ortadayken, topraklarımızı by-pass ederek, ülkemize alternatif pazarları ortaya çıkaracak projelerle uğraşmasını anlamakta güçlük çekilmektedir.

Türkiye, kendi arz güvenliği ve kaynak çeşitlendirmesi için BOTAŞ’ın altyapısını geliştirmeli ve Botaş’ı, iletim sistemi operatörü olarak çağdaş yönetişim metotları ile yönetmek için çaba sarfetmelidir. ”

SPK da Diğer Kamu Kurumları da Toplumsal Olayları Anlamıyor – 27 Haziran 2013

(DP Basın Merkezi- 27 Haziran 2013)- Ekonomik İşler Başkanı Aydın Sezer, Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK), Taksim Gezi Parkı olaylarının yaşandığı günlerdeki, hesap hareketlerini incelemesini eleştirdi ve “Son dönemde, kamu kurumlarının toplumsal olayları anlamaktan uzak, uzlaşmaz, dayatmacı ve yandaş tavırları ekonomik ve siyasi istikrara zarar vermektedir “ şeklinde konuştu..

Genel Başkan Yardımcısı Aydın Sezer yaptığı yazılı açıklamada şu görüşlere yer verdi:

“Basın organlarında yer alan haberlerden anlaşıldığı üzere, Sermaye Piyasası Kurulunun(SPK), bazı aracı kurumlardan 20 Mayıs-19 Haziran tarihleri arasındaki işlemlerin ve müşterilerin detaylı bilgileri ile çalışanlarının kimlik ve banka hesap bilgilerini talep ettiği anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere, SPK mevzuatına göre olağanüstü hisse ve hesap hareketleri, olağan inceleme ve soruşturma konusu olabilmektedir. Ancak, kamuoyuna yansıdığı şekliyle, SPK’nın hesap hareketlilikleri ile toplumsal olaylar arasında bağlantı kuracak şekilde bir soruşturma yürütmesi maksatlı ve sorunlu bir girişimdir.

Çünkü, toplumsal olayların yaşandığı bir ülkede yatırımcıların “nakde” dönmesi kadar doğal bir eylem olamaz. Eğer bir manüpilasyon işlemi araştırılacaksa ve SPK bu soruşturmada samimiyse, olaylar başlamadan önceki hisse hareketlerinin incelenmesi gerekir. Bu itibarla, SPK’nın eyleminin samimiyetsiz, mesnetsiz ve şova dönük bir şarlatanlıktan ibaret olduğu düşünülmektedir.

Hatırlanacağı üzere, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, özel bankaları hedef gösterip halka, ‘kamu bankaları daha güvenlidir’ çağrısı yaparken, Bankalar Kanunu’nun “İtibarın Korunması” ile ilgili 74. maddesine göre ağır suç işlemiştir. Bu ifade aleni olarak yapılmış bir manipulasyon değil midir? O halde soruyoruz.. Bağımsız bir kurul olan SPK, Başbakan’ın sözleri ile ilgili herhangi bir inceleme başlatmış mıdır, başlatacak mıdır?

SPK, bugüne kadar ortaya koyduğu eylemlerle bağımsız kurul olmadığını tüm dünyaya ilan etmistir. Son dönemde, kamu kurumlarının toplumsal olayları anlamaktan uzak uzlaşmaz, dayatmacı ve yandaş tavırları ekonomik ve siyasi istikrara zarar vermektedir.

Unutulmamalıdır ki, şeffaf ve adil olmayan hukuk sistemi ve istikrarsızlık ortamı hem yerli hem de yabancı yatırımcı için caydırıcıdır ve ekonomik gelişmenin önündeki en büyük engeldir.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”

Sayın Erdoğan’ın Avrupa Birliği Perspektifi – 26 Haziran 2013

(DP Basın Merkezi- 26 Haziran 2013)- Genel Başkan Yardımcısı Aydın Sezer, Başbakan Erdoğan’ın uzun süreden bu yana Brüksel’e gidemediğini, bu nedenle AB’ye karşı hırçınlaştığını söyledi..

