Anayasa Değişikliği Bizi Daha Çok Bozar, Haber3, Mart 2010

Yapılan bir araştırmaya göre, halkın yüzde 75’i hukuk sisteminin işleyişinden memnun değilmiş. Halkın yüzde 75’inin hiçbir şeyden memnun olmadığı bir ülkede, yukarıdaki cümlenin bir anlamının olmadığını söyleyebiliriz.

Bu defa, Anayasa değişikliği gündemde. Bu konu referanduma kadar götürülecekmiş. Halkın yüzde % 92’sinin hayırhahlıkla kabul ettiği bir Anayasayı bugün yerden yere vuruyoruz. Evet, askeri diktörlüğün yaptığı Anayasa ile demokrasi olmaz, bu doğru. Ancak, sürekli olarak sandıktan çıkan irade ile demokrasi arasından katıksız bağ kuranlara karşı, şimdi Kenan Evren, ‘sandıktan bu Anayasa çıkmıştı’ derse, ona söyleyecek bir sözümüz olabilir mi? Diyebilirsiniz ki, 12 Eylül Anayasası için halk özgür iradesiyle sandığa gidemedi. Korku vardı. O halde, sandığa gidilirken rüşvet seçeneğinin de gündemde olabileceğinin farkında olmamız gerekiyor. İşte demokrasi dediğimiz olgu sonuçta ; ‘sopa mı, havuç mu’ esprisine de dönüşebilir. Eğer, demokrasiyle yönetilecek kadar kültürel birikiminiz ve daha önemlisi demokrasi talebiniz yoksa, başkalarının demokrasi tanımlarıyla yetinmek zorunda kalırsınız. Kendinize bir gün Ahmet – Mehmet Altan’ı veya Emre Kongar’ı, bir gün Tayyip Erdoğan’ı bir başka gün de Deniz Baykal’ı referans almak zorunda kalabilirsiniz.

Bugün içerisinde bulunduğumuz çıkmaz, 4 radikal kamplaşmanın sonucu olarak ortaya çıktı. AKP’nin bilinçli olarak, yandaşı liberal aydınların da dolaylı olarak ön plana çıkarttığı din temelli demokratik! muhafazarlık, CHP ve Ordu sempatizanlarının taraftarı olduğu laik temelli tutuculuk, nerede durduğu pek belli olmayan bir milliyetçi muhafazarkarlık ve nihayet PKK’nın desteği ve katkısıyla oluşturulan kemikleşmiş bir taraftar desteğine sahip etnik Kürt milliyetçiliği. Bugün açılım sarhoşu olmuş toplumdaki Alevi duruşundan veya Roman açılımından bahsetmeye gerek yok. Azınlıklardan bahsedilmesine de hiç gerek yok, gerekirse onları etnik kökenlerinin ait olduğu yerere göndeririz olur, biter.

Kavram karmaşaları zaten içerisinde bulunduğumuz durumu gayet iyi anlatıyor; milliyetçilik, solculuk, ulusalcılık, faşistlik, liberal faşistlik, dincilik, Ergenekonculuk. ‘Ulusalcılar ve faşistler el ele’ ya da ‘Ergenekon’un avukatı solcular’ ya da ‘AKP karşıtı herkes’ ya da ‘darbeci ordu’ ya da ‘hukuk diktası’ gibi nitelemelerle ne kurumları ne de ideolojileri artık yerli yerine oturtamıyoruz.

Ülkede ciddi bir muhalafet var mı, AKP’nin alternatifi mevcut mu? Sadece AKP karşıtı olmak muhalefet olmak için yeterli mi? Aslında bugünkü muhalefetin bir parti içi muhalafeti andırdığını da söylemek mümkün.

Bugün yaşamakta olduğumuz sıkıntıların sağlıklı ve tam olarak işleyen bir demokrasiye geçiş sürecinin olağan sıkıntıları olduğunu sanan, hatta iddia edenler de var. Ahmet ve Mehmet Altan gibi babalarını dahi anlayamamış insanlar, bu sürecin sağlıklı bir doğumla neticeleneceğini bekliyorlar. Oysa, bu süreçten bugün 4’e ayrışmakta olan bir toplumdan, birbirinden daha da kopmuş ve birbirlerine tahammül dahi edemeyen, birbirlerinden kesin hatlarla ayrılmış bir yapının ortaya çıkması da mümkün görülüyor. İşte böyle bir ortamda, toplumun çimentosu sayılan Anayasa’nın halk oyuna götürülmesi bu seçeneğin hemen ortaya çıkmasına da neden olabilir.

