Rusya’nın enerji politikası ve Türkiye (1) – 23/01/2013

Rusya Federasyonu, döviz gelirlerinin önemli bir bölümünü petrol ve doğal gaz ihracatından elde etmektedir. İhraç kalemlerinin yaklaşık % 65’i doğalgaz, petrol ve petrol türevlerinden oluşmaktadır. Bu nedenle, enerji ihracatı Rus ekonomisi açısından hayati bir öneme sahiptir.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Sovyetler Birliği’nden kalma dış politika mirasını, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi üyeliğini ve Rus kültürüne ait değerleri kullanarak dış politikada Sovyet pratiğini devam ettirme gayreti içerisindedir. Bu arzu, sıradan bir Rus vatandaşının temel dış politika beklentisiyle de uyumludur. Bugün, 40’lı yaşların üzerindeki tüm Rus vatandaşlarının büyük bir imparatorluk ve süper güç olma geçmişini ve deneyimini yaşadıkları hatırlandığında, Rusya halkları açısından, yurt dışında güçlü ve başı dik bir devletin mevcudiyeti de öncelikler arasındadır.

Bir diğer temel nokta, enerji ticaretinin Rus dış politikasının ana araçlarından ve silahlarından birisi olduğudur. Dünya enerji tedariki ve enerji ticaretindeki payının giderek artması beraberinde, doğal olarak, Rusya’nın dış politikasındaki etkisinin artmasını da getirmektedir. Rusya, ulusal çıkarları açısından, Gürcistan örneğinde olduğu gibi, gerektiğinde sıcak savaşı dahi kolaylıkla göze alabilmektedir. Avrupa Birliği ile süregelmekte olan müzakerelerdeki güçlü pozisyonu ve Suriye politikasındaki kararlı tutumu, uluslararası arenadaki ağırlığının somut örnekleridir. Başka bir ifadeyle, Rusya’nın uluslararası platformda kendisine olan güveninin üst düzeyde olmasının arka planında küresel enerji oyuncusu olduğunu görmekteyiz.

Yaşanmakta olan küresel ekonomik kriz ve buna bağlı olarak enerji fiyatlarının düşmesi, kuşkusuz Rusya’nın gelirlerinde azalmaya neden olmuştur. Bu gelişmenin, Rusya ekonomisi üzerindeki olumsuz etkisi açıkça görülmekle birlikte, dış politikasını da etkileyecek bir gelişme olup olmayacağı tartışılabilir. Hatta Rusya açısından enerjinin bir silah olarak kullanılabilmesinin belki de eskisi kadar etkili olamayacağı iddia edilebilir.
İşte bu noktada, Rusya’nın enerji politikasının değerlendirilmesi konusunda batılı analistlerin düştükleri temel yanılgılar ortaya çıkmaktadır. Batılı analistler ve Batı medyası, Rusya’nın, özellikle sınır komşusu olan eski Sovyet ülkelerine karşı enerjiyi bir silah olarak kullandığı noktasından hareket etmektedirler. Emperyalist bir perspektife atıfla, yapılan değerlendirmenin somut sonuçları, maalesef en çok Türkiye’nin Rusya ile enerji işbirliğine yönelik girişimleri etkilemektedir.

Daha net bir ifade ile, Batı’nın Rusya’nın enerji politikalarına yönelik temeli olmayan menfi yaklaşımının arka planının aydınlatılması, Türkiye’nin enerji alanındaki orta ve uzun vadeli milli çıkarları açısından son derece önemlidir. Batı gözü ile yapılan değerlendirmelerden yola çıkarak, milli enerji stratejimizi tartışmadan ya da oluşturmadan önce iki konuya dikkat çekmek istiyorum.