“ Başbakan Erdoğan, 8 yıldır Brüksel’deki liderler zirvesine davet edilmiyor, AB ailesi fotoğrafına alınmıyor.” diyen Aydın Sezer, “Başbakan, bir hafta sonra 27-28 Haziran 2013 tarihinde Brüksel’de yapılacak liderler zirvesine katılmak için her yolu denedi. Ancak yine zirveye davet edilmeyince AB’ye karşı üslubunu sertleştirdi.” şeklinde konuştu.

“Başbakan, 2005’den bu yana AB zirvelerine davet edilmediği için hırçınlaştı..

Genel Başkan Yardımcısı Aydın Sezer yaptığı yazılı açıklamada şunları kaydetti:

“ Türkiye’nin tam üyelik müzakerelerine başladığı 2005 yılından önce her zirveye davet edilen ve alınan kararlarla ilgili olarak bilgilendirilen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 2005 yılından bu yana Brüksel’e, Avrupa Birliği Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvelerine davet edilmemektedir. Liderlerin zirvenin ilk günü çektirdikleri AB ailesinin “aile fotoğrafına” da girememiştir.

Hatta Başbakan Erdoğan’a AB üyesi ülkelerin başkentlerinden gelen resmi davetlerin sayısı da iyice azaldı. Avrupa başkentleriyle sadece ekonomik ilişkiler ve günlük politikalarla ilgili olarak ilişki kurabiliyor.

“Başbakan, bir hafta sonra yapılacak zirveye de davet edilmedi”

Başbakan Erdoğan, bir hafta sonra 27-28 Haziran 2013 tarihlerinde Brüksel’de yapılacak devlet ve hükümet başkanları zirvesine de davet edilmedi. Bu zirveye de davet edilmek için her yolu deneyen, Fransa’dan ilgili bakanı aracılığıyla ricacı da olan ancak başarılı olamayan Başbakan Erdoğan AB’ye karşı hırçınlaştı.

Avrupa Parlamentosu’na karşı kullandığı kırıcı üslubun altında da Brüksel’e davet edilmemesi yatıyor. Başbakan Erdoğan’ın uyguladığı dış politika nedeniyle Türkiye, AB’deki kamuoyunu kaybetti. Bunun zararını bu yılki turizm sezonunda da görebiliriz.

“Erdoğan, AB sürecine zarar veriyor.”

Başbakan Erdoğan’ın Türkiye’nin AB sürecine verdiği zarar devam etmektedir. Başbakan Erdoğan’ın tutum ve davranışlarına bakarak kendi pozisyonunu belirleyen üye ülkelerin başkentlerinden gelen kötü haberlere Almanya ve Hollanda’da dahil oldu. Özellikle AB’nin omurgası olan Almanya, 3 yıl aradan sonra açılması planlanan Bölgesel Politikalar faslına rezerv koydu.Bununla da kalmadı ve seçim programında da Türkiye’nin AB üyeliğine kesin bir dille karşı çıktı. Bugüne kadar Türkiye’ye “imtiyazlı ortaklık” yakıştıran Merkel, Türkiye’de son yaşanan olaylara tepki göstererek bu düşüncesinden de vazgeçti ve Türkiye’nin AB üyesi olmasını istemediğini seçim programına yazdı.

Başbakan ve Dışişleri Bakanı’nın artık akıllarına başlarına alma zamanı geldi ve geçiyor..

“Avrupa Parlamentosu, Erdoğan’a balans ayarı yaptı..”

Taksim Gezi Parkı olaylarındaki tek adam duruşunu Avrupa’ya karşı da kullanan Erdoğan’ın, Avrupa Parlamentosu kararlarını tanımama gibi bir şansı yoktur. Evet, AP kararları bağlayıcı değildir. Ancak AB üyesi ülkelerin siyasetçilerinden oluşan Avrupa Parlamentosu’nun bu kararları, eninde sonunda Türkiye’nin önüne getirilecektir. O zaman iktidarda Erdoğan olmayacaktır. Ancak Başbakan’ın bu kabadayılığının zararlarını yine Türkiye temizlemek zorunda kalacaktır. Kendisi iktidardan gidebilir. Ancak Türkiye’nin itibarını ve imajını zedeleyemez.. Dolayısıyla bu ülkenin imajına zarar vermemesi gerekmektedir.