Lester C. Thurow ‘Kapitalizmin Geleceği, 1996’ isimli kitabını yazarken sanki Türkiye’nin bugünü görmüş.. Diyor ki, ‘Gerçek demokrasi, seçim zamanında gerçek ideolojik alternatifler gerektirir. Toplumları bir arada tutan, güçlü ideolojiler ve dış tehdit unsurlarıdır. Her ikisi de ortadan kalkınca bölünme ve parçalanma neredeyse kaçınılmaz olur. Vizyonu olmayan bir toplum eninde sonunda etnikçiliğe mahkumdur.

İdeolijik alternatif pek olası gözükmüyor… Ortak akıl üretme özürlüyüz. Galiba bize bir dış düşman lazım. O da hemen lazım. Yoksa, toplumsal uzlaşma aramaksızın Anayasa yaparken yok olup gideceğiz.

Advertisements

Rakamlar Ekonomisi ve Asimetrik Tehdit, Haber3, Şubat 2010

Ekonomik veriler günlük hayatımızı büyük ölçüde meşgul ediyor. Enflasyon oranı, işsizlik oranı, ihracat artış oranı, zam oranları, asgari ücretteki artış oranı gibi sayılar, kendimizi daha iyi veya daha kötü hissetmemize neden oluyor. Bireyler ve işletmeler mali durumlarını sahip oldukları kendi maddi verilerine göre değil de, açıklanan rakamlar ışığında analiz etmeye çalışıyor. Hatta, işsizler, asgari ücretteki düşük artış oranına bakıp, işsiz olmaları ile asgari ücretli olarak çalışmaları arasında bir fark olmadığını fark edip, kendilerini daha iyi hissediyor.

Küresel ekonomik krizin Türkiye’ye sağladığı en büyük yarar işte bu noktada devreye giriyor. Zira, hepimiz içerisinde bulunduğumuz ekonomik açmazın temel sebebi olarak yaşanmakta olan küresel krizi görüyoruz. İktidarıyla, muhalefetiyle, medyasıyla bu konuda hemfikiriz. Yaşanmakta olan ekonomik durgunluk, kriz bulutları dağıldığında ortadan kalkacak, hatta sayıları 3 milyon civarındaki işsizler ordusuna da istihdam yaratılacak. Kriz öncesi dönemde, Türk ekonomisinin sürdürülemez bir cari açıkla yaşadığı artık hatırlanmıyor. O rakamlar artık tarih oldu. Şimdi küresel kriz cari açığımızı düşürüyor. Tıpkı, dış ticaret açığımızı düşürdüğü gibi. Bence, küresel krizin bize sağladığı en büyük yarar yapısal sorunlarımızı unutturması oldu. Kriz şartları ortadan kalktığında, eski mutlu (!) günlere geri döneceğiz.

Kriz öncesi ürettiğimiz katma değeri düşük ürünleri tekrar üretmeye başlayarak, dikiş dikerek, cıvata sıkarak bu defa farklı bir sonuç almaya çalışacağız. Bu nasıl mümkün olacak bilinmez ancak, krizin sağladığı ‘iyimser’ hava bu.

Son günlerin moda deyimi ‘asimetrik tehdit’ kavramıyla ekonomik durumumuz arasında bir bağ var mıdır sorusuna takıldım.

Bu kavramın aslında tam olarak ne anlama geldiğini araştırdım. Milli Güvenlik Kurulu web sayfasında yer alan tanıma göre, asimetrik tehdit şöyle açıklanıyor. ‘Yarattığı ani ve hazırlıksız durum nedeni ile ülkelerin siyasi, sosyal ve ekonomik sistemlerinde istikrarsızlıklarına neden olan, düşük seviyede kuvvet ve teknoloji kullanarak etkin olmayı amaçlayan tehdit algılamasıdır.’

Bu tanıma katılmadığımı belirtebilirim. Zira, ülkemizdeki siyasi, sosyal ve ekonomik istikrarsızlık ani ve hazırlıksız bir durumdan kaynaklanmıyor. İktidarıyla ve muhalefetiyle uzun süren uğraşlar sonucu ortaklaşa hazırlanan bir süreç bu. Burada kollektif bir çaba var. Dahası milli bir çaba da var.

