Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Kenan Amca Darbe Yapsana!  başlıklı yazıma çok sayıda  tepki aldım.    E-postama mesaj  gönderen bazı okurlar  işi küfür etmeye kadar götürdü.  Anlayabilmekte güçlük çektiğim  konu ise,  yazmış olduğum yazıdan birbirine 180 derece  zıt sonuçlar çıkartılması oldu.

Kimileri, 12 Eylül müdahalesiyle ülkenin uçurumun kenarından  döndürüldüğünü ifade ederek beni eleştirdi. Kimileri de, beni AKP yandaşı olmakla, hatta cemaatçi olmakla suçlayarak, yakında darbe yapılınca gününüzü görürsünüz diye tehdit etti.

Oysa,  benim ifade etmek istediğim konu, bugün ülkede estirilen  TSK karşıtı rüzgarla, muhtemel darbenin planlarına karşı işletilen hukuk sürecinin, tescilli darbeci Kenan Evren’e neden işletilmediğine dikkat çekmekti.  12 Eylül’den hesap sormak  hukuki olarak mümkün mü, değil mi, bilemem ancak, niyet olduktan sonra iş refaranduma kadar götürülebilir.

Ben yazılarımda,  AKP’nin,  yürütülmekte olan TSK karşıtı  süreçten nemalandığını iddia ettim. Hatta, ‘Darbe Masalı’ başlıklı yazımda, bu konuya açıkça değindim.

AKP’nin amacı,  ‘üzüm yemek mi, bağcıyı dövmek mi?’ Bu çok net  bir şekilde anlaşılıyor.

Bana gönderilen e-postalar, toplumdaki  zıtlaştırma sürecinin sonuç vermekte olduğunu gösteriyor.  Gerilim siyaseti  halkı  ikiye bölmüş.  Belki de amaç zaten  buydu .

Bu arada,  demokrasi anlayışımın,  Mehmet –  Ahmet Altan,  Hasan Cemal ve Cengiz Çandar gibi yazarlarla  örtüşmediğini ifade edebilirim.  Nazlı Ilıcak ve Mümtaz’er Türköne  de  artık onlarla aynı karede yer alıyor.  Nazlı hanımın demokrasi algısı mı gelişti, yoksa diğerlerinin algısı geriledi  mi, emin değilim.  Demokrasi militanları diyebileceğimiz bu kişiler ile, köşe yazarlarının varlığına bile tahammül edemeyen  seçilmiş kişilerin  genel hatları itibarıyla  aynı düzlemde olmaları,  sanırım savuna geldikleri  demokrasi anlayışının  geçerliliğini ve güncelliğini gösteriyor.  Daha doğrusu kalitesini gösteriyor.

Ülkemizdeki hızlandırılmış  demokratikleşme sürecinin, ‘katıksız demokrasi  ayak takımının despotizmidir’ diyen Voltaire’i  haklı çıkartmasından korkuyorum.   Demokrasi konusunda da ‘sonradan görme’ olmanın dayanılmaz hafifliği giderek ağırlaşıyor.

Ergenekon süreci, bir yandan darbe iddiasıyla çoğu suçsuz insanı Silivri’ye yollarken, diğer yandan da, karşı tepkilerin doğmasına yol açıyor. Bu tepkiler o kadar yoğunlaşıyor ki, Allah göstermesin, bir darbe yapılsa, insanlar ellerinde bayraklarla sokağa çıkıp, ‘yaşasın demokrasi ‘ diye slogan atacaklar. Böyle bir sonuca hiç şaşırmamak gerekiyor.

İster misiniz, Ergenekon savcıları da darbe ortamı hazırlamaya teşebbüsten soruşturmaya uğrasınlar. Ergenekon savcıları hakkında da,  ‘darbe ortamına hazırlık yapmak’ suçlamasıyla bir başka savcı dava açarsa, buna hiç şaşırmam. Bu da olabilir, burası Türkiye.

Sanırım iki şeyi  birbirine karışıyoruz. Bugün AKP uygulamaları neticesinde  Türkiye’nin nereye gitmekte olduğundan endişe duyanlar, askeri bir darbeyi aklından geçiriyor olabilirler. Ancak unutulmaması gereken temel nokta, bugünlere 12 Eylül darbesinin yol açtığı gelişmeler neticesinde gelmiş olduğumuzdur. Bunun tersini   iddia edebilecek bir tek kişinin dahi olabileceğine ihtimal vermiyorum. Aksi takdirde, O kişi  gerçekten darbecidir!

Kenan amca, darbe yapsana !

Kenan amca, Allah sana uzun ömürler versin.

İnşallah,  90 yıl daha yaşarsın.

Yaşarsın da, bütün kötülüklerin anası olan 12 Eylül darbesinin Türkiye’yi daha nerelere götüreceğine şahit olursun.

12 Eylül darbesinden hemen sonra, sağ-sol çatışmalarının Türkiye’yi bölemeyeceğini fark edip, irticacı–laikçi,  Türkçü-Kürtçü ayrımının tohumlarını atmıştınız.  Erzurum mitinginizde ayetler okuyarak, ne kadar iyi bir müslüman olduğunuzdan  bahsetmiştiniz.  Hatırlar mısınız, Kürtleri PKK’lı yapan Diyarbakır cezaevi sizin döneminizde tedrisata başlamıştı. Siz, Diyarbakır cezaevinde, milli marşımızı bile işkence aracı haline getirmekten geri kalmamıştınız.

Bu ülke için yapılabilecek en büyük kötülükleri siz yaptınız Kenan amca. 12  Eylül’de,  ülkemizin rotasından çıkıp, yanlış yönlere gitmesine yol açan o darbeyi yaparak, büyük bir vebal altında kaldınız. Siz, bu ülkenin insan kaynağını heba ettiniz. Sağcı-solcu deyip  vatanseverleri, düşünen insanları sindirdiniz. Hatta, sağcı veya solcu olmadığınızı ispatlamak için iki oradan, iki buradan hesabıyla kaç tane insanımızı astınız? Siz, siyaseti sıfır tabanlı stratejiyle yeniden kurarak, demokrasi açısından ülkeyi çok geri götürdünüz. 

Sayenizde ve eseriniz olan Anayasayla, artık Yargı ile  Yürütme arasında bile savaş var.

Şimdi,  takip etmekte zorlandığımız bir şeklide  yüksek yoğunluklu gerilim süreci yaşıyoruz. Gün geçmiyor ki, yeni bir  kavgamız olmasın.

İşi, gücü, açlığı ve sefaleti bıraktık, demokrasi mücadelesine başladık. Artık grizudan 17 kişinin ölmesi bile haber değeri olmayan sıradan bir olay oldu. Çünkü, hepimiz topyekün  demokrasi mücadelesi veriyoruz. İşin garibi, mücadeledeki tüm taraflar demokrasi adına savaştıklarını zannediyorlar.

