1980′li yıllarda Margaret Thatcher ile esmeye başlayan özelleştirme rüzgarları Özal’ın tüm gayretlerine rağmen, özelleştirmenin yabancı sermaye girişinde önemli ve anlamlı bir araç olduğu dönemde Türkiye’de de estirilemedi.
Aradan çeyrek yüzyıl geçtikten sonra, diğer bir ifadeyle “Atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra” neredeyse tüm tesislerimizi “babalar” gibi sattık. Küreselleşme olgusuyla birlikte uluslararası ekonomik düzende ortaya çıkan yeni kuralları ve yapıları tam anlamıyla kavrayamadan özelleştirme sürecimizi tamamladık. Küresel şirketlerin ve şirket birleşmeleriyle ortaya çıkan konsolide yapıların söz sahibi olduğu yeni düzende, sektörel öncelikler de değişmiş bulunuyor. Dahası biz, hangi sektörlerin neden “stratejik” olması gerektiğini de fark edemedik.
Kavram kargaşası ulusal çıkarlarımız için zararlı
Öte yandan, son yıllarda enerji fiyatlarının yüksek düzeyde seyretmesi sonucu çevremizdeki ülkelerin bir bölümünde oluşan sermaye birikimi, dışa açılma ve yatırıma dönüşme sürecinde Türkiye’yi üzerine konacak uygun bir mekan olarak görmeye başladı. Türkiye’nin bu süreçte öne çıkmasının temel nedeni, özelleştirme evrimini gerçekleştirmekte olan son ülke olmasının yanında, iş başındaki yönetimin tüm varlıkların ne pahasına olursa olsun satışı konusunda gösterdiği kararlı tutumdur. AK Parti iktidarı, özelleştirme karşıtlarını hala 80′lerde kalmakla suçluyor. 80′li yıllardaki karşı çıkışla, bugünkü karşı çıkış aynı kefeye konuluyor. Diğer taraftan, özelleştirme karşıtlığı ile sermayenin etnik kökenine karşı olmak da iç içe geçmiş durumda. Özelleştirmeye mi karşıyız yoksa, ilgili kuruluşumuzu satın alan sermayeye mi karşıyız tam olarak anlaşılamıyor. Aynı şekilde, bu bulanık tavır da ulusal çıkarlarımız açısından uygun düşmüyor. Bu durum ayrıca, küresel ekonomiye uyum sorunumuzun ciddi boyutlarda olduğunu ortaya koymaktadır. Bu açıdan, muhalefet partileri tutumlarını netleştirmelidirler.
Biz kaçtık, Kıbrıs ve ABD faydalandı
Türkiye, 1990′lı yıllarda sanki üzerine vazifeymiş gibi kara para konusunda birçok ülkeye örnek olabilecek düzeyde hassasiyet göstererek, mücadele sürecine girdi. O yıllarda, Rusya’dan ve diğer Bağımsız Devlet Topluluğu (BDT) ülkelerinden çıkan sermaye “konacak” uygun mekanlar ararken, biz bu parayı nasıl kovacağımızın hesaplarını yaptık. Oysa aynı süreçte Güney Kıbrıs, ABD ve bazı Avrupa ülkeleri BDT sermayesine konacak uygun zeminler hazırlamaktaydı. Biz hâlâ, bu ülkelerde enerji gelirleriyle elde edilen sermaye birikimiyle “kapitalist” yaratılması sürecini anlamamakta direniyoruz. Üstelik, bu sürecin neden şeffaf olmadığını da sorguluyoruz. BDT ülkelerinin kapitalizme giden yolda sadece 16 yılı geride bıraktıklarını unutmayalım. Bu ülkelerdeki sermaye sahibi herkesi zihnimizdeki “mafya” kurgusuyla algılama alışkanlığından vaz geçmeliyiz. Bu ülkelerin gerçeğini artık anlamak zorundayız. 16 yılda ancak bu kadar kapitalist olunabileceğine ikna olmamız gerekiyor. Ayrıca, Türkiye’de mi, yoksa bu ülkelerde mi daha “şeffaf bir iş ikliminin” bulunduğunu tartışırken de insaflı davranmamız gerekiyor. Bu açıdan Petkim özelleştirmesi ile ilgili eleştirilerde Kazak sermayesine yönelik tavrımızı ivedilikle gözden geçirmeliyiz.
Referans Gazetesi