Bu kafayla devam edersek, iş kurmanın ve başarı bir şekilde faaliyet gösterebimenin ön koşulu olan ‘doğru iş iklimi’ni tesis etmedikçe reel ekonomiyi değil de, rakamlara dayalı sanal ekonomiyi konuşmaya devam edeceğiz. Bu açıdan Türkiye’nin acilen, kayıtsız ve şartsız normalleştirilmesi gerekiyor. Bu sağlanmadığı takdirde, ekonomide kaydedilecek iyileşmenin bir anlamı ve sürekliliği olmayacak. Küreselleşmenin son aşaması olan finansallaşma olgusu yerine katma değeri yüksek ürünlerin üretimine yönelik bir stratejiye odaklanmak gerekiyor.

Bugünkü ortamda bunu başarabilir miyiz?

Siyasi hayatta normalleşmeyi sağlayabilirsek neden olmasın ? Bence asıl zor olan da bu. Zira, yeni bir kalkınma stratejisini harekete geçirecek insan kaynağımız, hatta kurumsal kültürümüz var. Ama, galiba niyetimiz yok.

Avcı Neden Av Oldu? Haber3, Ekim 2010

Avcı Tarafını Seçti, Şimdi Sıra Sizde… Avcı Neden Av Oldu?

Hanefi Avcı ilginç bir kişilik. Cemaatin faaliyetlerini ikiye ayırarak analiz yapıyor. Cemaat okulları ve diğer sosyal dayanışma faaliyetlerine sempati ile baktığını açıkça ifade ediyor. Hatta, çocuklarının Cemaat okullarında okumuş olmasını bir kazanç olarak değerlendiriyor. Avcı, Cemaatin devlet içerisindeki örgütlenmesine ve uyguladığı yöntemlerin hukuk dışı olmasına şiddetle karşı olduğunu belirterek, kitap yazıyor. Demek ki, Avcı’ya göre, Cemaat devlet işlerine bulaşmamış olsa, aslında sempati ile izlenmesi ve hatta desteklenmesi gereken bir oluşum. Bu noktada Avcı’nın kafasının karışık olduğu anlaşılıyor. Kitabında da tasnif ettiği bu iki faaliyet alanının hangisinin Cemaatin asıl oluşum nedeni olduğuna dair bir ipucu yok. Hangi faaliyet diğerini maskelemek açısından başarıyla yürütüldü, bu açık değil. Cemaatin önceliğini Avcı gibi deneyimli bir istihbaratçının fark edemeden 2010 yılına kadar gelmiş olması düşünülemez. Avcı zeki bir insan. Gerçekten samimi olsaydı, 2010 yılına kadar beklemezdi.

O halde Avcı neden köprüleri attı? Neden Av olmayı ‘özellikle’ istedi? Ben şahsen Avcı’nın tutuklanmasına kadar giden sürecin bilinçli bir tercih olduğunu düşnüyorum. Avcı’nın ifade ettiği gibi, Cemaat’in kendisine yönelik bir operasyon hazırlığında olmasına ve bu nedenle elini çabuk tutarak kitap yazdığına inanmak istesem de inanamıyorum. Şimdi geniş halk kitleleri, kimi köşe yazarları ve hatta CHP, Avcı’nın bu kitabı yazdığı için tutuklandığına inanıyorlar. Planın tuttuğunu söyleyebiliriz.

Gerçek bu kadar basit mi?

Dediğim gibi, ben şahsen gelişmelerin bu yönde olduğuna inanmıyorum. Şeytanın avukatlığını yaparak, bir komplo teorisine imza atmak istiyorum. Yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimleri ve AKP ile Cemaat arasındaki güç ve hakimiyet düellosu, Türkiye’yi bir başka kamplaşmaya götürüyor. Aslında, Saadet Partisi’nde olanlar da bu sürecin içerisinde. Bir tarafta ABD ve İsrail destekli Cemaat, diğer tarafta Milli Görüş geleneğinden gelen AKP ve onun ümmetçi kadroları…

Türkiye’nin yönetiminde hangi taraf daha etkin olacak? Bugüne kadar Cemaat – AKP koalisyonu ile başarıyla! yönetilen Türkiye artık yol ayrımına geliyor. Bugüne kadar ortak projelere başarı ile imza atmış ve devlet içerisinde etkin görevlerde bulunan kadrolar artık saflarını belirliyorlar. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’in ya da moda tabiriyle, 2. Cumhuriyetin şekillendirilmesi sürecinde Cemaat ile AKP arasında ortaya çıkan soğuk savaş yavaş yavaş sıcak çatışmaya dönüşüyor.