12 Eylül’de sizi alkışlayanlar bile artık  demokrasi kahramanları oldu. Bunu görüp, sinirleniyorsunuzdur netekim.

Hatta, darbe şakşakçılarının tümünün şimdi anti–militarist ve anti-darbeci olduklarını çıplak gözle görebilmeniz için, ‘hakkınızda çıkartılan özel kararnamelerle yaşantınızın uzatıldığını’ iddia ediyorlar.

Sizin için ‘cehennem azabını dünyada çekiyor’ diyorlar.

Özel adasında yaşayan Apo’nun, ‘asılmadan  beslendiğine şahit olmanız’ için en az Apo kadar yaşayacağınız ifade ediliyor.

Kenan amca, yaptıklarınızdan pişman olmadığınızı biliyorum.  Bundan eminim. Lütfen, bir darbe daha yapsanıza. Başınıza bir iş gelir diye korkmanıza gerek yok. Sizden darbe yaptığınız halde hesap sorulamıyor zaten. Sizin bir müktesep hakkınız var. 

Son zamanlarda, bu ülkede  geçmişteki muhtemel bir darbenin önlenmesi için yargı harekete geçti, darbe yapmayı planladığı iddia edilenler, hatta ilgisizler bile yargıya konu oldu da, sizin gibi tescilli darbecilere karşı kimse harekete geçemedi. Döneminizde çıkarttığınız  “dokunulmazlık” yasalarını değiştirebilecek sayıda ve kabiliyette siyasiler iktidara geldi ama kimse size dokumayı akıl edemedi. Belki de, cesaret edemediler. Belki de Allah’ından bulsun dediler, bilemiyorum.

 ‘Darbe olasılığı’ kavramından beslenerek iktidara meşruiyet kazandırma ve sürdürebilme kavgası verenler ve onların satılmış kalemşörleri bu ülkeyi yaşanamaz bir hale getirmekte olduklarının bilincinde olarak, gayet mutlular  şimdi.

Bu sizin eseriniz Kenan amca. Eserinizle gurur duyabilirsiniz.

     Yoksa, bu durumdan Siz de mi üzüntü duyuyorsunuz? Dünyada inanmam. Zaten, elinizden bir şey gelmez. Sizin gücünüz sadece 17 yaşındaki bir çocuğa yeter, Kenan amca.

Amacım kafanızı daha da karıştırmak.

Bunu yaparken, komplo teorileriyle değil de, medya arşivlerini kullanıyorum. Yapmakta olduğunuz değerlendirmelere katkım olsun istedim.

Erzincan’da yaşananlar 2 tarikatı gündeme getirdi. Konu ile ilgili haberlerin medyada ele alınışına bakıldığında, bu tarikatların aynı tarafta yer aldığı şeklinde bir izlenim ortaya çıkıyor.

Oysa, durum farklı.

Söz konusu 2 tarikattan birisinin açıkça dillendirdiği söylemler şöyle;

“Biz herhangi bir siyasi partiye veya oluşuma yakın olmadık, olmayız. Çünkü böyle bir yakınlık olursa onların yaptığı yanlışları söyleyemeyiz ve günaha gireriz”

“Biz namazımızı kılıyoruz, orucumuzu tutuyoruz, zekatımızı veriyoruz, haccımıza gidiyoruz, zikrimizi çekiyoruz. Dinimizi yaşamamız konusunda bir sıkıntı yaşamıyoruz”

‘’Bizim cemaatin üyelerinin birbirlerine hayırları dokunmaz.’’

“Yurt dışında yaşayacağıma gelip, Türkiye’de hapis yatarım”

“Papa ile sadece İslamiyete davet için konuşurum’’

….

Bakan ile ilgili olarak, Taraf Gazetesinin başyazarı Ahmet Altan, 1 Nisan 2009’da şöyle yazıyor. Altan, çok ileri giderek, Cemil Çiçek’i neredeyse Ergenekoncu olarak nitelemeye çalışıyor.

‘’…..

İnsanlar AKP’den “barış ve refah” bekledikleri için bu partiye oy veriyorlar.

“Savaş ve fakirlik” istedikleri için değil.

AKP’nin içinden dört kişi daha Çiçek gibi konuşsun, Ergenekon’a, askerî darbeye, “yok mu kapatılacak bir parti” diye ortada dolaşan Anayasa Mahkemesi’ne gerek kalmaz.

AKP kendi kendine kadük olup silinir ortadan.

Belki de bunu bildikleri için Ergenekoncular, AKP’yi bölme planı yaparken ilk sıraya Çiçek’in ismini yazmışlar.

Çiçek, AKP’yi sadece bölmez, bir fırsat verilirse un ufak eder.

Hatta anlayabildiğim kadarıyla, bir fırsat verilmezse de bunu yapmak niyetinde. ‘’

…..

5 Nisan 2007 günü Cafesiyaset isimli web sitesi ‘O bakanı’ açıklıyor başlıklı yazısıyla,
‘… Andıç olayının Utah’a kadar uzandığının askeri savcı tarafından açıklanmasıyla yeniden başlayan tartışmalarda, “Cemaat”le ilgili olarak yazdığı bir yazı çok ses getirdi. Bir bakan, Fetullah Gülen cemaatiyle ilgili olarak “Bunlar da çok oluyor” diyordu. Ertesi gün gazetelerde “Kim bu Bakan” sorusu soruldu.

Daha fazla merakta bırakmadan yazalım. Bu bakan Cemil Çiçek’tir. “Cemaat”
ile Çiçek arasındaki ilk güven bunalımı birkaç yıl öncesine uzanıyor. O
dönemde yenilenen Türk Ceza Kanunu’ndaki özgürlükleri sıkıntıya sokan bazı
düzenlemeler, başta “Zaman” gazetesi olmak üzere birçok yazılı ve görsel
yayın kuruluşunda eleştirilere hedef olmuştu. O düzenlemeden sonra Çiçek’e
hep kuşkuyla bakıldı. Sadece Zaman gazetesi değil Yeni Şafak’tan Ahmet
Taşgetiren de Çiçek’i eleştiren yazılara imza atmıştı. Zaman Gazetesi’nde
Çiçek üzerindeki soru işaretleri hiç bitmedi ancak, biraz da birebir
ilişkilerdeki başarısı nedeniyle bu ilişkiler hepten kopmadı. Ta ki son
aylara gelene kadar.

İPLER NASIL KOPTU?