1 – Rusya, sınır komşuları (eski Sovyet cumhuriyetleri) ile, Batılı diğer ülkelerle gerçekleştirilen serbest pazar ekonomisi şartlarına uygun enerji anlaşmaları gibi anlaşmalara hâlâ sahip değildir. Sınır komşuları, Rusya ile enerji ilişkilerini Sovyet mantalitesine uygun bir şekilde sürdürmeye çalışmaktadır. Sınır komşuları renkli devrimlere, pazar ekonomisi ve demokrasiye giden yolda hızlı adımlar atmak isterken, diğer taraftan da, Sovyet mantığıyla enerji tedarikinde ısrarcıdırlar. Ama Rusya’nın, zaman zaman eski Sovyet ülkelerinden talep ettiği fiyat artışları ve enerji kesintileri Batı tarafından sınır komşularını cezalandırılmakta olduğu şeklinde yorumlanmaktadır.
Bilindiği gibi, Kremlin, sahip olduğu katı yönetim tarzı ve ülkedeki etnik grupların sayısının fazlalığı nedeniyle, sınırlarında, Rusya’nın politikaları ile dost yönetimler arayışındadır. Bir nevi Batı ile arasında tampon devletler bulunmasının, otoriter rejimin devamlılığı açısından önemli olduğunu düşünmektedir. Bu nedenle, Rusya’nın sınır komşularına yönelik politikasının bir mantığı vardır ve bu konuda inisiyatif Rusya’nın elindedir.
Bu tespiti yaparken amacım, Rusya’nın izlediği siyasetin haklı bir zemini olduğunu iddia etmek değil, Rusya’nın bu siyaseti izleyebilecek konumda olduğunun altını çizmek ve bu itibarla, başta Türkiye olmak üzere, sınır komşusu olmayan diğer ülkelerle girdiği enerji ilişkisinin temeli ve mantığının farklı olduğunu ortaya koymaktır.

2 – Rusya, serbest pazar ekonomisine giden yolda hızlı adımlar attıkça, dış ekonomik ilişkileri geliştikçe ve özellikle Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) üyesi olduktan sonra, Batı tarafından yurt içinde uygulanan enerji fiyatlarının düşüklüğü nedeniyle eleştirilmektedir. Batı, bunun maddi bir destek, “sübvansiyon” olduğunu vurgulamaktadır. Batı, bir yandan Rusya’dan yurt içerisinde endüstriye sağladığı enerji fiyatlarının arttırmasını talep ederken, diğer taraftan da, Rusya’nın düşük fiyatlarla enerji ihracatı yaptığı sınır komşularına yönelik fiyat arttırma talebini eleştirmektedir.

Son dönemde, Güney Akım, Mavi Akım 2 tartışmaları ve nükleer enerji başlıklarıyla, Rusya’nın enerji politikalarında Türkiye’nin öneminin giderek artmakta olduğunu görülmektedir. ( Devam edecek…)