Peki, bu süreçte Hanevi Avcı ne yapmaya çalıştı? Bence, kendisi veya ülkesi adına birşey yapmaya çalışmadı. Uzun yıllar birlikte çalıştığı takım arkadaşlarının arşivinde, çok önemli bir siyasi şahsiyete ait bazı detaylara ulaştı. Bu siyasi şahsiyet o kadar önemli birisi ki, adı Cumhurbaşkanlığı için geçiyor.

Yakın bir gelecekte Türk toplumun karşısına çıkartılacak ikilemi Avcı yaşadı ve tercihini yaptı ? Sıra size geliyor. Cemaat mi, AKP mi? Gerisi boş.

Davutoğlu’nun Büyük Başarısı, Haber3, Ekim 2009

Suriye ile vizenin kaldırılması kararı görkemli bir törenle yürürlüğe girdi. Hükümet son bir ayda Davutoğlu üzerinden Türkiye’nin gündemini ve tüm dikkatleri dış ilişkilere çekmeyi başardı. Bu açıdan Davutoğlu’nun AKP için oynadığı rolün önemini ve büyüklüğünü teslim etmemiz gerekiyor. Davutoğlu’nu da içtenlikle kutlamak gerekiyor. Ancak bizim gibi az gelişmiş bir ülkede dış politika, bu denli iç politika malzemesi yapılabilir.

Malum, içeride işler gayet iyi gidiyor. Kısa bir süre önce suni bir şekilde yaratılan bir sorununun dışında şükürler olsun ki, başka sorunlarımız yok. Ekonomik sorunlarımız yok. Zaten, kriz Türkiye’yi teğet geçti.

İçerideki tek sorunumuz ; Kürt açılımı ya da Demokrasi açılımı ya da Anayasa sorunu denilen sorun. Davutoğlu’nun baş döndürücü dış ilişkiler trafiği, kamuoyunu olduğu kadar, medyanın da başını döndürüyor. Birden bire tamamına yakını dış politika uzmanı olan köşe yazarları, Ermeni açılımı, Suriye açılımı, Irak ile ortak Bakanlar kurulu toplantısı, İsrail’e karşı ‘dik’ duruşumuz gibi başlıklar altında, bazı basit gerçekleri öğrenmek için zaman bulamıyorlar. Medyada gün geçmiyor ki, Davutoğu’nun başarılı dış politikasına değinilmesin. Başta Boğaziçi’nden okul arkadaşı Nuray Mert olmak üzere, tecrübelerini konuşturanlar, Türk dış politikasının kamuoyu gündemini işgal etmesine adeta çanak tutuyorlar. Hükümetin psikolojik harekatının medya desteği de bu şekilde yerine getiriliyor. Türkiye Cumhuriyetin’nin yabancı ülke vatandaşları için uygulamakta olduğu vize rejiminden zerre kadar haberi olmayan bu kalemler, ‘alaturka bir şekilde düzenlenen törenleri’ dahi, ‘Türkiye bunu hak etmiyor’ diye yazamıyorlar.

Ermenistan açılımına büyük destek veren, son 2 ayda Ermeni dostu kesilen bazı kalemlerin, ‘Hepimiz Hırant’ız, hepimiz Ermeni’yiz’ diyenlere karşı yazdıklarını çıkartıp okumak ve hatta ‘normal bir insan evladı, bu kadar kısa sürede nasıl olur da, ırkçılıktan Ermeni sempatizanlığına dönüşmüş olabilir diye araştırmak gerekir. İşin içerisinde, Hükümetin psikolojik harekatının olduğunu tekrar ifade edelim. Ayrıca, köşe yazarlarının görevlerini iyi yapmakta olduklarını söylemek de mümkün. Bir görevin en iyi şekilde yapılması için mutlaka bir karşılığının olması gerekir.

Şimdi, Suriye ile vizenin kaldırılmasını alkışlamaktan elleri yorulanlara küçük bir bilgi vermek istiyorum.