Başbakan Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı olduğunu unutmamalıdır. Yaptığı açıklamaları, Recep Tayyip Erdoğan olarak değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı olarak yapmaktadır. O nedenle söylediği her şey Türkiye’nin yurt dışındaki itibarını etkilemektedir.

Avrupa Parlamentosu son karar tasarısıyla Başbakan Erdoğan’a bir balans ayarı yapmıştır. Bu ayar, Türkiye ile AB arasında işleyen en önemli organ olan Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu’nun ilk toplantısında da devam edecektir. AP’nin aldığı bu kararı siz “yok hükmünde” sayamazsınız. Çünkü bu kararlar Avrupa Konseyi’ne, AB Komisyonu’na, AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisine, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Başkanı’na, Avrupa Birliği’ne üye devletlerin hükümet ve parlamentolarına da gönderildi.

Taksim Gezi Parkı olaylarındaki duruşu nedeniyle AB üyesi ülkelerden ve ABD’den defalarca eleştiri alan Başbakan Erdoğan, genişlemeden sorumlu komiser Füle’ye de “bir adam” şeklinde hitap ederek nezaket sınırlarını aşmıştır.”

Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu Raporu -29 Aralık 2012

(DP Basın Merkezi- 29 Aralık 2012) Genel Başkan Yardımcısı Aydın Sezer, Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu tarafından hazırlanan raporda çok önemli bir eksikliği tespit etti.
Aydın Sezer, “Rapor , DSP, MHP ve ANAP’tan oluşan ve 3,5 yıl iktidarda kalan 28 Şubat sürecinin ardından işbaşına gelen 5. Bülent Ecevit Hükümet dönemini yok saymıştır.” dedi.

Genel Başkan Yardımcısı Aydın Sezer yaptığı yazılı açıklamada şu görüşlere yer verdi:

“Ülkemizde demokrasiye müdahale eden tüm darbe ve muhtıralar ile demokrasiyi işlevsiz kılan diğer tüm girişim ve süreçlerin, tüm boyutları ile araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulan meclis araştırması komisyonu çalışmalarını tamamlamış ve sonuçlar 2 cilt halinde yayınlanmıştır.

TBMM web sitesi üzerinden kamuoyu ile de paylaşılan toplam 1420 sayfalık raporu incelendiğimizde, komisyonun çalışmalarını ağırlıklı olarak, Darbe ve Muhtıraların sonuçları üzerinde yoğunlaştırdığı tespit edilmiştir.

1945 – 2007 dönemini kapsayan Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonunun raporunda, 28 Şubat sürecinin devamında Türkiye Cumhuriyeti’nin 57. Hükümeti olan ve 28 Mayıs 1999 – 18 Kasım 2002 tarihleri arasında işbaşında bulunan 5. Bülent Ecevit Hükümeti dönemine hiç atıfta bulunulmamıştır.

Yaklaşık 3.5 yıl iktidarda kalan bu koalisyon hükümet sürecinin adeta yok sayılması oldukça dikkat çekicidir. Bilindiği gibi Ecevit Hükümeti, DSP, MHP ve ANAP’ın ortaklaşa kurduğu bir koalisyon hükümeti olup, 1999 tarihinde TBMM’den güvenoyu almış ve ülkemizi 2002 yılında yapılan milletvekili seçimlerine kadar yönetmiştir.

Raporda yok sayılan bu koalisyon hükümetinin hemen ardından işbaşına gelen AKP’nin iktidara geliş sürecini ve 2002-2012 Türkiye’sini daha iyi bir şekilde anlayabilmemize olanak sağlayacak bu sürecin detaylı bir şekilde söz konusu darbe ve muhtıralarla ilgili raporda yer almamasını Demokrat Parti olarak, şimdilik, teknik bir hata olarak değerlendiriyoruz. Ancak konunun takipçisi olacağımızı kamuoyuna saygıyla duyuruyoruz.”

Başbakan ve Gerilim Politikası – 13 Haziran 2013

(DP Basın Merkezi- 13 Haziran 2013) –Ekonomik İşler Başkanı Aydın Sezer, Taksim Gezi Parkı Olaylarıyla ilgili yaptığı açıklamada “Başbakan, gerilim politikası izlemeye mecbuuur!” diye konuştu.