Advertisements

Türkiye’nin komşu ülkeler politikası var mı? – 25/12/2012

“Komşularla Sıfır Sorun, Maksimum İşbirliği” sloganına dayalı diplomatik açılım çabası ve sonuç odaklı dış politika anlayışının temelleri AKP iktidarının ilk günlerinde atılmıştır. Başlangıçta, “sloganın” kulağa hoş gelmesi nedeniyle bir hayli popüler olan bu yaklaşıma yönelik eleştiriler karşısında, bu politikanın avukatlığına soyunanlar “Komşularımızla sorun yaşanmasını mı istiyorsunuz?” şeklinde basit bir karşılık veriliyorlardı.
Son dönemde komşularımızla yaşanan çeşitli sorunlar üzerine, ilk kuşak savunucuları tarafından da eleştirilere maruz kalan bu politikanın tam anlamıyla neyi ifade ettiği de ancak günümüzde tartışmaya açılabilmiştir. Bu nedenle, başlangıçta değil de, sonuçları alınmaya başlandığında tartışılmaya başlanan bu politika, sanırım, uluslararası ilişkiler literatüründe, “uygulanması ve sonuçlandırılması” en kısa ömürlü olan bir doktrin olarak yerini almıştır.
Bu politikayı savunan çeşitli köşe yazarlarının ve düşünce kuruluşları uzmanlarının ifade ettikleri ile yetinmeyip, Dışişleri Bakanlığımız kaynaklarından bu politikanın tam anlamıyla nasıl anlaşılması gerektiği konusunda bilgi edinmeye çalıştım. Bakanlığın web sayfasında yer alan ifadelerle “Komşularla Sıfır Sorun Politikamız” (http://www.mfa.gov.tr/komsularla-sifir-sorun-politikamiz.tr.mfa) başlıklı yazıya göz attığımda, içeriği anlaşılamayan bu politika yüzünden, yıllarca “yersiz” tartışmalar yaptığımızı anladım.
Bakanlığın web sayfasındaki metne göre; “Güçlü gelenekler üzerine kurulu olan ve Türkiye’nin demokratik, laik, sosyal hukuk devleti niteliğinden güç alan Türk dış politikası, bugün dünya düzeninde önemli değişimlerin yaşandığı bir dönemde ve belki de bu gelişmelerin en yoğun şekilde meydana geldiği bir coğrafyanın merkezinde yürütülmektedir. Hızlı gelişmelere sahne olan dünyamızda, hem işbirliği imkânları hem de sorunların yayılma ve derinleşme riski hiç olmadığı kadar fazladır. Böyle bir ortamda barış, istikrar ve güvenliğin sağlam temeller üzerine oturtulması hem daha zorlaşmış, hem de daha büyük bir önem ve gereklilik kazanmıştır.”
Bu gerçekçi değerlendirmenin arkasından gelen cümle son derece ilginç. Deniliyor ki; “Bu durum Türkiye’ye bölgesinde pek çok sorumluluklar yüklemektedir. Nitekim köklü sorunların bulunduğu bölgemizde önemli görüş farklılıklarına sahip birçok ülkenin nadir ortak paydalarından biri, Türkiye’ye duydukları güvendir.”
Bu politikanın içeriği sonradan oluşturulduğu için metni kaleme alanların dikkatinden kaçan gerçek de ortaya çıkıyor. Yıllarca yerden yere vurulan AKP öncesi dış politikamız, meğer bölgemizde önemli görüş farklılıklarına sahip birçok ülkenin nadir ortak paydalarından biri olan Türkiye’ye “güven” olgusunu yaratmış. Düşünebiliyor musunuz, bu tespit bile başlı başına, bugün komşularımızda oluşan “Türkiye’ye yönelik güvensizliğinin” hangi dönemde oluştuğuna işaret ediyor.