Ey ahali, sanmayınız ki, Türkiye Cumhuriyeti katı bir vize rejimi uyguluyor. Diplomatik ilişkilerimizin olmadığı Ermenistan vatandaşları bile, bu ülkeye sınır kapısında vize alarak girebiliyor. İranlılar vizeden muaf, Gürcüler de. Iraklılar belli şartlarda sınır kapılarında vizelerini alabiliyorlar. Kıbrıs Rum Kesimi’nden gelen ‘Umuma mahsus’ pasaport hamilleri bile 30 gün ikamet süreli müteaddit giriş vizelerini sınır kapılarında alabiliyorlar.

Bu anlaşmanın, Suriye ile ortak sınır bölgelerimizde yaşayan akrabaların, karşılıklı olarak birbirlerini ziyaret etmelerine olanak sağlanmasını küçümsememeliyiz. Bu gerçekten önemli bir gelişmedir. Fakat, bu konunun bu kadar büyütülmesi psikolojik harekatın ne denli planlı olduğunun bir kanıtıdır. Geçtiğimiz yıl Suriye’de konaklama yapan Türk turist sayısı 85.000 civarında. Toplam giriş sayısı ise 500.000’e yaklaşıyor. Ayrıca, Suriye mafyasının isteyene bir saat içerisinde pasaport temin edebildiği gerçeği, özellikle mülteciler konusunda kötü bir şöhreti olan Suriye’ye dikkat etmek gerektiğini ortaya koyuyor. Suriye’nin, özellikle kadın ve çocuk trafiğinde stratejik bir önemi vardır.

Sayın Mehmet Altan’’a Mektup, Haber3, Aralık 2009

Ordu, askeri mahkeme ve darbe kelimelerinden ne denli nefret ettiğinizi gayet iyi biliyorum.

Türk Ordusunun, Danimarka ordusuna benzemesi gerektiğini ifade ederek, sürekli olarak, Danimarka vatandaşlarının, Danimarka Genelkurmay başkanının ismini bile bilmediklerini vurguluyorsunuz.

Sayın Altan,

Danimarka ordusu hakkındaki bilgi düzeyinizin seviyesini bilemiyorum. Ama, Danimarka Ordusunun, Türk Silahlı Kuvvetlerine benzemek için çok çaba sarfettiğini ben gayet iyi biliyorum. Bunu, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti”nde, Birleşmiş Milletler Barış Gücü Danimarka Sektörü nezdinde bir yıl görev yapmış bir irtibat subayı (P.Astğ) olarak rahatlıkla belirtebilirim.

Sayın Altan,

Belgeler ve gerçeklikleri konusundaki engin görüşlerinize sığınarak diyorum ki, keşke bizim hukuk sistemimiz de, Almanya”daki hukuk sistemine benzeseydi. Ya da, İngiltere”deki gibi, bakanları istifaya kadar götüren o basit gerekçe karşısında takınılan ahlaki tavırlara sahip olabilseydik. Almanya”da yaşamadığı halde, Alman yargısının ortaya çıkartmak için peşine düştüğü zihniyet ve uzantılarıyla Türkiye”de demokrasicilik oynayan sizin gibi Prof. ünvanlı kişilerin mevcudiyeti, bizim gerçek demokrasiye ulaşamamızın en büyük nedeni. Biliyorsunuz, Danimarka”da da, Hükümet seçimler öncesi halka üçlü kanape dağıtıyor.

Başyazarı olduğunuz Gazetenin de demokrasi anlayışını içinize sindirip, insanlara demokrasi dersi vermeye çalışmanızı anlamakta güçlük çekiyorum. Demokrasiyi savunmanın! bir bedeli vardır. Sanırım, siz bu bedeli peşin aldınız.

Askerin olduğu iddia edilen belgenin peşine düştüğünüz kadar, “sivil” belgenin peşine de düşebilseydiniz keşke! Üstelik, sivillerin belgesi, demokrasi kültürünün yerleşebilmesi acısından, askerlerin belgesinden daha vahim. Gazetenizin de yok saydığı bu sivil Alman belgesini, özgür ve demokratik bir şekilde gündeme getirememenizin üzüntüsünü yaşıyor musunuz?

İşte, “O” belge ile ülkemizde demokrasi tesis ediliyor, sayın Altan. Yaşadığınız bu üzüntü de, umarım bahsettiğim bedelle fazlasıyla tazmin edilmiştir.

