Yerli otomobil sevdası; “Babayiğit”lere özel teşvik

Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Otomotiv Yetkili Satıcıları Derneği (OYDER) 5. Otomotiv Kongresi’nin açılışında yaptığı konuşmada, hükümet olarak yerli otomobil yapılması konusunda sonuna kadar kararlı olduklarını söylemiş. Bakan Çağlayan devamla, “Bunu burada ilk defa açıklıyorum; içinizde bir ‘babayiğit’ varsa, içinizde ‘ben yerli otomobili yapacağım, çağrıya uyuyorum’ diyen varsa, yerli ya da yabancı kim olursa olsun gelin kardeşim sizlerle özel teşvik konuşmaya hazırız. Gelin oturup beraber tartışalım. Şunu çok iyi bilmenizi istiyorum; devlet olarak böyle bir yatırım için de adeta ‘sessiz hisse’ denilen bir anlamla bir ‘altın hisse’ ile devlet olarak yatırım yapacak özel sektörümüzün yanında olmayı aklımıza koyduğumu bilmenizi istiyorum. Daha ne istiyorsunuz” demiş.

AA’nın haberine göre, Çağlayan, “Burada amaç, gelecek olan müteşebbisi cesaretlendirmek… Yiğidi bulup baba yapacağız. Böyle biri ister yerli ister yabancı olsun. Türkiye’nin göbek bağı olmayacak bir yatırımıyla şartları özel konuşuruz, Biz illa bir binek otomobil sevdası, arayışı içinde değiliz. Bizim arayışımız dünyada rakipsiz olabilecek ve Türkiye’de bu işi yapacak her türlü alternatife açığız” ifadelerini de kullanmış.

Türkiye’nin vizyonu ne olmalı?

2012 yılı itibarıyla ihracatımızdaki sanayi ürünlerinin payının % 90’nın üzerinde olduğunu söyleyebiliriz. 1980’li yıllarda ortaya koyduğumuz, ihracatımızdaki sanayi ürünlerinin payının arttırılması hedefinde büyük bir başarı sağlamış olduğumuz görülüyor. Hayalimizi (vizyonumuzu) gerçekleştirmemize rağmen, bugün hala sanayileşme yolunda yeni arayışlar içerisinde olmamız, o dönem koyduğumuz hedefin, siyasi bir söylemden öte iktisadi açıdan bir anlamı olmadığını gösteriyor.

Nedense hedef koyarken büyük düşünemiyoruz. Hedef koyarken bile, az gelişmiş ülke gerçeğinin esiri oluyoruz. Oysa, Türkiye’ye gereken vizyon, Türkiye’yi zamanla daha ileri götürecek bir vizyon değil, tam anlamıyla “sıçrama” yaptıracak bir vizyondur. Bu, hem kaybolan yılları telafi etmek için gerekiyor hem de aynı kulvarda olduğumuz ülkelerin bizi sollamaması için gerekiyor. Malum, bir zamanlar Güney Kore ile aynı kulvardaydık, hatta Güney Kore bizim arkamızdaydı. Yine hatırlanacağı üzere, bundan tam 40 yıl önce de, dünyanın en büyük 16. ekonomisiydik.

Başbakanın ya da Ekonomi Bakanının “milli otomobil, ya da yerli otomobil” vizyonu da böyle bir “anlamsız” vizyon işte…

Amaç, milli otomobili üreterek, yurt dışına döviz çıkışını engellemek mi, otomobil ihraç ederek, ülkemize döviz kazandırmak mı? Ya da her ikisi mi? Yoksa, komplekslerimizden kurtulmamıza yardımcı olacak, iktisadi açıdan bir “anlamı” olmayan bir girişim mi? Bilgi çağında yerli “otomobil” üretimi hedefi bizi nereye götürür, ekonomimize ne katkı sağlar?