Başbakan Erdoğan’ın kendi yarattığı faiz lobisine karşı savaşı, gölgesiyle kavga eden adam görüntüsü verdiğini vurgulayan Aydın Sezer, “Cin şişeden çıkmıştır. Bugün Türkiye’de yeni bir siyaset zemini vardır.” dedi.

Ekonomik İşler Başkanı Aydın Sezer açıklamasında şunları kaydetti:

“AKP Hükümetinin 10 yıl boyunca finansal kapitalizmin tüm araçlarını kullanarak sıcak para cenneti haline getirdiği ülkemiz ekonomisinin kırılganlığı ortadayken, Başbakan’ın uyguladığı gerilim siyasetinin ne kendisine ne de ülkemize bir faydası olmayacaktır.

Türkiye’nin dış politikadaki çıkmazı, demokrasi ve barış süreci ile ilgili beklentilerin en üst safhada oluşu ve istihdam yaratmayan ekonominin mevcut durumu, Başbakan’ı kriz ve gerilim politikası izlemeye mecbur etmektedir.

Başbakan bu durumu fırsat bilip, sorunları ötelerken kendisine de yeni bir millet yaratma gayretindedir. Bu, halkın iradesine konulan bir ipotektir. Unutulmaması gereken temel nokta, Başbakan’ın dayandığını iddia ettiği taban, Merkez Sağ tabandır.

“Cin, şişeden çıkmıştır..”

Öte yandan, Başbakan’ın kendisine ‘geçmiş’ yaratma ve ‘kimlik aramak’ amacıyla merhum Menderes’i ve Özal’ı kullanıyor olması ilk önce, Türkiye’nin 2002 yılında kurulduğunu zannettiği anlayışıya ters düşmektedir.

Bugüne kadar medya üzerinde uygulanan baskılarla, gerçeklerin kamuoyundan gizlenmesi bir şekilde başarılmış olsa da, bugün artık cin şişeden çıkmıştır. Bugün Türkiye’de yeni bir siyaset zemini vardır. Başbakan’ın kibiri ve gururu Türkiye’nin geleceğinden daha önemli değildir.

Başbakan’ın kendi yarattığı krize ‘sanal düşman’ arayışı çabası, sadece Türkiye’de değil, uluslararası platformda da Türkiye’nin imajına ciddi olarak zarar vermektedir. AKP döneminde artan kamu ve özel sektör borçları ortadayken, IMF borçlarının kapatılmasıyla ilgili olarak yapılan demagojiye Başbakan’ın bizzat inanıyor olması, vahim bir gelişmedir.

“Başbakan, gölgesiyle kavga eden adam görüntüsü veriyor”

Başbakan ‘faiz lobisi’ olarak literatüre kazandırdığı lobi, yıllarca uzun vadeli ve faizi düşük kamu borçlanması yerine, devletin yüksek faizli iç borçlanmaya yönelmesini sağlayan kendi çevresindeki lobidir. Başbakan’ın kendi yarattığı faiz lobisine karşı savaşı, gölgesiyle kavga eden adam görüntüsü vermektedir. Arka planında dini motiflere referans vererek ‘faiz’ kelimesine karşı yarattığı algı, ne Başbakan’ı ne de Türkiye’yi içerisinde bulunduğu açmazdan çıkartacaktır.

“Gençler, Türkiye’nin sizin zekanıza ve gücünüze ihtiyacı var.”

Atatürk’ün, Cumhuriyeti korumakla görevlendirdiği gençleri şimdi yeni bir görev daha bekliyor. Milli menfaatlerimiz ve kendi yarınlarınız adına sizi sağduyuya davet ediyoruz. Sizin yaşça küçük olmanız, demokrasi anlayışınız açısından Başbakan’dan daha olgun olmanızı gölgelemiyor. Zaten bunu da tüm dünyaya gösterdiniz.

Türkiye’yi, Başbakan’ın düşürdüğü bu çıkmazdan kurtarın ve daha olgun davranın. Parti programında; hukuka, adalete ve insan haklarına saygılı, çevreye duyarlı, demokrat ve iktidara geldiğinde Topçu Kışlasını yıkma sözü veren siyasi partilerde politika yapmaya başlayın. Türkiye’nin sizin zekanıza ve gücünüze ihtiyacı var.”

