Rusya Federasyonu(RF) döviz gelirlerinin önemli bir bölümünü petrol ve doğal gaz ihracatından elde eden bir ülkedir. İhraç kalemlerinin yaklaşık olarak % 65’i doğal gaz, petrol ve petrol türevlerinden oluşmaktadır. Bu nedenle, enerji ihracatı RF ekonomisi açısından belirleyici bir ağırlığa sahiptir. Son yıllarda yüksek düzeyde seyreden enerji fiyatlarına paralel olarak, ciddi bir iktisadi büyüme gerçekleştirilmiştir. Siyasi istikrarla beraber kaydedilen büyüme, Putin’in güçlü ve popüler bir lider olmasını sağlamıştır. Buna yol açan temel gelişmenin, yüksek düzeyde seyreden enerji fiyatları olduğunun altı çizilmelidir. Enerji gelirleri sayesinde, geniş halk kesimlerine(tabana) refahın belli ölçüde yayılması mümkün olabilmiştir.
Sovyetler Birliği’nden alınan dış politika mirası (BM Güvenlik Konseyi üyeliği) ve kültürü ile Putin, dış politika alanındaki Sovyet pratiğini adeta devam ettirme gayretine girmiştir. Bu yönde atılan adımlar, yurt içerisinde Putin’in popularitesinin daha da artmasına neden olmuştur. Zira, sıradan bir Rus vatandaşının bile temel arzusu, dışarıda güçlü ve başı dik bir Rusya olmasıdır. Bu husus, Rus halkları açısından belki de içerideki sefaletten bile daha önceliklidir. Unutulmaması gereken temel nokta, bugün 40’lı yaşların üzerindeki tüm Ruslar, büyük bir imparatorluk ve süper güç olma geçmişini ve deneyimini yaşamışlardır.
Bu nedenle, enerji ticaretinin Rus dış politikasının temel silahı olmasını yadırgamamak gerekir. Enerji tedariği ve ticareti sayesinde giderek önemi artan Rusya, dış politikada sertleşebilmekte, hatta gerektiğinde sıcak savaşa dahi girebilmektedir. Avrupa Birliği ile süregelmekte olan müzakereler ve geçtiğimiz yaz yaşanan Gürcistan savaşı bunun somut örnekleridir. Gürcistan savaşı ile Rusya’nın uluslararası platformda kendisine olan güveninin en üst düzeye çıkmış olduğunu görmekteyiz.
Yaşanmakta olan küresel ekonomik kriz, enerji fiyatlarının düşmesini de beraberinde getirmiştir. Bu gelişmenin, Rusya ekonomisine olan olumsuz etkisi ile birlikte, Rusya’nın dış politikasını da etkileyecek bir gelişme olacağı düşünülebilir. Enerji’nin bir silah olarak kullanılabilmesi, belki de eskisi kadar geçerli olamayacaktır. Zaten, enerji ticaretinde Rusya’nın son dönemde attığı adımlar da (Türkiye açılımı), bu gelişmeyi teyid edecek niteliktedir.
Rusya’nın enerji politikası konusunda yanlış değerlendirmelere de tanık olunmaktadır. Batı, Rusya’yı, özellikle sınır komşusu olan eski Sovyet ülkelerine karşı enerjiyi bir silah olarak kullanmakla suçlamaktadır. Bu konuda, Batı’nın temel yaklaşım yanlışlığını aşağıda belirtilen hususlar ışığında yeniden değerlendirmeye tabi tutmak gerekmektedir. Bu husus, özellikle Türkiye’nin orta ve uzun vadeli milli çıkarları açısından son derece önemlidir.