1980’lı yıllarda sanayileşme denildiğinde bizim kuşak için en önemli kıstas, santrifüj yaparken hareket etmeyen bir çamaşır makinesi imal edebilmek, hatta o makineyi ihraç edebilmekti. Zira, çoğu evde çamaşır makinesi “sıkma” programına geçtiğinde hareket ediyor, banyo kapısının arkasına kadar gelerek kapının açılmasını, dolayısıyla banyoya girmeyi engelliyordu. 1986 yılında ilk çamaşır makinemizi satın aldığımda, eve gelen servisin, makinenin ön ayaklarını gömmek üzere, zemini delmesini izlerken, bu işlemin son derece normal olduğunu peşinen kabullenmiş olduğumuzu hatırlıyorum. Aradan yıllar geçti, yurt dışına “sıkma” yaparken hareket etmeyen çamaşır makineleri ihraç etmeyi başardık.

1980’li yılların Türkiye’sinde otomobil satın almak için sadece maddi durumumuzun yeterli olması yetmiyordu. Yabancı ortaklıklarla ülkemizde üretilen kuş serisinden bir otomobil satın alabilmek için, sıraya girilmesi gerekiyordu. “Hacı Murat” veya diğer “Kuşlar” için insanların yıllarca beklediğini hatırlıyorum. Bu otomobiller, İtalyan devi FIAT’ın ülkemizde istihdam yaratılmasına olanak sağlayarak, yerel üretim yapmasının ürünüydüler. Fiat İtalyan’dı ancak, model isimler yüzde yüz yerliydi. Efsane Murat 124, kimbilir kaç ülkede farklı isimlerle yollara çıkıyordu. Doğan görünümlü Şahin ikinci el satışların efsane otomobili olarak tarihteki yerini alıyordu.

1988 yılında, Türkiye’deki otomobil üretimi ve pazarını yakından bilen biri olarak, Ticaret Müşavirliği yapmak üzere, Kahire Büyükelçiliğimize atandım. O yıllarda Rahmetli Vehbi Koç, kış aylarında 15–20 gününü Kahire’de geçirirdi. Bir defasında, kendisine refaket ederken, bana “Mısır’da biz ne yapabiliriz” şeklinde bir soru yöneltti. Ben, aklıma ilk gelen bazı yatırım sahalarını sırladım. Bakışlarından anladığım kadarıyla, benim önerilerimin üzerinde durmaya gerek olmadığı sonucu çıkıyordu. “Otomobil de üretilebilir” lafı da çıktı ağzımdan. Ben, Vehbi beyden, desteksiz atıyorsun gibisinden bir tavır beklerken, “bizimkiler de söylemişlerdi” dedi ve devam etti, “Sen bir araştırma yap, bakalım!”

Kısa bir süre sonra Mısır devlet TV’sindeki reklam kuşağında, Piramitlerin hemen yanında kameraya yaklaşıp, kameranın üzerinden geçip giden Mısır’da monte edilen ilk Türk otomobilini izlemek, beni de çok gururlandırmıştı. Evet, 2013 yılında yerli otomobil üretme sevdasındaki Türkiye, tam bundan tam 23 yıl önce yurt dışında otomobil üretiyordu.

Başbakan Erdoğan’ın “Bu ülkede bu işe soyunacak bir yiğit, bir babayiğit vardır” diyerek başlattığı yerli otomobil üretme sevdasının hayata geçirilmesine çaba sarfederken, yakın tarihimizi de bilmek gerekiyor. Malum, Türkiye Cumhuriyeti 2002 yılında kurulmadı.