Bakanlık metninde, demokrasimizin kalitesine de vurgu yapılıyor. “Keza Türkiye’nin ekonomik kalkınma ve demokrasi alanında kaydettiği mesafe de dış ilişkilerdeki hareket sahasını ve etki gücünü artırmıştır. Bu durum, Türkiye’nin bölgede oynadığı kararlı ve yapıcı dış siyaseti daha da ihtiyaç duyulur ve aranır hale getirmiştir. Nitekim Türkiye bugün artan imkan ve kabiliyetlerinin ve bunun kendisine yüklediği sorumlulukların bilinci içinde tepkisel değil ön alıcı, tek boyutlu değil çok boyutlu, gelişmeleri izleyen ve ona göre tutum belirleyen değil inisiyatif alarak gelişmeleri düzenleyen, sonuç odaklı, pragmatik, gerçekçi ve belki de en önemlisi vizyoner bir dış siyaset izlemektedir.”
Bu ifadeler, metnin, gelenekleri ve yetişmiş insan kaynağı açısından oldukça güçlü olan Bakanlığın diplomatlarından birisi tarafından mı, yoksa bir düşünce kuruluşu çalışanı tarafından mı kaleme alındığı sorusunu akla getiriyor.
Metnin devamında, “Türkiye, bu yönde kararlılıkla hareket ederken, elbette gerçekçiliği de hiçbir zaman elden bırakmamakta, ‘sıfır sorun’ yaklaşımının bir hedef ve ideali temsil ettiğini unutmamaktadır. Nitekim köklü bir tarihe sahip bölgemizde tüm sorunların kısa sürede çözülebileceğini düşünmek pek mümkün değildir. Kaldı ki dünyanın hiçbir yerinde uluslararası ilişkilerin doğası gereği sorunsuz bir ilişkiler ağı bulunmamaktadır.“ ifadesi yer alıyor.
Bahsi geçen hedef ve idealin, bugün Türkiye’yi birden fazla komşusuyla savaşın eşiğine getirmiş olması nasıl açıklanabilir?
Metnin son bölümünde ise aynen şu ifadeye yer veriliyor: “Ülkemiz, “komşularla sıfır sorun” yaklaşımının şimdiden görmeye başladığımız olumlu sonuçlarının, adeta durgun suya atılan bir taşın yarattığı ve giderek genişleyen halkalar gibi, önce bölgemizde ve nihayet küresel ölçekte daha da fazla görüleceğine inanmaktadır.”
Bugün komşularımızla yaşadığımız sorunlar nedeniyle bu son paragraf hakkında yorum yapmadan, takdiri değerli okuyuculara bırakıyorum.
Türkiye’nin komşu ülkeler politikası nasıl olmalı?
Türkiye’nin komşularıyla siyasi ve ekonomik ilişkileri mercek altına alındığında, özellikle İran – Irak savaşından beri komşularımızın çoğunun uluslararası arenada siyasi ve askeri açılardan dikkat çeken roller üstlenmekte olduğu görülmektedir. Yüksek tansiyonlu bir bölgede, siyasi, ekonomik ve ticari ilişkiler bağlamında komşulara açılım çabası, beraberinde çeşitli siyasi ve ekonomik riskleri de getirmektedir. Daha önemlisi, komşularımızla ilişkilerin geliştirilmesinde “egemenliğin” bölge dışı güçlerin kontrolünde olduğudur. Bu nedenle, kısaca, görünür bir gelecek dönem için komşu ülkeler politikamız tıpkı Davutoğlu öncesi dönemdeki gibi olmalıdır diyebiliriz ki, bu, romantik değil, gerçekçi bir bakış açısı anlamına gelmektedir.