Cemil Çiçek, Ahmet Hakan’la yaptığı kahvaltıda kullandığı ifadeleri pek çok
platformda dile getirmeye başladı. Tıpkı o görüşmede olduğu gibi Gülen’in
faaliyetlerinin hükümeti zor durumda bıraktığını söyleyip durdu. Ve ipler
koptu.

Burada bir soru büyük önem taşıyor. Çiçek’in sözleri sadece kendisini mi
bağlıyor, yoksa söylediği gibi hükümet içinde büyük bir rahatsızlık var mı?
Henüz hükümet kanadından kamuoyuna yansıyan bir görüş yok ama “Cemaat” e
bakılırsa, bu olaydan sonra Zaman gazetesine bir sürü telefon gelmiş. Ak
Parti’nin yüksek rakımlı mevkilerinden gelen bu telefonlarda bu ifadelerin
Çiçek’in kişisel görüşleri olduğu dile getirilmiş. Bakalım bu tartışmalar nerede bitecek. ‘’

Dediğim gibi, amacım kafanızı daha karıştırmak.

Ekonomik veriler günlük hayatımızı büyük ölçüde meşgul ediyor. Enflasyon oranı, işsizlik oranı, ihracat artış oranı, zam oranları, asgari ücretteki artış oranı gibi sayılar, kendimizi daha iyi veya daha kötü hissetmemize neden oluyor. Bireyler ve işletmeler mali durumlarını sahip oldukları kendi maddi verilerine göre değil de, açıklanan rakamlar ışığında analiz etmeye çalışıyor. Hatta, işsizler, asgari ücretteki düşük artış oranına bakıp, işsiz olmaları ile asgari ücretli olarak çalışmaları arasında bir fark olmadığını fark edip, kendilerini daha iyi hissediyor.

Küresel ekonomik krizin Türkiye’ye sağladığı en büyük yarar işte bu noktada devreye giriyor. Zira, hepimiz içerisinde bulunduğumuz ekonomik açmazın temel sebebi olarak yaşanmakta olan küresel krizi görüyoruz. İktidarıyla, muhalefetiyle, medyasıyla bu konuda hemfikiriz. Yaşanmakta olan ekonomik durgunluk, kriz bulutları dağıldığında ortadan kalkacak, hatta sayıları 3 milyon civarındaki işsizler ordusuna da istihdam yaratılacak. Kriz öncesi dönemde, Türk ekonomisinin sürdürülemez bir cari açıkla yaşadığı artık hatırlanmıyor. O rakamlar artık tarih oldu. Şimdi küresel kriz cari açığımızı düşürüyor. Tıpkı, dış ticaret açığımızı düşürdüğü gibi. Bence, küresel krizin bize sağladığı en büyük yarar yapısal sorunlarımızı unutturması oldu. Kriz şartları ortadan kalktığında, eski mutlu (!) günlere geri döneceğiz. Kriz öncesi ürettiğimiz katma değeri düşük ürünleri tekrar üretmeye başlayarak, dikiş dikerek, cıvata sıkarak bu defa farklı bir sonuç almaya çalışacağız. Bu nasıl mümkün olacak bilinmez ancak, krizin sağladığı ‘iyimser’ hava bu.

Son günlerin moda deyimi ‘asimetrik tehdit’ kavramıyla ekonomik durumumuz arasında bir bağ var mıdır sorusuna takıldım. Bu kavramın aslında tam olarak ne anlama geldiğini araştırdım. Milli Güvenlik Kurulu web sayfasında yer alan tanıma göre, asimetrik tehdit şöyle açıklanıyor. ‘Yarattığı ani ve hazırlıksız durum nedeni ile ülkelerin siyasi, sosyal ve ekonomik sistemlerinde istikrarsızlıklarına neden olan, düşük seviyede kuvvet ve teknoloji kullanarak etkin olmayı amaçlayan tehdit algılamasıdır.’ Bu tanıma katılmadığımı belirtebilirim. Zira, ülkemizdeki siyasi, sosyal ve ekonomik istikrarsızlık ani ve hazırlıksız bir durumdan kaynaklanmıyor. İktidarıyla ve muhalefetiyle uzun süren uğraşlar sonucu ortaklaşa hazırlanan bir süreç bu. Burada kollektif bir çaba var. Dahası milli bir çaba da var.

 Bu kafayla devam edersek, iş kurmanın ve başarı bir şekilde faaliyet gösterebimenin ön koşulu olan ‘doğru iş iklimi’ni tesis etmedikçe reel ekonomiyi değil de, rakamlara dayalı sanal ekonomiyi konuşmaya devam edeceğiz. Bu açıdan Türkiye’nin acilen, kayıtsız ve şartsız normalleştirilmesi gerekiyor. Bu sağlanmadığı takdirde, ekonomide kaydedilecek iyileşmenin bir anlamı ve sürekliliği olmayacak. Küreselleşmenin son aşaması olan finansallaşma olgusu yerine katma değeri yüksek ürünlerin üretimine yönelik bir stratejiye odaklanmak gerekiyor. Bugünkü ortamda bunu başarabilir miyiz? Siyasi hayatta normalleşmeyi sağlayabilirsek neden olmasın ? Bence asıl zor olan da bu. Zira, yeni bir kalkınma stratejisini harekete geçirecek insan kaynağımız, hatta kurumsal kültürümüz var. Ama, galiba niyetimiz yok.

 

Yeni gündem maddemiz Emasya’nın kalkması….

Üzerinde büyük oranda mutabakat sağlanmış bir konu bu.  Büyük bir sorunumuzu daha çözüyoruz. 

Amasya’nın imajına zarar vermekten başka bir işe yaramayan bu Protokolün ortadan kalkmasıyla, darbe tehlikesini de ortadan kaldırmış olacağız.

Daha demokratik bir ülke olacağız.

Sanırsınız, bugüne kadar yapılan tüm darbelerin ve darbe girişimlerinin arkasında bu Emasya Protokolü var. Oysa, yapılan her şey Emasya’dan önce yapılmış.

Basit bir Protokolü bugün hazmedilemez bir olgu olarak görmek, olsa olsa Türkiye’deki gibi, demokrat olmayı bir meziyet zanneden aydın müsveddelerinin göstereceği bir davranıştır.

Memlekete ve memletin şartlarına yabancılaşmış, demokrasi bilgisi ortaokul düzeyinde olan zevat, Emasya’nın kaldırılmasından büyük memnuniyet duyacakmış. Bu Protokol’e neden bu kadar değer verildi anlamak mümkün değil. Türkçe dilinde kaleme alınmış bu Protokol’den (Orjinali ayrıca sunuluyorum, Valilerle ilgili olarak söylenen şeyler külliyen yalan), bu kadar  anlam çıkarmak sadece kasıtlı bakış açısına sahip olmayı gerektirir.