Evet, Türkeş de Görüşmüştü, Haber3, Ekim 2009

Başbakan Erdoğan dün yaptığı grup toplantısında, MHP ve sayın Bahçeli’ye hitaben, Ermenilerle ‘Rahmetli Türkeş de görüşmüştü’ dedi.

Sayın Başkakan yaptığı tüm konuşmalarda, öylesine inanmış, inandırılmış bir uslupla konuşuyor ki, ifadelerinin tamamının gerçeği, yalnızca gerçeği yansıttığını zannediyor. Başbakan, hemen her konuda kendisine bilgi sunan yakın çevresindekilere kayıtsız şartsız inanıyor. Oysa, yakın çevresindekiler birçok konuda Başbakanı fena halde yanıltıyorlar.

Ermenistan ile imzalanan Protokolleri eleştirenlerin tümü, barış istemeyen, gerginliğin devamından yana olan, aklı mazide kalmış insanlar olarak değerlendiriliyor.

Ermenistan ile sonuna kadar barıştan yana olmama rağmen, imzalanan Protokollerin mantığını, içeriğini ve müzakelerde izlenen süreci sonuna kadar eleştiren birisi olarak, Başbakan’a Türkeş’in temaslarının perde arkasını sunmak istiyorum.

Öncelikle belirteyim ki, Sınırın kapatılması kararını bir Hükümet aldı. Bu konuda referandum yapılmadı. Kararın gerekçesi çok açıktı ve bu gerekçe hala değişmedi.

Evet, Türkeş de görüştü.

Türkiye’de kimse sizi Ermenilerle neden görüştünüz diye eleştirmiyor ki…

‘Komşularla sıfır sorun maksimum işbirliği’ diye diye, daha dün Suriye ile vizenin kaldırılması kutlanırken, aynı gün İsrail ile yaşanan krizi göz ardı etmeyelim. Yıllardır süre gelen tatbikat sizin döneminizde daha da genişletilmedi mi? Madem ki ‘Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’ diyorsunuz, o halde, bütünsel bir politika izlenmesi gerekmez mi? Üstelik, Orta Doğu’da daha düne kadar, İsrail ile Suriye arasında arabulucuk yapıyoruz diye böbürlenirken, ne oldu da bugün, ‘Suriye İn, İsrail Out’ oldu.

Ayrıca, sizin komşulardan kastınız nedir? Suriye komşu da, Azerbaycan komşu değil midir?

Türkeş’in yapmış olduğu temasların mantığını ve ele alınan konuları ve gerekçelerini aşağıda sunuyorum. Evet, Türkeş de görüşmüştü. Ama aşağıdaki şartlarla. Keşke, siz de öyle yapsaydınız.

‘12 Mart 1993… Paris’te Concorde Meydanı… Crillon Oteli’nin önü… MHP lideri Alpaslan Türkeş, Paris’teki Türk büyükelçisinin arabasından iniyor. Kapısını tutan Özararat gülümsüyor. Birazdan Ermenistan Devlet Başkanı Ter Petrosyan’la buluşacaklar ve bu, bir ilk olacak.

Türkeş-Petrosyan görüşmesi saat 15.00′te başladı. Türkeş, Türkçe konuşuyor, oğlu Tuğrul rapor tutuyor, tercümanlar çeviriyordu. Ancak Devlet Başkanı’nın tepkilerinden Türkçe konuşmaları anladığı belli oluyordu. Türkeş, Ermenistan ile Türkiye ve Azerbaycan arasındaki gerginliğin aşılması için elinden geleni yapmaya hazır olduğunu belirten bir iyi niyet konuşmasıyla açtı görüşmeyi… Ankara’nın pozisyonunu anlattı. Öncelikli amacı, tansiyonu düşürmek, işgale son verilmesi için nabız yoklamak ve uzun vadeli bir ilişkinin önünü açmaktı. Petrosyan, cevap verirken “Cumhurbaşkanı Özal’ın, Başbakan Demirel’in ve bir muhalefet partisinin lideri olarak sizin aynı bakış açısına sahip olması, Türkiye’nin politikasındaki istikrarı gösteriyor” dedi. “Sovyetler’in çözülmesinden sonra Ankara, Türk cumhuriyetleriyle diplomatik ilişki tesis ederken Ermenistan’la diplomatik temasta geç kaldı, zaman yitirildi” diye yakındı.