Ekonomi Bakanı Sn. Çağlayan ve Gümrük Birliği – 24 Mayıs 2013

(DP Basın Merkezi- 24 Mayıs 2013)- Ekonomik İşler Başkanı Aydın Sezer, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın Gümrük Birliği Anlaşması ile ilgili sözlerini eleştirdi. Sezer, “Gümrük Birliği’nden kaynaklanan sorunların giderilmesi için çaba sarf etmek yerine, ortaklık anlaşmasından kaynaklanan haklarımızdan vazgeçilmesi düşünülemez. Sayın Çağlayan bilmelidir ki, AB ile Serbest Ticaret Anlaşması yapılması, Türkiye’yi AB’ye tam üyelik hedefinden uzaklaştıracağı gibi, Ortaklık Anlaşması’ndan doğan kazanımlarımızı da tehlikeye atacaktır.”

Ekonomik İşler Başkanı Aydın Sezer’in bu konudaki açıklaması şöyle:

“Ekonomi Bakanı Sayın Zafer Çağlayan, 23 Mayıs 2013 günü NTV’de katıldığı bir canlı yayında, Türkiye’nin Gümrük Birliği’nden ayrılarak, Avrupa Birliği ile bir Serbest Ticaret Anlaşması (STA) imzalamasının düşünülebileceğini ifade etmiştir. Sayın Bakan ayrıca, Türkiye’nin Serbest Ticaret Anlaşmaları ile ilgili mükellefiyetinin de, 1990’lı yıllarda Gümrük Birliği (GB) müzakereleri esnasında yapılan hatalardan kaynaklandığını vurgulamıştır.

Sayın Bakanın Gümrük Birliği sürecini sıradan bir anlaşma gibi değerlendirmesi şaşırtıcı olmakla birlikte, tam 10 yıldır iktidar olan AKP temsilcilerinin nihayet ‘yanlış’ olsa da fikir beyan ediyor olmaları, ülkemiz adına sevindirici bir gelişmedir. Ancak, bu konunun, ABD ile AB arasında 1990’lı yıllardan bu yana imzalanması öngörülen Serbest Ticaret Anlaşması’nın yeniden gündeme geldiği bir ortamda, bizzat Ekonomi Bakanı Sayın Çağlayan tarafından dile getirilmesi oldukça dikkat çekicidir.

“STA’ları, bugün, 1990’ların kafasıyla değerlendirmek Türkiye’ye yapılan bir haksızlıktır.”

Öncelikle Sayın Bakan’a hatırlatmak isteriz ki; Gümrük Birliği müzakereleri, başta TOBB, TÜSİAD ve İKV olmak üzere tüm özel sektör kuruluşlarının değerlendirmeleri ve önerileri çerçevesinde gerçekleştirilmiştir. Kendisi de bir işadamı olan ve bir dönem Ankara Sanayi Odası Başkanlığı görevlerini de yürüten Sayın Çağlayan’ın bu ifadesini talihsiz bir açıklama olarak değerlendirmekteyiz. Ayrıca, Sayın Çağlayan’a son 15 yılda dünya ticaretinin temel niteliklerinde çok önemli değişikliklerin meydana geldiğini de hatırlatmak isteriz. İçerisinde bulunduğumuz dönem, ne yazık ki, mal ticaretindeki serbestleşmenin eskisi kadar önem arz etmediği dönemdir. Başta ABD ve AB olmak üzere, Türkiye’de bile sanayi ürünlerindeki koruma oranının % 3’ler mertebesinde olduğu bir ortamda, geleneksel ekonominin (eski ekonominin) önemli bir unsuru olan STA’ları, bugün, 1990’ların kafasıyla değerlendirmek Türkiye’ye yapılan bir haksızlıktır.