Bugüne kadar  buna ses çıkartmamış olmak da, kişilerin demokrasi karekteriyle ilgili ayrı bir ip ucu verir. Aslında, hukukta geçerliliği olmayan bu Protokol yüzünden darbe olasılığını düşünüyor olabilmek olsa olsa, darbe tehditinden beslenen ve bu sayede toplumda meşruiyet tesis ettiğini zannedenlere yakışır.

Genelkurmay başkanımız da buyurmuş. ‘Emasya kalkabilir’ demiş.

Nihayet, Mehmet Altan ve Genelkurmay başkanı aynı görüşteler. Bu demokratik adımı da, Genelkurmay başkanın yüksek müsaadesiyle atıyoruz.

Balık hafızalı aziz demokratlar, 2 Temmuz 1993’de Madımak otelde insanlar yakılırken, Vali, Vali’nin talebi üzerine  müdahale etmek için hazırlık yapan  garnizon(tugay) komutanı ve Belediye başkanı, üçü birlikte, zamanın başbakan yardımcısı Erdal İnönü’yü telefonla arayarak, şehirde silahlı miltanların dolaştığını,  büyük bir gerginlik yaşandığını bildirerek, olaylara müdahale için izin istemişlerdi.  Ancak, Ankara,  siyasi otorite,  36 saat cevap vermeyerek insanların yanmasına sebebiyet vermişti. Acaba, Emasya Protokolü o tarihte yürürlükte olsaydı, o canlar yanar mıydı?

Yaşasın, yarın daha demokrat olacağız.

Kahrolsun Emasya, Yaşasın Amasya!

Son ihale ile futbol endüstrisinin piyasa değeri arrtı. Bu artış suni bir artış mıdır, yoksa futbolun gerçek değeri midir, bilnmez ancak, bir gerçek var ki; Maraton programı bu değer artışında çok ciddi bir paya sahiptir.

Bir Erman Toroğlu düşünün… Beyni ile dili arasında bir bağlantı kayışı olmadığı için, aklına ne gelirse söylüyor. Bazen bir TV programında olduğunu, halka hitap ettiğini unutup, ağzına ne gelirse söylüyor. Biz, bu tür insanlara halk arasında ‘dobra’ adam diyoruz. Hatta, delikanlı diyoruz. Zaten, Türk halkının beğendiği politikacı tipi de böyle olduğu için halk sürekli onlara oy veriyor. Toroğlu tarzı, halk tarzıdır.

Erman Toroğlu ile kişisel bir tanışıklığım yok. Yaptığı bazı yorumlar beni hep sinirlendirmiştir. Ama, Toroğlu’nun varlığı benim Maraton müptelası olmamı engelleyememiştir. O programı her zaman severek izledim. Toroğlu, futbolu mutfağa sokan adamdır. Top, marul, limon, kabzımal, hakem, salatalık –hıyar, filanca başkan, falanca oyuncu gibi kelimeleri tek cümlede kullanabilen bu zeka yüzünden mutfaktaki kadın bile, çoğu kez Toroğlu’nun yaptığı kinayeli benzetmeler nedeniyle, kendisini Maraton izler bulmuştur.

Maratonun formatı, bol reytingli bir stand- up programından hem daha gerçekcidir, hem de daha öğreticidir. Küfür ve argoyu günlük hayatımızdan çıkartmak bize ‘değer’ kazandıracaksa eğer, Maraton’a kadar neler var neler…

Maraton programı futbolun bir ‘referans’ programı olmuştur. Tıpkı, NTV’deki yüzde yüz futbol programı gibi. Digitürk ile NTV’yi ayıran temel özellik, Digitürk’ün paralı bir kanal olmasıdır. İnsanlar para ödeyerek Maraton seyretmektedir. Bu program açık bir kanalda yayımlansa kimbilir reyting oranı ne olur? Erman Toroğlu’nun futbol bilgisini tartışmak gereksizdir. O, futbol dünyasının aykırı çocuğudur. Başka bir ülkede olsa, adama zarar gelmesin diye el üstünde tutarlar.

Eğer bu program kaldırılsa, taahhüt süremin sonunda lig TV aboneliğimi iptal edeceğim.

Digitürk’e önerim, bu programın açık kanalda yayımlanması.. Böylece, Siz daha rahat bir şekilde futbolunuzun değerini nasıl yükselteceğinizi gösterirsiniz. Ayrıca, açık kanala da yüksek reklam geliri sağlarsınız…

Şansal beye de bir cümle yazamadan yazıyı bitirmek istemiyorum. Kanalınıza el konulduğu dönemde, korsan Maraton yayını yapmıştınız. O zaman ki ortağınız Toroğlu giderse, Size de bu işi bırakmak düşer. Neden mi ? Bu sorunun yanıtını benden istemeyecek kadar rafine bir insansınız da ondan.

Yıllar ve yıllar boyu aklımızın erdiği, gücümüzün yettiği, dilimizin döndüğü kadar tarihlerden örnekler verdik, hukuk prensipleri sıraladık, kinayeli fıkralar anlattık. Kafasında en ufak bir izan fırdası bulunan bir insan bile bu ihanet yolunun geçit vermeyeceğini görür ve geri dönerdi. Hayır, bunlar öyle yapmadılar. Anayasayı çiğnediler. Hürriyetleri kestiler, hukuk dışı komisyonlar kurdular…

Artık yazı yazmıyor, yazı taklidi yapıyorduk.

Atatürk’ün gençliğe hitabesini, Nutuk’un tefrikası halinde yayınlamak dahi suç sayılır olmuştu. Atatürk’ten bahsedilsin istemiyorlardı. Onun kurduğu inkılâp Türkiye’sinin Cumhuriyetine bir beyefendiler saltanatı halinde çöreklenmek ve memleketi basınsız, Üniversitesiz hatta Meclissiz idare etmek niyetine kapılmışlardı.

Silahlı Kuvvetlerimizin Büyük Ata’nın yıllar arkasından akseden manevi direktifi ile yaptığı bu hareket, demokrasimizin en sağlam teminatı olarak tarihimize geçecek ve hürriyetlerden kendi sefil benlikleri için faydalanmak isteyen gafillere her zaman için unutulmaz bir ders olacaktır.

 ……….

Bugün bütün Türkler, parti çekişmelerinin çöplüğünden kurtulmuşlar ve yeni bir anlayışın dünyasına doğmuşlardır. Bütün küçük hesaplar, kinler ve nefretler tasfiye edilmiştir. İnsanca ve kardeşçe, sadece fikir tartışmalarından ibaret, herkesin eşit olduğu demokrasi rejimi, yakında bu güzel vatana layık olduğu mutluluğu getirecektir.