Davutoğlu’nun büyük başarısı – 18/12/2012

Türkiye’nin dış politikası ve ekonomik çıkarları söz konusu olduğunda, son yıllarda ana gündemi enerji ve savunma sanayii sektörleri belirliyor. Özellikle, Suriye özelinde Rusya ile ve Irak’a yönelik politikalarımızın arka planında enerji işbirliği ve savunma sanayii yer alıyor.
Aralık 1996’da Mavi Akım projesiyle atılan ilk adımla, Türkiye, bölgede önemli bir enerji oyuncusu olabilme çabasını başlattı. Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı projesi Türkiye’nin elini güçlendirirken, Yunanistan – İtalya doğal gaz boru hattı ve nihayet Nabucco, Tanap, Güney Akım projeleriyle, Türkiye enerji trafiğindeki stratejik önemini daha da arttırdı.
Öte yandan, 1990’ların ortalarında Rus silahlarını Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) envanterine almaya başlayan Türkiye, soğuk savaşın sona ermesinin de etkisiyle, “Milli silah sanayiinde neler yapılabilir?” sorusuna cevap aramaya başladı. Kuşkusuz, Kurtuluş Savaşı yıllarında, Sovyet yardımıyla MKE’nin Ankara fabrikalarında küçük çaplı da olsa üretim işbirliği deneyimi olan iki ülke, bu yeni dönemde, hangi silahların tedariki ve üretiminde işbirliği yapacaktı? 2000’li yıllarda, TSK komuta kademesinde yer alan bazı subayların, Rusya ve İran ile işbirliği yönündeki beyanlarının, medyada nasıl ele alındığını hatta aşağılandığını hatırlamakta yarar var. Türk dış politikasında, bazıları için, belki de detay olarak değerlendirilebilecek çeşitli gelişmeleri de bu vesileyle hatırlayalım.
Önce, Rusya Federasyonu’nun eski Ankara Büyükelçisinin anılarında yer alan somut bir bilgiyi paylaşmak istiyorum. Lebedev, anılarında, “Türk-Rus ilişkilerinin geliştirilmesini istemeyen odaklar var” başlığı altında, “Erdoğan helikopteri” projesi konusunda da ilginç noktalara değiniyor ve 2000 yılında ABD’nin Ankara’daki Elçi Müsteşarıyla yaptığı pazarlığı anlatıyor.“Türkiye coğrafyaların kesiştiği bir noktada. Avrasya’nın en dev ülkelerinden biri. Türkiye’yi sadece transit ülke diyerek geçmemek lazım. Türkiye, ABD ve Rusya arasında bir rekabete dönüştü. Size örnek verebilirim: ABD Ankara Büyükelçiliği’nde bir elçi müsteşarla konuşurken, onu Mavi Akım ve Türkiye-Rusya-İsrail ortak yapımı helikopter konusunda ikna etmeye çalıştım. Helikopterin ismi ‘Erdoğan’. Bu ismi de bizim bir mühendis koydu. Mühendis Sayın Erdoğan’ın kim olduğunu ve geleceğinin parlak olduğunu tahmin ediyordu. Erdoğan’ın şerefine projeye onun ismini verdi. Ben Amerikalı diplomatı bahsettiğim projelerle ilgili ikna ettim. O, beni sabırla dinliyordu. Amerikalı diplomat da beni ikna etmeye çalışıyordu. Baktık ki birbirimizi ikna edemiyoruz. Çünkü Amerikalılar günlük direktiflerle çalışıyorlar. Her zaman ABD diplomasisi böyle çalıştı ve halen de böyle çalışmaya devam ediyorlar. Tartışmanın sonunda ABD’li diplomat nihayet şu öneride bulundu: ‘Pekala, Mavi Akım sizin, helikopter projesi de bizim.’ Sonunda biz tartışmayı orda noktaladık. Ben fikir olarak ise ayrılmadım. Helikopter konusunda kendi görüşümden vazgeçmedim. Çünkü Erdoğan helikopteri ABD’nin helikopterinden daha iyiydi ve Türk ordusuna uygundu. Erdoğan helikopterleri Türk savunma sanayiini canlandırabilirdi. Bu örnek, Türkiye’nin ABD ve Rusya arasındaki rekabetle ilgili örneklerden biri. ABD, Rusya’nın Türkiye’deki önemli alanlarına girmesine müsaade etmemeye çalışıyor (Kaynak, Mavi Düş, Doğan Kitap, İstanbul, 2011, s.209-211).
Yıllar sonra, 14.09.2009 tarihinde, Deniz Zeyrek Radikal’deki köşesinde 7.8 milyar dolarlık askeri işbirliği projesini değerlendiriyor. “Türkiye Rusya’yla füze pazarlığı yapınca ABD Patriot vermek için devreye girdi.” başlığını atan Zeyrek, “Türkiye uzun mezilli füze ihtiyacını Rusya’dan tedarik etmeye hazırlanınca, rekabet halindeki ABD Patriot vermek için devreye girdi. Pakette 13 ateşleme bataryası, 72 adet Patriot ve çeşitli başka füze türleri bulunuyor.” Diplomatik kaynaklar, ABD’nin bu sürpriz çıkışını, İran’ın füze tehdidini artırmasına ve bölgedeki hava savunma sistemlerinin teknik altyapısında Rusya’nın üstünlük arayışına girmesine bağladı. Aynı kaynakların verdiği bilgiye göre, Türkiye hava savunma sistemi kurma