Karadeniz”de enerji işbirliği bağlamında sonun başlangıcı 2005 yılı Temmuz ayındaki Soçi zirvesine kadar uzanıyor.
Putin ile Erdoğan”ın baş başa gerçekleştirdikleri Soçi görüşmesi, ikinci Mavi Akım hattının doğuşunu müjdelemişti. 2 liderin baş başa hangi dilde konuştuklarını öğrenemedik ancak bu görüşme, Türk-Rus ilişkilerinde rekabetten ortaklığa giden yolda önemli bir aşamaydı. Rusya, başta gazı olmak üzere tüm enerjisini dışarıya çıkartmanın yol ve yöntemini ararken; Ukrayna”nın yerine güvenilir bir stratejik ortak olarak Türkiye”yi seçiyordu. Türkiye ise, enerjide önemli ölçüde bağımlı olduğu Rusya ile ortak projeler geliştirerek, Rusya”nın Türkiye”ye bağımlılığını daha da arttıracaktı. Türkiye ayrıca, Rusya”nın enerji işindeki profesyonelliği sayesinde para da kazanacak ve daha önemlisi, Orta Asya”daki Rus etkisini de kullanarak, Kafkaslarda ve Orta Asya”daki nüfuzunu güçlendirebilecekti. Enerji uzmanı Putin, Türkiye”ye bölgesel güç olma imkanını sunuyordu. Zira, artık rekabetten ortaklığa giden yolda beraber yürüyorduk, işte bu açıdan Soçi zirvesi bir dönüm noktasıydı.
Türk-Rus ilişkileri hep sabote edildi
Bu gelişmeye katkıda bulunan unsurlara ve süreçlere bakalım. Her sorunumuzun temelinde yer aldığına inandığımız “dış güçler”i ilk sıraya koyalım. Türkiye-Rusya yakınlaşmasından rahatsızlık duyan sözde müttefiklerimizin ellerinden gelen her türlü çabayı sarf ettiklerini belirtelim. Bu güçler, Menderes”in, Demirel”in, Özal”ın, Erbakan”ın ve Yılmaz”ın derinleştirmeye çalıştığı Türk-Rus ilişkilerini sabote etmek için yürüttükleri siyasetin aynısını Erdoğan döneminde de sergilediler. Siyasi iktidar/asker gerilimini yine aynı şekilde sahneye koydular. Türkiye”yi Irak kaynaklı sorunlara öncelik vermek zorunda bırakarak, Karadeniz”deki muazzam işbirliği potansiyelini ıskalattırdılar. Bu süreçte dış güçlere içeriden iki kesimden muazzam destek geldi. Enerji işinin projelendirilemesinden ve yönetilmesinden sorumlu olduğu halde, enerjisini boşa harcayan vizyon fakiri yöneticiler ile kendilerini enerji uzmanı olarak tanıtan genetik Rus düşmanlarının Karadeniz’de kaybettiklerimizden sorumlu olduklarını belirtelim. Bu kesimler, Türkiye”nin kendi enerji kaynaklarını harekete geçirmek için projeler üretmek yerine, Avrupa Birliği”nin Rus gazına olan bağımlılığını dert edinip, Rusya”yı bertaraf eden projelere öncelik verdiler. Üstelik Rusya”ya bağımlılığımız ortadayken, Rusya”yı karşımıza almak pahasına.
Türkiye çizmeyi mi aştı
Samsun-Ceyhan petrol hattının ele alınış biçimi ve Burgaz-Dedeağaç hattının inşaasına yol açan gelişmeler ve LukOil”i Türkiye”de rafineri kurma kararından vazgeçiren süreç de ne yazık ki medyada fazla yankı bulamadı. Bu gelişmeyi değerlendiren kimi çevreler, “Enerji Çarı Putin” türünden ucuz yaklaşımlarla, bu gelişmenin de Rusların ve Putin”in tercihi olduğunu öne sürdüler. Bu süreçte şu soruyu kendimize sormalıydık. Biz Türkiye olarak, petrole ve doğalgaza sahip olmadığımız halde, sadece coğrafi konumumuzdan ötürü büyük ümitlerle enerji ulaştırmasına soyunduğumuza göre, enerji sahiplerinin istek ve çıkarları doğrultusunda hareket ediyor muyuz? Yoksa, alternatifimizin olmadığını sanarak, Rusya”ya Samsun-Ceyhan boru hattı ve rafineri konusunda “dikte” mi verdik? Acaba neyimize güvendik? ENI”mize mi? Kısaca, Mavi Akım”dan sonra, bölge haritasına bakmak aklımıza gelseydi, Karadeniz’e kıyısı olan herhangi bir ülkenin enerji transit ülkesi olabileceğini kestirebilirdik. ENI”nin Rusya ile imzaladığı Bulgaristan”dan karaya çıkacak olan “Güney Akım” hattı da bizim için süpriz olmazdı.
Geçtiğimiz hafta yapılan Putin – Berluskoni zirvesinde Güney akım projesine yönelik kararlılık teyid edildi. Bu arada unutmadan belirtelim; Mavi Akım, Şubat 1999″dan beri Rus – İtalyan ortak yatırımıdır. Ödenen paranın yarısı, gazın yarısının sahibi olan İtalyanlara gitmektedir. Soçi”deki son Erdoğan – Putin ziravesinden de, II. Mavi akım projesinin hayata geçirilmesine yönelik kararın çıktığı söylentilerinin doğru olmasını dileyelim.
Not: Son paragraf hariç, yazı 06.30.2007 günlü Referans Gazetesi’nde yayımlanmıştır.