Dünyanın önde gelen otomotiv firmalarının ülkemizde montaj da olsa üretim yaptıkları bir dönemde, Türkiye’nin yapması gerekenin, bu sektörde Ar-ge ve Ür-ge çalışmalarını Türkiye’ye çekmek üzere harekete geçilmesi olduğunu düşünüyorum. Üstelik, Ar-ge ve Ür-ge’de istihdam edilecek teknik personel ücretlerinin, Avrupa rakamlarının çok çok altında olması ülkemiz için büyük avantaj. Devletin bu sahaya gerekiyorsa teşvik vererek, Türkiye’yi söz sahibi yapmaya yönelik caba sarfetmesi daha yerinde olacaktır. Kimbilir, belki bu sayede, milli otomobilimizi, Çin’de ürettirerek de yaratabiliriz. Malum, çağımız bilgi çağı, inovasyon ve yaratıcılık çağı. “Üretim” olgusu ise, geçmiş yüzyıla ait, demode bir kavram. Zaten çağımıza özgü tek üretim faktörü de “bilgi” değil mi?

İhraç fiyatının kilosu 10 -12 dolarlık bir ürün olan otomobilin bizi nereye götürebileceğini kestirebilmek güç olmasa gerek. 1990’ların tekstili bizi nereye götürdüyse, otomobil de ancak o kadar mesafe alabilir.

Bu sektörde Rusya’da neler oluyor?

Başta enerji olmak üzere, üretim girdileri maliyetleriyle emek yoğun sektörlerde bırakın Çin’i, Rusya ile rekabet etme şansımızın dahi bulunmadığına inanan birisi olarak, önümüzdeki yıllarda Rusya’dan yerel Rus markalarının yanında diğer uluslararası otomobil markalarını da ithal etmek durumunda kalacağımızı şimdiden söyleyebilirim. Bundan beş, on yıl önce ikinci el otomobil ithalatıyla Avrupa’nın çöplüğü görüntüsü veren Rus otomotiv pazarının bugün gelmiş olduğu nokta, önümüzdeki dönemde bu sektörde hangi gelişmelerin yaşanacağına dair ipuçlarını veriyor. Rusya otomobil satışlarında Avrupa’nın en hızlı büyüyen pazarı olma özelliğini koruyor. Yabancı otomobil üreticileri Rusya’daki mevcut yatırımlarının hacmini arttırmaya yönelik adımlar atarken, pazara yeni üreticiler de giriyor. Yabancı yatırımcılar açısından sağlanan istikrar ve güven ortamı ve pazarın büyüklüğü Rusya’nın cazibesini arttırıyor.

Rusya’yı vakit geçirmeden mercek altına almalı. Hızla büyüyen bu pazar ve Türkiye pazarı için ortak yatırıma yönelmek gerekiyor. Bakan Çağlayan, Türkiye’de aradığı “babayiğit” belki de Rusya’da. Rusların otomobil teknolojisinin üzerine sahip olduğumuz bilgi birikimini (design, üretim ve pazarlama) ve Türk mühendisliğinin yaratıcılığını koyduğumuzda istenilen gayeye ulaşılmış olur.

Üstelik tamamen “Türk Malı” da diyebiliriz. Zira, benim tanıdığım Ruslar o kadar kıskanç değillerdir.

Advertisements

Stratejik Çukura Düşen Dış Politikamız

Dış politika stratejisini belirleyenler, karar alıcılar ve uygulayıcıların olaylara çok farklı açılardan bakabilmesi için, olayları değerlendirirken duygusal ve romantik yaklaşımları bir tarafa bırakarak, nesnel temeller üzerine inşa edilmiş yaklaşım sergilemeleri gerekir.

Ülkeler, dış politikalarının ana eksenini belirlerken, politikanın “milli” nitelik taşımasına ve iç politik çekişmelere konu olmayacak şekilde uygulanmasına dikkat ederler. Nitekim, demokrasi kültürü ve algısı belli bir düzeyde olan ülkelerde, dış politikanın, genellikle iç politikaya malzeme edilmediği görülür.

Türkiye’de son yıllarda yaşanan büyük değişim ve alt-üst oluşlar çerçevesinde, maalesef dış politika da günlük politik çekişmelere konu ediliyor. Dış politika öyle bir sahadır ki; iç çekişmelere konu edilmesi, uluslararası sahada o ülkenin elinin daha başlangıçta zayıf düşmesini de beraberinde getirmektedir. Örneğin, Suriye konusunda izlediğimiz dış politikanın sürekli olarak tartışılıyor olması bu açıdan somut bir örnektir.