Bilindiği üzere, 1963 yılında Türkiye ve Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında imzalanan Ortaklık Anlaşması, Gümrük Birliği’ne dayalı bir ortaklık ilişkisi öngörmüştür. Anlaşmada ayrıca, hizmetlerin, iş gücünün ve sermayenin serbest dolaşımı da yer almaktadır. Ortaklık Konseyi’nin 1/95 kararı ile gerçekleştirilen Gümrük Birliği ile ortaklığın son dönemine geçilmiştir.
Başta vize sorunu olmak üzere, AB’nin diğer ülkelerle imzaladığı Serbest Ticaret Anlaşmaları da dahil, Gümrük Birliği’nden kaynaklanan sorunların giderilmesi için çaba sarf etmek yerine, haklı olduğumuz talepleri ciddi bir şekilde takip ederek sonuç almamız gerekirken, ortaklık anlaşmasından kaynaklanan haklarımızdan vazgeçilmesi düşünülemez. Nitekim, 23 Mayıs 2013 günü (aynı gün) TOBB’nde, Avrupa Birliği Konseyi Başkanı Herman Van ROMPUY’un da katılımı ile gerçekleştirilen ‘Avrupa’nın Geleceği ve Türkiye ile İlişkiler Konferansı’nda TOBB başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu, Türk iş aleminin yüzde 75 gibi ezici bir çoğunlukla Türkiye’nin AB üyeliğini desteklediklerini ifade etmiştir.

Hükümete önerimiz, Gümrük Birliği olgusunu sadece ürün ticaretinin serbestleştirilmesinden ibaret zanneden anlayışın terkedilerek, Türk kamuoyuna sürekli şikayette bulunulması yerine, AB ile yoğun temaslarda bulunmak suretiyle, Gümrük Birliğinin işlemeyen, sanayicimize dezavantaj yaratan, ayak bağı olan yönlerinin süratle düzeltilmesi yönünde çaba göstermesi ve ısrarcı olmasıdır. İcraatın başındaki kişi olarak bu, öncelikle Ekonomi Bakanı’nın ve başında bulunduğu kurumun görevidir.

AB ile Serbest Ticaret Anlaşması yapılması Türkiye’yi AB’ye tam üyelik hedefinden uzaklaştıracağı gibi, Ortaklık Anlaşması’ndan doğan kazanımlarımızı da tehlikeye atacaktır. Unutulmamalıdır ki, Türk ekonomisini ve sanayinin son 25 yılda gerçekleştirdiği gelişme ve atılımda gümrük birliğinin büyük rolü bulunmaktadır.

“Bakan Çağlayan’ın Ankara Sanayi Odası Başkanıyken sözleri..”
Bakan Çağlayan’dan beklenen, ASO başkanıyken bu konuda yaptığı aşağıdaki açıklamaya uygun davranış sergilemesidir. Ankara Sanayi Odası (ASO) Başkanı Zafer Çağlayan, 2007 yılı Mart ayında meclis toplantısında yaptığı konuşmada, Gümrük Birliği ile ilgili rakamlara bakıldığında sanıldığı kadar Türkiye’nin aleyhine gelişmediğine dikkat çekmiş ve “Gümrük Birliği ile ilgili söylenecek iki şey var. Arkadaş sen bana haksız davrandın, bana hala kusur buluyorsun. Bunu yanlış yapıyorsun ve diğer taraftan senin bana yapman gereken maiyetleri bana ödemiyorsun. Bu konuda bana haksızlık yapıyorsun” dedi.
Gümrük Birliği Anlaşması’nın yapıldığı 1996 yılında Türkiye’nin AB ülkelerine ihracatının yaklaşık 12 milyar dolar, ithalatının 23.5 milyar dolar ve dış ticaret açığının ise 11.5 milyar dolar seviyesinde olduğuna işaret eden Çağlayan, geçen yıl yapılan 85 milyar dolarlık ihracatın 43 milyar dolarının AB’ye, ithalatın ise yüzde 35’ine denk gelen 53 milyar dolarlık kısmının da AB’ye yapıldığına dikkat çekti.

Sayın Çağlayan bilmelidir ki, AB ile Serbest Ticaret Anlaşması yapılması Türkiye’yi AB’ye tam üyelik hedefinden uzaklaştıracağı gibi, Ortaklık Anlaşması’ndan doğan kazanımlarımızı da tehlikeye atacaktır. Ayrıca, unutulmamalıdır ki, Türk ekonomisini ve sanayinin son 25 yılda gerçekleştirdiği gelişme ve atılımda gümrük birliğinin büyük rolü bulunmaktadır.”
Kaynak ( DP )