çalışmaları çerçevesinde füze ihtiyacını Rusya’nın füzeleri ile karşılama eğilimine girmişti. S-300 füzesi almak isteyen, ancak Rusya’dan “Yeni nesil S-400 üretimi nedeniyle S-300 üretimini durduruyoruz” yanıtı alan Türkiye, S-400’ler ciddi ciddi ilgileniyordu. Savunma Sanayii Müsteşarlığı, Ruslarla, ortak üretim, teknoloji transferi gibi detayları görüşmeye başlamıştı. Enerji alanında attıkları adımla dikkat çeken iki ülkenin füze için de anlaşma aşamasına gelmesi ABD’yi tedirgin ediyordu. Dönemin Rusya Başbakanı Vladimir Putin’in Başbakan Tayyip Erdoğan’ı yakın markaja alması da Türkiye’nin S-400 alacağına kesin gözüyle bakılmasına neden oluyordu. ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, Savunma Sanayii İcra Komitesi’nin son toplantılarında “Türkiye, füze alımı konusunda Patriot ve S-400 füzeleri ile ilgileniyor. Bu konuda da Türkiye’yi cesaretlendiriyoruz” demişti. Türkiye, Hava Savunma Sistemleri Projesi ile ciddi bir hava savunma kalkanı kurmak istiyor. Türkiye, ekonomik kriz nedeniyle yavaşlattığı projede ihale yapmadan doğrudan alım yöntemine de başvurabilecek.”
Komplo teorilerini deşifre etmekte usta olanlara ve Emekli Amiral Özden Örnek’in “Darbe Günlüklerini” bir referans gibi kamuoyuna pazarlayanlara ithaf ederek, Örnek’in 12.4.2012 tarihli Taraf’ta yer alan anılarının bir bölümüne bakalım; “Aziz Yıldırım’ın evinde Putin-Erdoğan görüşmesi oldu mu? Aziz (Fenerbahçe Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım) ve Yıldız geldiler. Aziz’in ifadesine göre Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile özel olarak görüşmek istiyor. Resmi olmayan bir şekilde İstanbul’a gelip Aziz’in evinde görüşmek istediğini belirtmişler. Kendisine gelen ve bu haberi veren kişinin çok güvenilir bir kişi olduğunu söyledi. Aziz’in Putin ile temasta olduğunu biliyorum. Aynı şekilde diğer Ruslar ile de temasları var. Ruslar, Aziz ne isterse verecek durumdalar ve ona çok güveniyorlar. Bize S-300 satmak ve hatta üretmek istiyorlar.”
Dış politikada esas olanın milli çıkarlar ve her zaman her sorunda birden fazla seçeneğin masada olması gerektiği defalarca vurgulandı. Suriye politikamızla neredeyse zafere ulaşmak üzere olduğumuzu zannedenler dış politikamızın hangi nesnel temeller üzerinde şekillendirildiğini zannediyorlar acaba? Bu çevreler, örneğin, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın 4 Aralık tarihinde petrol ve gaz konferansına katılmak üzere Erbil’e giderken uçağının geri döndürülmesi ile Irak’ın kuzeyine yönelik politikalarımız arasında bağ kurabiliyorlar mı? Üstelik, uçağın rotasının, merkezi hükümetin bilgisi dışında imzalanan enerji anlaşmalarının, Irak’ın bölünmesini hızlandırabileceğini düşünen ABD’nin girişimiyle değiştirildiğini biliyorlar mı? Malum, Washington Post’a atfen medyamızda bu yönde haberler yer aldı.
Bugün, Güney Akım projesi gündemde, aynı şekilde Mavi Akım’ın kapasitesinin arttırılarak, Avrupa’ya gaz naklinin Mavi Akım üzerinden gerçekleştirilmesi de bir alternatif olarak masada. Bilindiği gibi, ikinci Mavi Akım projesi yıllar önce Putin ile Erdoğan’ın Soçi görüşmesinde gündeme getirilmişti ve son olarak bu konu, 3 Aralık 2012 günü gerçekleşen Putin’in İstanbul ziyaretinde de gündemde yer bulmuştu.
Dış politikamızda karar vericilerin temel konularda mutlaka risk değerlendirmesi yaptıklarını düşünüyorum. Tıpkı, Hatay’da 1000 yıldan beri hüküm süren barış ve istikrarı ve akrabalarının bir bölümü Esad yanlısı, diğer bölümü de muhalifler olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının huzurunu bozma pahasına politika geliştirilemeyeceğini bildikleri gibi. Yoksa, giderek gelişen Türk-Rus ilişkilerini sabote edebilecek başlıklardan birisi olarak, “Suriye politikamız” bir laboratuar ortamında geliştirilip, bize dikte mi ettirildi? Bu nedenle mi, bize “taşeron” sıfatı yakıştırılıyor?
Dış politikamıza yönelik en çarpıcı analizi bir cümleye ifade etmek gerekirse, geçtiğimiz Pazar günü Antakya’da bindiğim bir taksinin sürücüsüne kulak verelim: “Davutoğlu o kadar başarılı bir Dışişleri Bakanı ki, sokaktaki adama, dış politikanın nasıl yapılmaması gerektiğini teorisi ve uygulamasıyla kısa sürede öğretti.”