Öneriler paketi

Bunun üzerine Türkeş, devam eden savaşla ilgili 6 maddelik bir öneriler paketi sundu:

1) Azerbaycan ve Ermenistan arasında hemen ateşkes sağlanması,

2) Ermeni askerlerinin Azeri topraklarından çekilmesi,

3) Her iki tarafın bugünkü sınırlar içinde birbirini tanıması ve diplomatik ilişki tesisi,

4) İç işlerine karışmadan ve toprak talebi olmaksızın temas,

5) Laçin koridorunun açılması, gözlemci heyetinin güvencesi ve denetiminde bulunması,

6) Karabağ sorununun ya daha sonraya ya da Minsk toplantısına bırakılarak meselenin ateşkes sonrası daha geniş zamanda ele alınması.

‘İpek yolu kuralım’

Bu önerilerin ardından, Ermenistan’a dünyayla ticaret yapması için Türkiye’den transit kara ve deniz geçişi verilebileceğini söyledi. Sonra da daha kapsamlı bir proje önerdi:

“Trans-Kafkasya Otoyolu”. İpek Yolu’nun ihyası anlamına gelen bu otoyol, Kafkasya’yı boydan boya kat edecek ve Ermenistan’dan geçecekti. Otoyola bir demiryolu da eşlik edecek, aynı hatta bir doğalgaz ve petrol boru hattı da yer alacaktı.

“Müşterek gerçekleştirilecek bu proje başka işbirliklerine kapı açar. Sınırlar açılır, yurttaşlarımız serbestçe birbirine gidip gelir, ticaret yaparlar. Bu durum bölgeye de huzur ve refah getirir” dedi. Türkeş, bu görüşmede bir iyi niyet jesti olarak esirlerin karşılıklı serbest bırakılmasını sağlamayı umuyor, hatta derhal Erivan’a gidip hem Ermenistan’ı ziyaret etmeyi, hem de Azeri esirleri aldıktan sonra aynı uçakla Bakü’ye geçmeyi planlıyordu. Petrosyan, “Biz önşartsız ateşkesi kabul ederiz, ancak şunu anlayın ki benim şartlarım ve kamuoyu önündeki durumum Elçibey’inkinden daha zordur” diye konuştu.

Karabağ’ın kendi ayrı yönetimi bulunduğunu belirtti. Buradakilerin çoğu zaman Ermenistan’la ters düştüklerini itiraf etti, “Ama onları da göz ardı edemeyiz” şeklinde konuştu. Tuğrul Türkeş’in izlenimine göre, “Görüşmede Petrosyan daha uzlaşmacı bir tavır içindeydi. Buna karşın Dışişleri Bakanı daha ihtiyatlıydı. Görüşmenin sonuna doğru, ilişkiler çok daha iyi bir yere gidebilecekken, Papazyan’ın Petrosyan’a Ermenice bir şeyler söylemesiyle konular ertelendi.”

Papazyan engeli

Petrosyan, “Biz önerilerinizi değerlendirelim” dedi ve 2.5 saat süren toplantı bitti.

Türkeş, çıkışta Samson Özararat’a umutsuz konuştu: “Savaşın bir süre daha devam edeceği anlaşılıyor” Daha sonra Hulusi Turgut’a anlattığı anılarında ise (”Şahinlerin Dansı”, ABC, 1995), “O görüşmede Papazyan bir karara varmamızı önledi. Bir ön anlaşma parafe etmeye imkân bırakmadı” diyecekti. Görüşmede bulunan Büyükelçi Tanşuğ Bleda da anılarında (Maskeli Balo, Doğan K., 2000) “Buluşmanın yarattığı olumlu hava ve sürecin sonu gelmedi” diye yazdı: “Daha Türkeş Paris’ten ayrılmadan Petrosyan’ın kontrol edemediği Taşnak güçleri Laçin koridoruna karşı saldırıya geçerek alınan tüm kararları geçersiz kıldılar.” (http://www.candundar.com.tr/index.php?Did=2619)

Kimin Köstebeği ?, Haber3, Aralık 2009

Bülent Arınç’ın evi civarında suikast hazırlığı yaptığı iddia edilen 2 askeri personelle ilgili olarak Genelkurmay’ın yaptığı açıklama sonrasında yine ciddi bir tartışma gündemimiz oluştu.

Erdoğan’ın ABD gezisi sırasında Reşadiye’de verdiğimiz şehitlerle ilgili haberler ve kamuoyunda oluşan tepkiler, Erdoğan’ın ABD gezisini gölgede bırakmıştı.