Kurucu meclisin faaliyete geçmesini sevinçle bekliyoruz. Silahlı Kuvvetlerimizin yaptığı hareket bir hırsın veya zümre menfaatinin dışında, sadece hukuk, insanlık ve vatan aşkının bir ifadesidir.

 ………

Türkler, âlimleri dalkavuk, Üniversitelileri maktul, gazetecileri korkuluk ve bütün aydınları sürüngen hale getirererek, bir çete gibi davrananların rezaletlerini kabul etmeyi, bütün dünya önünde reddetmişlerdir.

Menfaat bağlarıyla bu cehalet ve rezalet yuvalarına uşaklık etmiş olanları vicdanlarıyla baş başa bırakıyoruz. Herhalde ıslah olacaklardır. Islah olmamakta direnenler çıkarsa onlar da derslerini alacaklardır.

Yukarıdaki cümleleri Mehmet Altan okusa acaba yazıyı yazana küfür eder mi? İnşallah öyle bir şey yapmaz. O’nun bilge kişiliği, yazıyı yazanın ‘demokratik hakkını’ kullandığını düşünür, diye ümit ediyorum.

Ya yanılıyorsam ! Ya Mehmet Altan’ın içindeki taviz vermez demokrasi anlayışı galip gelir de bu yazıyı yazana küfür eder ya da ettirirse…

Hayır, olamaz. İnsan, kendi kişisel web sayfasında, tedrisinden geçtiğini iftiharla belirttiği babasına küfür eder mi?

Mehmet Altan’ın bilmediği ikinci şey;  rahmetli annesi Kerime hanımın Kürt olduğu gerçeğiymiş. 1953 yılında doğan bu bilge kişi, taa 1991 yılına dek, yani annesi hanımefendi vefat edene kadar, annesinin Kürt olduğunu bilmiyormuş. Tam 38 yıl. Dile kolay.! Mehmet Altan bu gerçeği bilmeden yaşamış. Kimbilir neler kaybetmiştir? Altan’daki Kürt açılımı sempatisini bu nedenle anlayışla karşılamak gerekiyor. 38 yıl sonra kimliğiyle tanışmak.! Baba Altan’ın tedrisinden geçen birisi olarak 38 yıl annesinin kökenini araştırma gereği bile duymaması, o yerden yere vurduğu rejimin baskısından ötürü değil de, etnik köken esprisine o dönemde hiç ehemniyet vermemesinden kaynaklanıyor. Dünya hızla döndükçe, küreselleşme rüzgarları sert bir şekilde estikçe, ‘etnik köken’ olgusu neden önem kazanıyor, anlamak mümkün değil…

Mehmet Altan’ın bilmediği üçüncü şey ise, ‘2. Cumhuriyetçilik’ olgusudur. Kendisi sağda solda 2. Cumhuriyet hakkında konferans verir, kitap yazar ancak, Türkiye’de 2. Cumhuriyet’e ne zaman geçildiğini bilmez.  27 Mayıs darbesi, 2. Cumhuriyet’i başlatmıştır. Nereden mi biliyorum? Mehmet Altan daha 7 yaşındayken, 1960 yılında Hıfzı Oğuz Bekata, ‘Birinci Cumhuriyet Biterken’ başlıklı bir kitap yazmıştır da oradan. Bu nedenle, Mehmet Altan, 3. Cumhuriyetçi olduğunun farkında bile değildir.

1. Söz konusu yazı, Çetin Altan’ın 28 Mayıs 1960 günkü, Milliyet Gazetesindeki köşesinden alınmıştır. Yazının başlığı; ‘Bugün canım yazı yazmak istiyor’dur.

2. Mehmet Altan, annesinin etnik kökeni hakkında kişisel web sitesinde aynen şu ifadeleri kullanmaktadır. ‘Ailede pek konuşulmamış ama, Çetin Bey’in eşine zaman zaman “Arap” diye takılarak seslenmesinden olsa gerek, Mehmet Altan annesinin Arap asıllı olduğuna inanmış uzun yıllar. 1991 yılında Kerime Hanım’ın vefatına kadar da, fazlaca da merak edip kurcalamadığı bu bilgiyle yetinmiş. Ta ki Yaşar Kaya’nın bir yazısını okuyana kadar. “Kürtlük meselesi annem 91 yılında ölünceye kadar hiçbir şekilde söz konusu olmadı. Annemin Kürt olduğunu ben ilk defa Özgür Gündem’de, Özgür Politika’ydı galiba o sırada, Özgür Politika gazetesinde Yaşar Kaya’nın yazdığı bir yazıda okudum. O zamana kadar annemin Kürtlüğü ile ilgili hiçbir bilgim yoktu.’

MİT’imiz Nerede?

Meşhur ‘dış güçler’ tarafından Türkiye’ye karşı yürütülmekte olan yüksek yoğunluklu asimetrik bir savaşın içerisinde yeni yıla giriyoruz.

Savaş devam ettiği için başta ekonomik sorunlarımız olmak üzere, gündelik sorunlarımıza doğal olarak eğilemiyoruz. Bu savaşta, şimdilik ölen ya da yaralanan insan sayısı önem arz etmiyor. Daha çok kurumların ve milletin bağışıklık sisteminin çökertilmesine yönelik stratejiler ön plana çıkıyor.

Bu savaş öylesine bir hal aldı ki, tarafların ve taraftarların kimler olduğu bile artık net olarak anlaşılamıyor. Bu durum başlı başına asimetrik savaşın derinliği ve kalitesi ile ilgili ip uçları veriyor.

Sürece ilişkin kişisel gözlemlerimi paylaşmak istiyorum.

1 – Kimler tarafından yapıldığı tespit edilemeyen dinlemelerle ilgili olarak, MİT’imiz, ‘ben dinlemedim’ diyor. O halde sormak gerekiyor, ‘Neden kimin dinlediğini açıklamıyorsunuz?’ Yoksa, MİT merkezine sadece 3-4 km uzaklıktaki gelişmelerden hiç mi haberiniz  olmuyor. Bir gün MİT’i göreve davet edeceğim 40 yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Ben hala MİT’in ‘Milli’ bir niteliğinin olduğuna inanıyorum.

2 – Hükümetin Türkiye’yi hızla demokratikleştirdiğini israrla ve inatla ileri süren eski marksist, eski ülkücü bir kısım köşe yazarına hak vermek için gösterdiğim tüm iyi niyete rağmen, sabah aynaya baktığımda, kendi kendime ‘ahmak’ olma diyorum.

3 – Demokrasiden zerre kadar nasibini alamamış kesimlerin Türkiye’yi demokratikleştirdiğini  zannetmek için ciddi bir tedrisattan geçmiş olmaları gerektiğini zannediyordum. Ancak, daha sonra, hızlandırılmış demokrasi kurslarının dahi bir işe yaramayacağını fark ettim. Bu konuda eğitimden daha çok maddi teşviklerin etkili olduğunu düşünüyorum.