Davutoğlu’nun dış politika yaklaşımları

Dış politikada duygu ve romantizme yer yoktur. Dış politika sokaktaki adamın hassasiyeti ile şekillendirilecek bir alan değildir. Bu noktada elitist bir yaklaşım sergilediğimin düşünülmesini istemem. Zira, en başta da ifade ettiğim gibi dış politika stratejisi çok yönlü olarak, çok farklı kaynaklardan derlenen bilgilerin değerlendirilmesi sonucu oluşturulur. Bu açıdan çoğu kez, sokaktaki adamın bilgi kaynaklarının sınırlı olmasından ötürü, sağlıklı bir değerlendirme yapamayacağının düşünülmesi olağandır. Dışişleri Bakanlıkları kadrolarının ve bakanlığı yöneten siyasilerin, kamuoyundan farklı değerlendirmeler yapmasının temelinde, işte bu duygusallıktan uzak, objektif ve milli çıkarları ön planda tutarak oluşturulan politikalar vardır.

Sayın Ahmet Davutoğlu’nun çoğu kez, sokaktaki adam mantığı ve rahatlığıyla, insani vasıflarını gizleme gereği dahi duymadan ve sürekli konuşarak oluşturduğu politikaların Türkiye’yi nereden nereye götürmekte olduğunu takdirlerinize bırakıyorum.

Elinde çantasıyla ülke ülke dolaşarak ‘arabuluculuk’ hizmeti pazarlayan ve ‘nöbetçi arabulucu’ ünvanını kazanan Sayın Davutoğlu, AKP’den önce, ‘yurtta sulh, cihanda sulh’ temel değeri (core value) üzerine oturtulmuş Türk dış politikası yerine, ‘komşularla sıfır sorun, maksimum işbirliği’ olarak isimlendirilen ancak, komşularla daha çok sorun yaratmaya yol açan bir politika ile, Türkiye’yi bölgede kriz kaynağı haline getirdi. Davutoğlu, medyada yer alan hakkındaki yazıları okuduğunda başarı ve kibir sarhoşluğu yaşadı. İngilizce bilmekten başka bir vasfı olmayan yeni nesil amigo gazeteciler nezdindeki kredibilitesi onun başarılı (!) olduğunun sanılmasını beraberinde getirdi. Ama özellikle, Cengiz Çandar, Mensur Akgün ve İhsan Dağı gibi dış politika uzmanlarının hakkında yazdıkları, Davutoğlu efsanesini daha da görünür ve bilinir kıldı.

Mensur Akgün’e şimdi sormak gerekiyor. Türkiye’nin dünya sahnesindeki özgül ağırlığı artıyor mu, azalıyor mu? Sayın Akgün bir yazısında şöyle yazmıştı:

“Bir zamanlar sadece sorunlarla anılan bir ülke, artık çözümlerle anılır oldu. Son dönemde izlenen cesur siyaset sayesinde Türkiye’nin dünya sahnesindeki özgül ağırlığı ciddi bir şekilde arttı. Lübnan, Filistin, Gürcistan denince çözüm üreten ülkelerin başında Türkiye geliyor.”

ODTÜ’de uluslararası ilişkiler dersleri veren İhsan Dağı, “Dört yanımızın düşmanlarla çevrili olduğu iddialarıyla ancak militarizmin değirmenine su taşınır. Bu söylemi terk etmeden ne komşularımızla sağlıklı ilişkiler kurulabilir ne de korkulardan ve düşmanlıklardan beslenen militarizmin üstesinden gelinebilir” derken tam olarak neyi kasdediyordu acaba?

Cengiz Çandar, Davutoğlu için “hem iyi bir stratejist, hem de değerli bir taktisyen” ifadesini kullanmıştı. Umarım aynı görüşünü hâlâ muhafaza ediyordur.