Bu defa, Erdoğan’ın Suriye ziyareti esnasında kamuoyuna sunulan Arınç’a suikast senaryosu oldukça dikkat çekici.

Tekel işçilerinin eylemleri, DTP’nin kapatılması, açılım açmazı, ekonomik sıkıntılar gibi günlük sorunlarla giderek bunalan AKP, üzerindeki gri bulutları dağıtmak için yurt dışı gezilerini bir fırsat olarak görüp, kamuoyunun dikkatlerini dışarıya çekmeye çalıştıkça, içeride daha önce hiç tahmin edilemeyen gelişmeler yaşanıyor.

Demirel’in MHP siyaset okulunda yaptığı konuşma ile birlikte, AKP karşısında artık güçlü bir Milliyetçi Cephenin temellerinin atılmakta olduğu ODATV.com tarafından dile getirildi. DP – MHP hatta Saadet Partisi’nin böyle bir oluşum etrafında bir araya getirilmeye çalışılması başarılı olur mu, olmaz mı bilinmez ancak, bu gelişmenin AKP açısından sıkıntı yaratacağı kesin. AKP’den istifa etmesi beklenen milletvekilleri ve bunların Parti içerisinde tutulmasına yönelik gayretler çerçevesinde, Arınç’a suikast girişimi haberinin parti içi birlik ve beraberliğe hizmet etmesi bekleniyor olabilir. Ancak, AKP Elazığ milletvekil Fevzi İşbaşaran’ın dün yaptığı açıklamalar konuya yeni ve farklı bir boyut getirdi.

İşbaşaran diyor ki, “.. Emniyet içerisindeki bir grup AKP ile Ordu’nun arasını daha da açmak için komplo kuruyor.” Bildiğim kadarıyla İşbaşaran 30 yıllık bir siyasetçi. Tecrübeli bir isim. İşbaşaran ayrıca, Emniyet içerisindeki bu grubun Tarikatçı olmadığını da vurguluyor.

Bana mantıklı geliyor bu açıklama. Zira, tarikat ve tarikattan nemalanan sözde libearal ve demokrat kesimler, neredeyse havaların soğumasından bile Genelkurmay’ı sorumlu tutacak şekilde fikir üretiyorlar. Bütün kötülüklerin anası Ergenekon ve onun arkasındaki derin devlettir diyor bu kesim. Prof. ünvanlı bazıları ise, hem Tarikat’a akıl veriyor hem de sivilleşme adına Ordu’ya küfür ediyor.

Genelkurmay ise, Orduya karşı psikolojik bir harekattan bahsediyor. Özellikle de, Ordu içerisindeki köstebeklerin deşifre edilmesi yönünde büyük çaba sarfediyor.

İşte bu noktada, Genelkurmayın takip ettiği köstebek kimin köstebeği ve bu olayı Emniyetin hangi grubu ortaya çıkarttı sorusu gündeme düşüyor. Bu olayın, Bülent Arınç’a suikast olayı şeklinde ortaya konulması acaba köstebeği ortaya çıkarmaya mı, korumaya mı yönelik olduğu konusunda soru işaretleri de yaratmıyor değil?

Açıkçası, bu köstebek kimin koruması altında sorusu ortaya çıkıyor. Tarikatın mı, AKP’nin mi ? Bir taşla iki kuş hesabı.. Yoksa başka bir gücün mü ?

2002’den beri meşruiyetini Ordu ile yaratılan gerilimden kazanmaya çalışan AKP’nin bu konuda büyük başarısının olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. AKP, Ordu ve Ordu ile ilişkilendirilen her olaydan nemalanıyor. Bu AKP değil mi, adamın birisine Genel Kurmay sitesinde kendisine karşı e- Muhtıra verdirten… O adamın AKP ile organik bağı ve AKP karşısında Ordu’yu düşürdüğü durum aydınlatılmadıkça biz daha çok senaryo görür, yaşarız.
Yani sürekli bulanık sularda dolaşıyoruz!.. Balık çıkacak mı bilinmez? Ancak, çıkacak balık beklentisi AKP’yi 7 yıldır iktidarda tutuyor.
Bu açıdan Fikri Sağlar’ın gündeme taşıdıkları daha da önem kazanıyor.
Haa, bir de Özkök paşa vardır.