4 – Hepimizin yakından bildiği, kont-gerilla, derin devlet, 1 Mayıs katliamı, faili meçhul cinayetler, provokasyonlar,  sıradan Kürtleri PKK’lı yapan Diyarbakır cezaevinin tedrisata başlaması, Özal’a suikast girişimi, Uğur Mumcu cinayeti, Susurluk, Gladyo gibi daha bir sürü kavram ve olay, izleri silinemeyecek şekilde yakın geçmişimizde yer alırken, nasıl oluyor da sessiz çoğunluk tüm bunları bir tarafa bırakıp, başka ve daha ciddi tehditlere odaklanabiliyor. Evet, açıklanması ve anlaşılabilmesi oldukça zor görülüyor ancak, şunu unutmamak gerekiyor. Geçmişimizde bize bu acıları yaşatan meşhur ‘dış güçler’ bağırsaklarını temizlemekte oldukları görüntüsü vererek, yeni ve daha acılı bir sürecin tohumlarını atıyorlar. Bu defa da, yine kamuoyunun bazı kesimlerinin desteğini alabiliyorlar. Tıpkı, geçmişte olduğu gibi.

Ilımlı islam tezi işlenerek, yıllardır İran’a bölgede başarıyla yürüttürtülen politikayı biraz da Türkiye yürütsün isteniyor. İran’daki gelişmeler adeta bu savı doğruluyor. Zira, İran zaman zaman kontrol edilebilir olmaktan uzaklaşıyor.

Kürt açılımının sınırlarını kim, nasıl çizdi acaba? Bu sınırlar, Türkiye’nin coğrafi sınırlarının değiştirilmesini de içerecek şekilde mi çiziliyor? David Phillips’i takip edenler için bu bir komplo senaryosu olmasa gerek.  

Benim anladığım kadarıyla, küreselleşme dediğimiz olgu, sadece iktisadi bir süreç değil, aynı zamanda siyaseti de planlayan bir süreç. İşte bu planlama sürecinde, milli ya da ulusal ne kadar yapı varsa, bu sürece engel olacağı düşüncesiyle ortadan kaldırılması gerekiyor.

Ne diyorlar; ‘küreselleşme ulusal devletlerin önemini ortadan kaldırıyor. Ülkelerin küresel iklime eklemlenmesi önem arz ediyor.’ İktidarın Türkiye’yi demokratikleştirdiğini zannedenlere bu noktada şunları hatırlatmak gerekiyor.

-      Merkez ülkelerde ulus devletler güçlendiriliyor mu, yoksa onlar da önemlerini kaybediyorlar mı ?

-      Merkez ülkeler, yaşanan küresel kriz nedeniyle, eşitllik temelli demokrasi ile kapitalizmin bir arada yaşayıp yaşayamayacağını tartışıyorlar… Siz ise, hala 1980 model demokrasi tanımı ve anlayışıyla AKP’nin Türkiye’ye demokrasi getirmekte olduğunu zannediyorsunuz.

-      AKP karşıtlarını zamana ve değişime karşı direnen kesimler olarak lanse edenler, özgür düşünce yetilerinin ‘irade altına’ alınmış olduğunun farkında değiller. Belki de farkındalar. Diyalektik eğitimi almışların bunun farkında olmamaları düşünülemez. Ancak, asitmetrik savaşın bir askeri olabilmek ciddi bir ödemeyi de beraberinde getiriyor galiba.

2010 yılının 2009 yılını aratacağından emin olarak, yeni yılınızı kutluyor, düşünce sisteminizin hep özgür kalmasını temenni ediyorum.

Kimin Köstebeği ?

 

Bülent Arınç’ın evi civarında suikast hazırlığı yaptığı iddia edilen  2 askeri personelle ilgili olarak  Genelkurmay’ın yaptığı açıklama sonrasında yine ciddi bir tartışma gündemimiz oluştu.

Erdoğan’ın ABD gezisi sırasında Reşadiye’de verdiğimiz şehitlerle ilgili haberler ve kamuoyunda oluşan tepkiler, Erdoğan’ın ABD gezisini gölgede bırakmıştı.

Bu defa, Erdoğan’ın Suriye ziyareti esnasında kamuoyuna sunulan Arınç’a suikast senaryosu oldukça dikkat çekici.

Tekel işçilerinin eylemleri, DTP’nin kapatılması, açılım açmazı, ekonomik sıkıntılar gibi günlük sorunlarla giderek bunalan AKP, üzerindeki gri bulutları dağıtmak için yurt dışı gezilerini bir fırsat olarak görüp, kamuoyunun dikkatlerini dışarıya çekmeye çalıştıkça, içeride daha önce hiç tahmin edilemeyen gelişmeler yaşanıyor.

Demirel’in MHP siyaset okulunda yaptığı konuşma ile birlikte, AKP karşısında artık güçlü bir Milliyetçi Cephenin temellerinin atılmakta olduğu ODATV.com  tarafından  dile getirildi. DP – MHP hatta Saadet Partisi’nin böyle bir oluşum etrafında bir araya getirilmeye çalışılması başarılı olur mu, olmaz mı bilinmez ancak, bu gelişmenin AKP açısından sıkıntı yaratacağı kesin. AKP’den istifa etmesi beklenen milletvekilleri ve bunların Parti içerisinde tutulmasına yönelik gayretler çerçevesinde, Arınç’a suikast girişimi haberinin parti içi birlik ve beraberliğe hizmet etmesi bekleniyor olabilir. Ancak, AKP Elazığ milletvekil Fevzi İşbaşaran’ın dün yaptığı açıklamalar konuya yeni ve farklı bir boyut getirdi.

İşbaşaran diyor ki, “.. Emniyet içerisindeki bir  grup AKP ile Ordu’nun arasını daha da açmak için komplo kuruyor.” Bildiğim kadarıyla İşbaşaran 30 yıllık bir siyasetçi. Tecrübeli bir isim. İşbaşaran ayrıca, Emniyet içerisindeki bu grubun Tarikatçı olmadığını da vurguluyor.

Bana mantıklı geliyor bu açıklama. Zira, tarikat ve tarikattan nemalanan sözde libearal ve demokrat kesimler, neredeyse havaların soğumasından bile Genelkurmay’ı sorumlu tutacak şekilde fikir üretiyorlar. Bütün kötülüklerin anası Ergenekon ve onun arkasındaki derin devlettir diyor bu kesim. Prof. ünvanlı bazıları ise, hem Tarikat’a akıl veriyor hem de sivilleşme adına Ordu’ya küfür ediyor. 