1 – Rusya, sınır komşuları (eski Sovyet ülkeleri) ile, Batılı diğer ülkelerle gerçekleştirilen serbest pazar ekonomisi şartlarına uygun enerji anlaşmaları gibi anlaşmalara hala sahip değildir. Sınır komşuları, Rusya ile enerji ilişkilerini Sovyet mentalitesine uygun bir şekilde sürdürülmeye çalışmaktadır. Sınır komşuları renkli devrimlerle, pazar ekonomisi ve demokrasiye giden yolda hızlı adımlar atmak isterken, diğer taraftan da, Sovyet mantığıyla enerji tedariğinde ısrarcıdırlar. Rusya’nın zaman zaman enerji fiyatlarında talep ettiği artışlar, batı tarafından sınır komşularını cezalandırılmakta olduğu şeklinde yorumlanmaktadır. Rusya sahip olduğu katı yönetim tarzı ve ülkedeki etnik grupların sayısının fazlalığı nedeniyle, sınırlarında, Rusya’nın politikaları ile dost yönetimler arayışındadır. Bir nevi batı ile arasında tampon devletler bulunmasının, otoriter rejimin devamlılığı açısından önemli olduğunu düşünmektedir.
2 – Rusya serbest pazar ekonomisine giden yolda hızlı adımlar attıkça, dış ekonomik ilişkileri geliştikçe ve özellikle, Dünya Ticaret Örgütü(DTÖ) müzakerelerinde, batı tarafından yurt içinde uygulanan enerji fiyatlarının düşüklüğü nedeniyle eleştirilmektedir. Bu politikanın bir anlamda ‘sübvansiyon’ olduğu vurgulanmaktadır. Rusya’dan yurt içerisinde endüstriye sağladığı enerji fiyatlarını artırması talep edilirken, Rusya’nın düşük fiyatlarla ihracat yaptığı sınır komşularından fiyat arttırması talebi yadırganmaktadır.
Türkiye
Türkiye’nin ciddi bir enerji politikası belirleyebilmesi arayışı yıllardan beri gündemimizdedir. Bu konu ayrıca, ekonomimiz ve dış politikamız açısından son derece önemli olmasına rağmen, Türkiye’nin odaklanma sorunu yaşadığı bir alandır. Milli bir enerji siyasetimizin hala tesis edilememiş olması, Türkiye’nin dış politikasına da tesir etmektedir.
Bilindiği üzere, Türkiye enerjide gereğinden fazla dışa bağımlı bir ülkedir.
1970’li yıllarda, yaşanan enerji darboğazının aşılması amacıyla, I. ve II. Milliyetçi Cephe iktidarının, milli bir enerji strateji oluşturma yolunda attığı ilk adım, Sovyetler Birliği’nin kapısını çalmak olmuştur. Hazırlık ve fizibilite çalışmaları 3 yıl süren ve Ecevit’in azınlık hükümeti döneminde (10 Temmuz 1979) imzalanan ancak, yürürlüğe konulamayan anlaşma ile Diyarbakır, Elazığ ve Malatya’da 8 milyar dolarlık yatırım öngörülmüştür. Nükleer enerji santralleri kurulmasını da olanaklı kılacak bu anlaşma, Cumhuriyet tarihimiz boyunca, Sovyetlerle imzalandığı halde yürürlüğe girmeyen tek Anlaşmadır.
1980’li yıllardaki enerji darboğazının aşılması amacıyla, her türlü siyasi risk göze alınarak, Sovyetlerden doğal gaz alım anlaşması yürürlüğe konulmuştur (6 milyar metreküp/yıl).
Keza, 1990’lı yıllardaki ihtiyacımız doğrultusunda, uzun yıllar süren müzakereler sonucu Batı 2 hattı olarak bilinen anlaşma da imzalanmıştır (8 milyar metreküp/yıl).
Daha sonra, 2000’li yıllar düşünülerek Mavi Akım projesi hayata geçirilmiştir (16 milyar metreküp/yıl). Bu gelişmelerin Demirel, Özal, Erbakan ve Yılmaz’ın yönetimde olduğu dönemde gerçekleşmesi dikkat çekici bir husustur.
