Büyük 17 Aralık zaferinin üstünden yaklaşık dört ay geçti. Baş müzakereciyi henüz bulamadık. Bu kişinin bulunmasının sorun olacağını sanmıyorum. Siyasetçi kimliği, devlet tecrübesi, yabancı lisanı hatta espri kabiliyeti olan kişiler AKP’de mevcut, örnekler kabinede bile var.
AB yolunda yavaş kalındığı iddia ediliyor. Bu tartışmalar ister istemez AB yolunda takiyye olgusunu gündeme getiriyor. Ancak, bu olgunun sadece AKP iktidarı için geçerli olmadığını söyleyelim. Hasan Cemal aynı olguyu Ecevit’in başında olduğu hükümet için kaleme almıştı.
Yazılı ve görsel medyamızda yüzlerce AB uzmanı ve stratejist bulunmasına rağmen, düşünce ticareti yapanlar, nedense ülkemiz açısından AB yolundaki kritik dönemecin AB’nin genişleme süreciyle çakışması üzerinde durmuyorlar. Mayıs 2004’de genişleyen AB’de geçiş sürecinin sıkıntılarına veya yeni üyelerin sindirimi konusuna kafa yoran yok. Belki de bu tür çalışmaların para etmeyeceği biliniyor.
Son bir yılda Avusturya, Almanya ve Fransa’da genişleme karşıtlığının giderek yükselmesinin arkasında, sadece Türkiye’ye ve Türklere karşı duyulan hisler yok. Genişlemenin getirdiği yeni koşullar karşısında eski Avrupa’nın sıkıntıları var. Politik olarak AB’nin genişlemeyi henüz sindirebilmiş olduğunu söyleyemeyiz. Yeni ve eski Avrupa arasında giderek artan bölünme işaretlerinden de endişe duyuluyor.
Eski ve yeni Avrupa arasında ticaretin artmış olması ekonomik entegrasyon anlamında sorun olmadığı şeklinde algılanıyor. Maliyetlerin düşük olduğu doğu bloku ülkelerine doğrudan yabancı sermaye artışı da devam ediyor. Yakın geçmişte yeni Avrupa’da yapılan anketler, AB’ye yönelik desteğin arttığını gösteriyor. Yeni Avrupa ülkelerinde tam üyelikle birlikte reformlara da cesaretle devam edildiğini söyleyebiliriz. Dünya bankası Slovakya’yı 2004 yılında en hızlı reform uygulayıcısı olarak ilan etti. Litvanya da iş yapmayı kolaylaştıran ilk 20 ülke arasında yerini aldı.
Tahmin edildiği gibi, genişleme eski üyeler üzerinde de etki yarattı. Doğu Avrupa ülkelerinin küçük ekonomilerinin Almanya veya İtalya gibi büyük ekonomileri etkileyecek gücü olmasa da, genişlemenin eski Avrupa ülkelerindeki reformların yavaşlamasına neden olduğunu söyleyebiliriz. Vergiler konusu en önemli konu. Doğu bloku ülkeleri tam üyelikten önce kurumlar vergisi oranları zaten düşürmüştü. Slovakya ve Litvanya bu konuda daha da ileri gitti. Yeni Avrupa’nın vergi reformları eski Avrupa’da tepkiyle karşılanıyor. Avusturya kurumlar vergisi oranlarını % 34’den % 25’e, Almanya ise, % 25’den %19’a düşürmek zorunda kaldı. Iş gücü piyasasındaki değişimler de giderek önem kazanıyor. İşlerinin doğuya kaydığını gören Alman işciler, Siemens ve WW’de ücretlerin dondurulmasına rıza gösteriyorlar. Fransa’da haftalık 35 saat çalışma süresinde direnilmiyor. Genişlemiş Avrupa iş gücü piyasasında yükselen rekabete karşı eski ülkeler çalışma koşullarını gevşetiyor (1).
Birçok işçi genişlemiş Avrupa’daki işgücü piyasasında haksız bir rekabetinin olduğunu vurguluyor. Yeni üyeler ‘sosyal damping’ ve ‘düşük ücret rekabeti’ nedeniyle eleştiriliyor. Aslında Polanya da, Almanya gibi GDP’sinin büyük bölümünü sosyal güvenlik sistemine harcıyor. Çek ve Slovakya’da bordro üzerindeki vergiler AB averajının bile üstünde. Doğu – Batı ayrımı, AB bütçesi ve vergi politikalarında giderek keskinleşiyor. Bölünmüş bir Avrupa’da eski Avrupa yavaş büyüyen, reformlara karşı dirençli ve daha fazla korumacı olacak. Yeni Avrupa ise , daha Avrupacı ve politik olarak patlamaya hazır konumda (2).
Sindirim sorununun tamamen halledilmesi yılları alacak. Bu dönemde yaşanan sıkıntıların kalıcı olması durumunda, siyasiler ne derse desin, AB halkları Türkiye’nin tam üyeliğine biz sırf Müslüman olduğumuz için değil de, büyük lokmanın sindiriminin daha güç olacağını bildikleri için karşı çıkmaya devam edecekler.
Avusturya, Almanya ve Fransa’nın büyük bir çoğunluğu daha fazla genişlemeye karşı. Bu ülkelerdeki genişleme karşıtı politikacılar da bu temel üzerinde politika geliştiriyorlar. Doğu Avrupa ülkeleri ekonomilerinden daha büyük ve güçlü Türkiye, genç nüfusuyla büyük tehdit oluşturuyor. Bu nedenle bizim tam üyeliğimize karşı olan halklara bu açıdan hak! vermek gerekiyor.
Müzakere sürecimiz kadar önem arz eden bir diğer konunun da, AB entegrasyonunun eski ve yeni Avrupa ülkeleri bazında incelenerek gelişmeleri takip etmek olduğunu düşünüyorum. B planına ihtiyaç duymadan çıktığımız bu yolculukta hiç olmazsa, önümüzdeki yıllarda AB içi gelişmeleri takip ederek, yorumlayarak, dersler çıkartmalıyız. Hatta belki de, bu süreçte neden B planına ihtiyaç duymamız gerektiğini anlayacağız.
(1) (2) 41_barysch.html