Davutoğlu’nun geliştirdiğini zannettiği dış politikanın kavramsal çerçevesinin gerçekçiliği olmadığını defalarca yazdım. Davutoğlu, ‘Stratejik Derinlik’ isimli sadece kendisine başucu kitabı olabilen kitabında şu cümleleri kullanıyor: “Bir ülkenin stratejisini sadece tek eksenli bir dış tehdide göre tanımlamak ufuksuzluk, iç tehdide göre tanımlamak ise stratejik dış rakiplere koz ve kaynak sağlayan bir zaaftır.” İşte bu cümlelerle, Türk dış politikasının hangi temelde yürütülmesi gerektiğini özetleyen Davutoğlu, ne yazık ki, “komşularla sıfır sorun” ve Amerikan dostluğunun bir arada yürütülmesinin mümkün olamayacağını tahmin edemiyor.

Dış politikada Rusya’yı hesaba katmak

Benim asıl altını çizmek istediğim konu; Suriye politikamız oluşturulurken acaba hangi ölçüde Türkiye – Rusya ilişkileri ve daha önemlisi Rusya – Suriye ilişkilerinin masaya yatırıldığı noktasında. Bu iki denklem acaba hangi ölçüde değerlendirildi ve artılar ile eksiler, oluşturulan Suriye politikasına ne derece tesir etti? Keza, Türkiye – İran ilişkileri ve İran – Suriye ilişkileri de ne ölçüde ele alındı?

Malum, Türkiye ve Rusya ilişkileri adı konulmamış ’stratejik’ ortaklık şeklinde yorumlanabilecek boyutta. Özellikle enerji alanındaki ilişkiler gösteriyor ki, Türkiye, bırakın ‘bağımsız ve egemen’ bir dış politika oluşturmayı, nefes alırken bile yüzünü Rusya’ya dönmek zorunda. 12 yıldır iktidarda olan bir parti, bu gerçeği değiştirmek yolunda minik bir adım dahi atmaksızın Rusya’ya meydan okuma hevesinde.

Rusya – Suriye ilişkilerinin derinliğini anlatmaya gerek yok. Malum, iki ülke arasındaki ilişkiler, Türkiye’nin Suriye’ye yönelik olarak atacağı her adımda, yine dönüp Rusya’ya bakılmasını gerektirecek kadar stratejik önem taşıyor.
Rusya dış politikasının ana perspektifinin Davutoğlu ne kadar farkında, bilemiyorum, ancak başında olduğu Bakanlıkta bunu bilen çok sayıda diplomat olduğunu yakından biliyorum.

Rusya’nın bölgesel konulara ilişkin temel perspektifi, milli çıkarların etki alanının daraltılması, başka global güçlerin bölgemizdeki etki alanının artması anlamına gelir. Rusya, sadece bölgede değil tüm dünyada kaosun temel kaynağının ABD politikaları olduğuna inanmaktadır. Rusya’nın neye inandığı kuşkusuz bizim açımızdan önemli değildir diyebilirsiniz. Ancak bunu dikkate almaksızın yola çıkarsanız, dış politikada sokaktaki adamdan ya da Davutoğlu’ndan farkınız kalmaz.

Bölgede etkili ve sözü dinlenir devlet olmanın ön koşullarından birisi de, başımıza gelen her felaketten Esad’ı sorumlu tutmak anlayışını terketmektir. Esad’a yönelik eleştiri ve öfke patlamalarıyla dış politika yürütmek, ‘Türkiye’nin 3 tarafı denizlerle, 4 tarafı düşmanlarla çevrili’ diyenlerden bile daha çağdışı bir dış politika yürütülmekte olduğu anlamını taşır.

Davutoğlu’na tavsiyem, ‘Stratejik Derinlik’ kitabını toplatması ve Türk halkından özür diliyerek istifa etmesidir. Ancak bu davranışının Yüce Divan’da hesap vermeyeceği anlamına gelmeyeceğini de belirtmek isterim.