Genelkurmay ise, Orduya karşı  psikolojik bir harekattan bahsediyor. Özellikle de, Ordu içerisindeki köstebeklerin deşifre edilmesi yönünde büyük çaba sarfediyor. 

İşte bu noktada, Genelkurmayın takip ettiği köstebek kimin köstebeği ve bu olayı Emniyetin hangi grubu ortaya çıkarttı sorusu gündeme düşüyor. Bu olayın, Bülent Arınç’a suikast olayı şeklinde ortaya konulmasının,  köstebeği ortaya çıkarmaya mı, korumaya mı yönelik olduğu konusunda soru işaretleri de yaratmıyor değil?

Açıkçası, bu köstebek kimin koruması altında sorusu ortaya çıkıyor. Tarikatın mı, AKP’nin mi ? Bir taşla iki kuş hesabı.. Yoksa başka bir gücün mü ?  

2002’den beri meşruiyetini Ordu ile yaratılan gerilimden kazanmaya çalışan AKP’nin bu konuda büyük başarısının olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. AKP, Ordu ve Ordu ile ilişkilendirilen her olaydan nemalanıyor. Bu AKP değil mi, adamın birisine Genel Kurmay sitesinde kendisine karşı e- Muhtıra verdirten… O adamın AKP ile organik bağı ve AKP karşısında Ordu’yu düşürdüğü durum aydınlatılmadıkça biz daha çok senaryo görür, yaşarız.

Yani sürekli bulanık sularda dolaşıyoruz!.. Balık çıkacak mı bilinmez?  Ancak, çıkacak balık beklentisi AKP’yi 7 yıldır iktidarda tutuyor.

Bu açıdan Fikri Sağlar’ın gündeme taşıdıkları daha da önem kazanıyor.

Haa, bir de Özkök paşa vardır.

Rusya Federasyonu(RF) döviz gelirlerinin önemli bir bölümünü petrol ve doğal gaz ihracatından elde eden bir ülkedir. İhraç kalemlerinin yaklaşık olarak % 65’i  doğal gaz, petrol ve petrol türevlerinden oluşmaktadır. Bu nedenle, enerji ihracatı RF ekonomisi açısından belirleyici bir ağırlığa sahiptir. Son yıllarda yüksek düzeyde seyreden enerji fiyatlarına paralel olarak, ciddi bir iktisadi büyüme gerçekleştirilmiştir. Siyasi istikrarla beraber kaydedilen büyüme, Putin’in güçlü ve popüler bir lider olmasını sağlamıştır. Buna  yol açan temel gelişmenin, yüksek düzeyde seyreden enerji fiyatları olduğunun altı çizilmelidir. Enerji gelirleri sayesinde, geniş halk kesimlerine(tabana) refahın belli ölçüde yayılması mümkün olabilmiştir.

Sovyetler Birliği’nden alınan dış politika mirası (BM Güvenlik Konseyi üyeliği) ve kültürü ile Putin, dış politika alanındaki Sovyet pratiğini adeta devam ettirme gayretine girmiştir. Bu yönde atılan adımlar, yurt içerisinde Putin’in popularitesinin daha da artmasına neden olmuştur. Zira,  sıradan bir Rus vatandaşının bile temel arzusu, dışarıda güçlü ve başı dik bir Rusya olmasıdır. Bu husus, Rus halkları açısından belki de içerideki sefaletten bile daha önceliklidir. Unutulmaması gereken temel nokta, bugün 40’lı yaşların üzerindeki tüm Ruslar, büyük bir imparatorluk ve süper güç olma geçmişini ve deneyimini yaşamışlardır.

Bu nedenle, enerji ticaretinin Rus dış politikasının temel silahı olmasını yadırgamamak gerekir.  Enerji tedariği ve ticareti sayesinde giderek önemi artan Rusya, dış politikada sertleşebilmekte, hatta gerektiğinde sıcak savaşa dahi girebilmektedir. Avrupa Birliği ile süregelmekte olan müzakereler ve  geçtiğimiz yaz yaşanan Gürcistan savaşı bunun somut örnekleridir. Gürcistan savaşı ile Rusya’nın uluslararası platformda kendisine olan güveninin en üst düzeye çıkmış olduğunu görmekteyiz.

Yaşanmakta olan küresel ekonomik kriz, enerji fiyatlarının düşmesini de beraberinde getirmiştir.  Bu gelişmenin, Rusya ekonomisine olan olumsuz etkisi ile birlikte, Rusya’nın dış politikasını da etkileyecek bir gelişme olacağı düşünülebilir. Enerji’nin bir silah olarak kullanılabilmesi, belki de eskisi kadar geçerli olamayacaktır. Zaten, enerji ticaretinde Rusya’nın son dönemde attığı adımlar da (Türkiye açılımı), bu gelişmeyi teyid edecek niteliktedir. 

Rusya’nın enerji politikası konusunda yanlış değerlendirmelere de tanık olunmaktadır. Batı, Rusya’yı, özellikle sınır komşusu olan eski Sovyet ülkelerine karşı enerjiyi bir silah olarak kullanmakla suçlamaktadır. Bu konuda, Batı’nın temel yaklaşım yanlışlığını aşağıda belirtilen hususlar ışığında yeniden değerlendirmeye tabi tutmak gerekmektedir. Bu husus, özellikle Türkiye’nin orta ve uzun vadeli milli çıkarları  açısından son derece önemlidir.

1 – Rusya, sınır komşuları (eski Sovyet ülkeleri) ile, Batılı diğer ülkelerle gerçekleştirilen serbest pazar ekonomisi şartlarına uygun enerji anlaşmaları gibi anlaşmalara  hala sahip değildir. Sınır komşuları, Rusya ile enerji ilişkilerini Sovyet mentalitesine uygun bir şekilde sürdürülmeye çalışmaktadır. Sınır komşuları renkli devrimlerle, pazar ekonomisi ve demokrasiye giden yolda hızlı adımlar atmak isterken, diğer taraftan da, Sovyet mantığıyla enerji tedariğinde ısrarcıdırlar. Rusya’nın zaman zaman enerji fiyatlarında talep ettiği artışlar, batı tarafından sınır komşularını cezalandırılmakta olduğu şeklinde yorumlanmaktadır. Rusya sahip olduğu katı yönetim tarzı ve ülkedeki etnik grupların sayısının fazlalığı nedeniyle, sınırlarında, Rusya’nın politikaları ile dost yönetimler arayışındadır. Bir nevi batı ile arasında tampon devletler bulunmasının, otoriter rejimin devamlılığı açısından önemli olduğunu düşünmektedir.