Güney Akım ve Türk–Rus işbirliği – 10/12/2012

Türk medyasında yer alan bilgilere göre, Rusya, Esad’dan ümidini kesmiş ve Esad sonrası dönem için arayış sürecinde bulunuyormuş. Hatta, Milliyet Gazetesi’nde köşe yazarı bir hanımın CNN Türk’te belirttiğine göre, “Rusya bu süreçten yüzü kızarmadan çıkmanın peşinde” imiş. Anlaşılan, sadece Hariciyemizde değil, medyada da Rusya’nın dış politikasına yönelik batı kaynaklı bakış açısı ve sığ analizler devam ediyor.
Rusya da, dış politikada asıl olanın “ulusal çıkarlar” olduğunun bilincindeki küresel bir güç olmanın gereklerine uyarak, Suriye konusunda “tek seçenekli” politikadan uzak duruyor. Hatta sadece ülkemize özgü “siyah veya beyaz” anlayışın ürünü olan “Esad ya gidecek, ya gidecek” sloganının, ülke çıkarlarıyla değil de, olsa olsa çeşitli komplekslerin tedavisi peşindeki politikacıların yaklaşımı olduğunu da biliyor.
Eski Sovyet coğrafyasındaki gelişmeleri düz bir mantıkla anlamaya çalışan ABD ve Avrupa Birliği gibi Türkiye de, Rus dış politikasını okuma ve anlayabilme güçlüğü içerisinde bulunuyor. Rusya’nın Suriye politikasının temelinde de aynı perspektifin bulunabileceğini algılamakta güçlük çekiyor. Birkaç cümle ile geçiştirilen, “Rusya’nın, Suriye’de deniz üsleri var” gerçeğinin gerisinde, Türkiye’nin ulusal çıkarlarındaki önceliklerin neler olması gerektiğine işaret eden unsurların bulunduğu üzerinde durulmuyor bile. Biz, uzun süreden beri Esad’ın ve Suriye’nin geleceğine odaklanmışken, bölgedeki “fırsat” temelli gelişmeleri görmezden gelme aymazlığını sürdürüyoruz. Köklü bir dış politika geleneği olan Rusya’nın bu süreçte, burnumuzun dibinde nelerle meşgul olduğunu anlayabiliyor muyuz?
Bu noktada, Rus gazına bağımlılıkta AB’den bile daha ileride olan Türkiye’nin, bölgede Rusya ile işbirliğinden özenle kaçınıp, Batı’nın çıkarları paralelinde Rusya ile rekabete soyunmasını anlayabilmek için özel bir eğitim almış olmak gerekiyor. Türkiye’nin enerji oyununda takınmaya çalıştığı tavrı, Putin, büyük bir ihtimalle espri olarak algılıyor. Aksi takdirde, Türkiye’nin çıkışları ciddiye alınmış olsaydı, şimdiye kadar gerekli mesajlar çoktan verilmiş olurdu.
3 Aralık günü gerçekleşen Putin’in 5 saatlik Türkiye ziyaretinden birkaç gün sonra Anapa’da, Güney Akım projesinin ilk kaynak töreni gerçekleştirildi. Bilindiği gibi, bu proje 16 milyar Euro’luk maliyetle, Rus gazını (63 milyar metreküp) Karadeniz’in altından Avrupa’ya ulaştıracak. Boru hattının bir kısmı, 2 bin 250 metre derinlikte Türkiye’nin Karadeniz’deki münhasır ekonomik bölgesinden geçecek.
Boru hattına yapılan ilk kaynak töreninde Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız da yer aldı. Yıldız, ‘Ben Nabucco’nun tabutunun çivisinin çakıldığına inansaydım herhalde burada olmazdım. Güney Akım projesinin güney koridoruyla ilgili paketin önemli parçası olduğuna inanıyorum. Güney koridorunda, Nabucco gibi TANAP gibi Güney Akım gibi projeler var. Bu yüzden bu proje demetleri arasından öncelikleri değerlendirmek gerekiyor. Kısa vadede birbirinin rakibi gibi görünse de bunların orta vadede birbirinin rakibi olmadığını görüyoruz. AB talep ve ihtiyaçlarına baktığınızda benzer 3-4 tane projeye daha ihtiyaç var. Biz o yüzden projeler demetine olumlu bakıyoruz’ dedi.
Taner Yıldız’ın törende yer alması, iki ülke ilişkileri açısından son derece önemli bir gelişme. Sayın Bakan’ı bu törene katıldığı için kutluyorum.
Türk tarafı, Ruslarla müzakere sürecine girerek, bu proje konusunda da işbirliği arayışlarını ne denli değerlendirdi, bilemiyorum, ancak Rusların, Güney Akım yerine, Mavi Akım’a paralel yeni boru hatlarıyla, Samsun’dan itibaren Türkiye toprakları üzerinden, Batı’ya ulaşacak gaz hattı döşenmesi için uzun süredir çaba sarf ettiklerini biliyorum. Yatırım maliyeti açısından daha fizibil olan bu yatırımla Türk–Rus ilişkileri ve özellikle Rusya’nın Türkiye’ye bağımlılığı daha da pekiştirilebilirdi. Aslında, bu önerinin Ruslardan önce Türkiye tarafından masaya getirilmesi gerekiyordu. Bu sayede belki de, Suriye’ye yönelik politikamızın oluşmasında Rus katkısını da arkamıza alarak amacımıza ulaşabilirdik.
İlk kaynak töreninin yapılmasının, projenin kesin olarak gerçekleştirileceği anlamına gelmediğinin bilincinde olarak, bu konuda Ruslarla müzakere masasına oturamaz mıyız? Putin, İstanbul’da bu konuyu bir kez daha gündeme getirdi mi acaba?..