2003 yılından itibaren enerjide Rusya’ya bağımlılık konusu kamuoyunda yoğun şekilde tartışılmış ve Rusya ile gerçekleştirilen Mavi Akım projesi sorgulanmıştır.
Son yıllarda, Türkiye enerjide milli kaynaklarını harekete geçirerek, dışa bağımlılığını azaltacak politikalar üretememiştir. Küresel ekonomide daha da önem kazanan enerji, ülkemiz ekonomisi açısından yeni ve büyük fırsatlar yaratırken, diğer taraftan da enerji ithalatına olan bağımlılığımızdan ötürü, maliyeti giderek artan bir girdi olma özelliğini korumaktadır.
Güney ve Doğu komşularımızın sahip olduğu muazzam enerji potansiyeline, enerji tedariğinde bir numaralı kaynağımız olan RF’nun potansiyeli ilave edildiğinde, dünya enerji rezervlerinin neredeyse % 70’ine komşu olduğumuz ortaya çıkmaktadır. Dünya enerji talebinde görülen artışa paralel olarak, enerjinin güvenliği ve sürekliliği açısından kaynak ülkelerle birlikte, geçiş ülkelerinin de önemi giderek artmaktadır. Bu açıdan, Türkiye’nin dünyanın en değerli arazi parçası üzerine yerleşmiş bir ülke olduğu söylenebilir.
Avrupa Birliği’ne katılım sürecindeki bir ülke olarak Türkiye, hukuki bağlarla bağlı olduğu dünyanın en büyük enerji pazarlarından birisi olan AB ile önemli bir tedarikçi olan Hazar Bölgesinin tam ortasında, öteden beri gündemde olan “köprü” özelliğini kapsamlı bir şekilde hayata geçirebilme şansını nihayet yakalamış bulunmaktadır. Sadece boru hatlarının geçtiği bir ülke değil, enerji ticareti yapan terminal ülke olabilme potansiyelimiz bulunmasına rağmen, son 2 ayda imzalanan uluslararası anlaşmalar ne yazık ki, bu büyük potansiyeli görmezden geldiğimiz anlamı taşımaktadır. Türkiye, enerjide oynayabileceği önemli rolleri bir tarafa bırakmıştır. Uzun yıllardan beri, ‘komşularla sıfır sorun, maksimum işbirliği’ politikası güttüğünü ifade eden Türkiye, bu politikanın gereğini bile hayata geçirememiştir. Avrupa Birliği’ne giden yolda, Hazar ülkeleriyle aramızdaki ilişkilerin kalitesi ülkemiz açısından önemli bir “derinlik” olabilecekken, bu dahi odaklanamamış bir dış politika stratejisiyle, heba edilebilmiştir.
Rusya ile imzalanan son anlaşmalardan bir bölümü, tarihimizde ilk kez kamu kuruluşlarımız ile değil de, özel sektör firmalarımızın ön planda olduğu anlaşmalar şeklinde imzalanmıştır. Bu konu bile, başlı başına enerjide hala Rusya’nın rolü ve önemini kavrayamadığımız anlamına gelmektedir. Türkiye doğudan batıya, kuzeyden güneye sadece boru hatlarının geçtiği bir ülke olarak tescil edilmiştir.
Oysa, Rusya’ya olan enerji bağımlılığı ve Türk – Rus ekonomik ve ticari ilşkilerinin ‘derinliği’ kullanılarak, Rusya’nın enerji açılımında Türkiye’ye bağımlı kılınması sağlanabilirdi. Milli menfaat yerine, bazı özel sektör aktörlerinin ön plana çıkması, büyük ölçüde Rusya’nın elini rahatlatmıştır.
Aydın Sezer
Bu Doküman http://www.sde.org.tr/haberler/223/rusya-enerji-politikasi-ve-turkiye-perspektifi.aspx sayfasından 06.12.2009 22:27:32 tarihinde oluşturulmuştur.