2 – Rusya serbest pazar ekonomisine giden yolda hızlı adımlar attıkça, dış  ekonomik ilişkileri geliştikçe ve özellikle, Dünya Ticaret Örgütü(DTÖ) müzakerelerinde, batı tarafından yurt içinde uygulanan enerji fiyatlarının düşüklüğü nedeniyle eleştirilmektedir. Bu politikanın bir anlamda ‘sübvansiyon’ olduğu vurgulanmaktadır. Rusya’dan yurt içerisinde endüstriye sağladığı enerji fiyatlarını artırması talep edilirken, Rusya’nın düşük fiyatlarla ihracat yaptığı sınır komşularından fiyat arttırması  talebi yadırganmaktadır.

Türkiye

 

Türkiye’nin ciddi bir enerji politikası belirleyebilmesi arayışı yıllardan beri gündemimizdedir. Bu konu ayrıca,  ekonomimiz ve dış politikamız  açısından son derece önemli olmasına rağmen, Türkiye’nin odaklanma sorunu yaşadığı bir alandır. Milli bir enerji siyasetimizin hala tesis edilememiş olması, Türkiye’nin dış politikasına da tesir etmektedir.

Bilindiği üzere, Türkiye enerjide gereğinden fazla dışa bağımlı bir ülkedir.

1970’li yıllarda, yaşanan enerji darboğazının aşılması amacıyla, I. ve II. Milliyetçi Cephe iktidarının, milli bir enerji strateji oluşturma yolunda attığı ilk adım, Sovyetler Birliği’nin kapısını çalmak olmuştur. Hazırlık ve fizibilite çalışmaları 3 yıl süren ve Ecevit’in azınlık hükümeti döneminde (10 Temmuz 1979) imzalanan ancak, yürürlüğe konulamayan anlaşma ile Diyarbakır, Elazığ ve Malatya’da 8 milyar dolarlık yatırım öngörülmüştür. Nükleer enerji santralleri kurulmasını da olanaklı kılacak bu anlaşma, Cumhuriyet tarihimiz boyunca, Sovyetlerle  imzalandığı halde yürürlüğe girmeyen tek Anlaşmadır.

1980’li yıllardaki enerji darboğazının aşılması amacıyla, her türlü siyasi risk göze alınarak, Sovyetlerden doğal gaz alım anlaşması yürürlüğe konulmuştur (6 milyar metreküp/yıl).

Keza, 1990’lı yıllardaki ihtiyacımız doğrultusunda, uzun yıllar süren müzakereler sonucu Batı 2 hattı olarak bilinen anlaşma da imzalanmıştır (8 milyar metreküp/yıl). 

Daha sonra, 2000’li yıllar düşünülerek Mavi Akım projesi hayata geçirilmiştir (16 milyar metreküp/yıl). Bu gelişmelerin Demirel, Özal, Erbakan ve Yılmaz’ın yönetimde olduğu dönemde gerçekleşmesi dikkat çekici bir husustur.

2003 yılından itibaren enerjide Rusya’ya bağımlılık konusu kamuoyunda yoğun şekilde tartışılmış ve Rusya ile gerçekleştirilen Mavi Akım projesi sorgulanmıştır.

Son yıllarda, Türkiye enerjide milli kaynaklarını harekete geçirerek, dışa bağımlılığını azaltacak politikalar üretememiştir.  Küresel ekonomide daha da önem kazanan enerji, ülkemiz ekonomisi açısından yeni ve büyük fırsatlar yaratırken, diğer taraftan da enerji ithalatına olan bağımlılığımızdan ötürü, maliyeti giderek artan bir girdi olma özelliğini korumaktadır.

Güney ve Doğu komşularımızın sahip olduğu muazzam enerji potansiyeline, enerji tedariğinde bir numaralı kaynağımız olan RF’nun potansiyeli ilave edildiğinde, dünya enerji rezervlerinin neredeyse % 70’ine komşu olduğumuz ortaya çıkmaktadır. Dünya enerji talebinde görülen artışa paralel olarak, enerjinin güvenliği ve sürekliliği açısından kaynak ülkelerle birlikte, geçiş ülkelerinin de önemi giderek artmaktadır. Bu açıdan, Türkiye’nin dünyanın en değerli arazi parçası üzerine yerleşmiş bir ülke olduğu söylenebilir.

Avrupa Birliği’ne katılım sürecindeki bir ülke olarak Türkiye, hukuki bağlarla bağlı olduğu dünyanın en büyük enerji pazarlarından birisi olan AB ile önemli bir tedarikçi olan Hazar Bölgesinin tam ortasında, öteden beri gündemde olan “köprü” özelliğini kapsamlı bir şekilde hayata geçirebilme şansını nihayet yakalamış bulunmaktadır. Sadece boru hatlarının geçtiği bir ülke değil, enerji ticareti yapan terminal ülke olabilme potansiyelimiz bulunmasına rağmen, son 2 ayda imzalanan uluslararası anlaşmalar ne yazık ki, bu büyük potansiyeli görmezden geldiğimiz anlamı taşımaktadır. Türkiye, enerjide oynayabileceği önemli rolleri bir tarafa bırakmıştır. Uzun yıllardan beri, ‘komşularla sıfır sorun, maksimum işbirliği’ politikası güttüğünü ifade eden Türkiye, bu politikanın gereğini bile hayata geçirememiştir. Avrupa Birliği’ne giden yolda, Hazar ülkeleriyle aramızdaki ilişkilerin kalitesi ülkemiz açısından önemli bir “derinlik” olabilecekken, bu dahi odaklanamamış bir dış politika stratejisiyle, heba edilebilmiştir.

Rusya ile imzalanan son anlaşmalardan bir bölümü, tarihimizde ilk kez kamu kuruluşlarımız ile değil de, özel sektör firmalarımızın  ön planda olduğu anlaşmalar şeklinde imzalanmıştır. Bu konu bile, başlı başına enerjide hala Rusya’nın rolü ve önemini kavrayamadığımız anlamına gelmektedir. Türkiye doğudan batıya, kuzeyden güneye sadece boru hatlarının geçtiği bir ülke olarak tescil edilmiştir.

Oysa, Rusya’ya olan enerji bağımlılığı ve Türk – Rus ekonomik ve ticari ilşkilerinin ‘derinliği’ kullanılarak, Rusya’nın enerji açılımında Türkiye’ye bağımlı kılınması sağlanabilirdi. Milli menfaat yerine, bazı özel sektör aktörlerinin ön plana çıkması, büyük ölçüde Rusya’nın elini rahatlatmıştır. 

Aydın Sezer

Bu Doküman http://www.sde.org.tr/haberler/223/rusya-enerji-politikasi-ve-turkiye-perspektifi.aspx sayfasından 06.12.2009 22:27:32 tarihinde oluşturulmuştur.

« Yeni Yazılar - Eski Gönderiler »