Yarım güne sığdırılan Putin ziyareti – 6/12/2012

Türkiye ve Rusya’nın uzun yıllardan beri rekabetten ortaklığa giden yolda attıkları sabırlı adımların sonucu olarak başarılan bugünkü işbirliği seviyesi, birçok ülkeyi kıskandıracak ölçüde çeşitliliğe ve derinliğe sahiptir.

Bununla birlikte, Putin’in 3 Aralık 2012’de gerçekleşen yarım günlük ziyaretinin, iki ülkenin Suriye’ye yönelik politikalarının gölgesinde kaldığını ifade etmeliyiz. Hatırlanacağı üzere, Putin 14-15 Ekim tarihlerinde Üst Düzey İşbirliği Konseyi (ÜDİK) 3. toplantısı için Türkiye‘ye gelecekti. Sağlık gerekçesiyle ertelenen bu ziyaretin gecikmeli olarak gerçekleşerek sadece yarım güne sığdırılmasının, Suriye sorunundan kaynaklanan bir gelişme olduğunu belirtmek gerekiyor.
Türkiye ve Rusya, aralarındaki siyasi bir sorun nedeniyle değil de, üçüncü bir ülkeye yönelik dış politika yaklaşımları nedeniyle ilişkilerinde sonbahar havası yaşıyorlar. Kuşkusuz, Suriye krizi iki ülke arasındaki ilişkileri bozacak nitelikte değil, ancak özellikle ekonomik ilişkilerdeki gelişmeyi yavaşlatabilecek bir sorun olarak karşımızda duruyor. Gerçi, Türkiye ve Rusya, mevcut ve düzeyli ilişki seviyesini geriletecek bir adım atmamak için gerekli “sorumluluğu” gösteriyorlar, ancak Suriye özelinde “tek bir seçeneğe” bağlı çözüm anlayışlarında direnmekten de uzak kalmalılar. Zaten, büyük devlet olma iddiasındaki ülkelerin böyle bir davranış sergileyebilmeleri gerekiyor.

Putin ziyareti vesilesiyle, malum çevreler, Türkiye ile Rusya arasındaki ticaret rakamlarına atıfla, Türkiye aleyhine görülen açığa olumsuz anlamlar yükleyerek, “enerjide Rusya’ya bağımlı” olduğumuz tekerlemesini yine gündemde tuttular. Oysa, Mavi Akım’dan gelen 16 milyar metreküp doğal gazın yarısının İtalyan ENİ’ye ait olduğunu ifade etmekten ısrarla kaçındıkları gibi, Merkez Bankamız kaynaklarında açıkça yer alan yaklaşık 5 milyar dolarlık bavul ticareti hacmini de görmezden gelmeye devam ettiler. Karşılıklı bağımlılığa vurgu yapmak yerine, tek taraflı bağımlılık söyleminde bulunmalarının ne gibi pratik bir yararı olduğunu anlayabilmek güç olmakla birlikte, bu çevrelerin karşı çıkmalarına rağmen Türk – Rus ilişkileri gelişmeye devam ediyor.

İki ülke arasındaki ilişkiler finans ve bilişim sektörlerini de kapsayacak şekilde daha da gelişiyor. Karşılıklı yatırımlar çeşitlenerek hızla artıyor. Savunma sanayi, yeni işbirliği alanı olarak karşımıza çıkıyor. Putin’in basın toplantısında Patriotlar konusunda kullandığı “teknolojik olarak eski sistem” ifadesini, özellikle S-400 savunma füzeleri ile ilgili yeni ve kapsamlı bir işbirliğinin habercisi niteliğinde bir cümle olarak yorumlamalıyız. Bilindiği gibi, ülkemiz, hava savunma sistemleri alım sürecinde bulunuyor. ABD’nin Patriotları ile Rusya’nın S-300 ya da Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ısrarla talep ettiği S-400’leri arasında geçecek yarışta, neden S-400’ler tercih edilmesin ve Türkiye’de ortaklaşa üretilmesin?
Masadaki konulardan biri de meşhur ‘Mavi Akım’dı. Ruslar, ısrarla bu projenin geliştirilerek, 3. ülkelere de gaz satışının imkân dâhilinde olduğunu vurguluyorlar. Ancak Rus tarafı, enerjide dışa bağımlı olduğu bilinen ülkemizin, enerji alanında Rusya ile rekabet arayışında olmasının nedenini anlamakta sanırım güçlük çekiyor.