(Centre for European Reform ; CER’in Aralık 2004 / Ocak 2005, bülteninde yer alan Katinka Barysch’ın makalesinin tercümesidir)
Bush’un tekrar başkan seçilmesi Avrupalıların ABD–Avrupa ilişkilerinin geleceği konusunda duydukları endişeyi devam ettiriyor. AB–Rusya ilişkilerinin de gerildiğini izlemekteyiz. Üstelik bu gerginliğin sadece Ukrayna seçimlerindeki Rusya’nın konumu nedeniyle olmadığını da belirtmek mümkün. Avrupalı diplomatlar AB’nin Çin’le ilişkileri konusunda gayet iyimser. Çinliler, Rusların ve Amerikalıların aksine AB’ye daha saygılı yaklaşıyorlar. Çinliler daha güçlü ve birleşik bir Avrupa’nın, ABD egemenliği karşısında çok kutuplu bir dünyanın yaratılmasına yardımcı olacağına inanıyorlar.
Çin’in bu pozitif yaklaşımına AB de iyi niyetle yaklaşarak stratejik ortaklık önerdi. Bu ortaklık sadece ekonomik alanda değil, siyasi ilişkilerin de bu temelde geliştirilmesini kapsıyor. Birçok AB üyesinin Çin’e yaklaşımı benzerlikler taşıyor, bu nedenle ortak bir politika geliştirmeleri olasılığı yüksek.
Çin – AB ekonomik ilişkileri oldukça güçlü. Çin’in AB’ye yönelik ihracatı 1990’dan beri % 820 oranında artmış durumda keza, AB’nin Çin’e yönelik ihracatı da % 600’lük artış kaydetti. Bu veriler AB’yi, Çin’in ticaretinde ABD ve Japonya’nın önüne geçiriyor. Avrupa sermayesi de Çin’de büyük çaplı yatırımlara devam ediyor.
Ekonomik ilişkilerin yanında siyasi ilişkiler de gelişiyor. Yıllık olarak yapılan AB – Çin zirvelerinin ajandaları gittikçe daha çok konuyu kapsıyor. Gündemde insan haklarından, gemiciliğe kadar çok farklı konular var. AB’nin Galileo projesinde Çin’in 230 milyon Euroluk payı söz konusu. Bu arada, 100.000 Çin’li öğrencinin Avrupa ülkelerinde okumakta olduğunu ve son yıllarda Avrupa’ya Çinli turist akımının da başladığını belirtebiliriz.
AB ve Çin, Amerikanın güç gösterisinden endişe duyuyor ve BM temelinde çok taraflılığı savunuyor ve dış politika amaçlarına ulaşmada güç yerine ikna yönteminin kullanılması gereği üzerinde duruyorlar. Her iki taraf da aslında enerjilerini global konulardan ziyade kendi iç meselelerine harcamak eğiliminde. Fakat, Orta Doğudaki gibi sorunların çözümünde pro – aktif olmaları gereğinin de bilincindeler. Zira, enerjiye olan bağımlılıkları bunu gerektiriyor.
AB ve Çin arasında gerçek anlamda stratejik ortaklık AB tarafında daha tutarlı olmayı gerektiriyor. Avrupanın Çin’e yönelik ortak politikası iki nedenle kırılganlığını koruyor. Birincisi; ABD’nin rolü. Washington Çin’i stratejik bir rakip olarak görüyor. Bir saldırı durumunda Tayvan’ı savunma konusunda kendisinin yükümlülük altında olduğunu biliyor. Bu nedenle AB’yi Çin’e silah satışı konusunda uyarıyor. Fransa ve Almanya 1989 Tiananmen katliamından sonra uygulanan silah ambargosunun kaldırılması taraftarı, ancak, Kuzey ülkeleri buna karşı çıkıyor. İngiltere ve diğer bazı üyeler ise, bu ambargonun kaldırılmasının Atlantiğin diğer tarafını kızdıracağından endişe duyuyor.
İkinci neden ise, ticari çıkarlar yüzünden Avrupalılar arasında yaşanan anlaşmazlık. Almanya, Fransa ve İngiltere’nin liderleri, kendi ülkelerinin firmalarının Çin’in büyük çaplı ihalelerinden pay alabilmeleri olasılığı nedeniyle, AB’nin Çine karşı üzerinde mutabakata varılmış pozisyonun oluşturulması gereğini hiçe sayıyorlar (Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu Kararları..) Aslında, Çin her zaman ticari ortaklarının seçiminde politik tercihlerinden ziyade ticari mantığını kullanmıştır. Diğer taraftan, pozisyonun net olarak belirlenmemiş olması Beijing karşısında AB’yi zayıflatıyor. Örneğin Komisyon, Çin’e DTÖ yükümlülüklerini yerine getirmesi karşılığında ‘pazar ekonomisi statüsü’ verilmesini bir havuç olarak öneriyor. Bu üç büyüklerin Çin konusunda AB Komisyonuna hak edilen desteği vermediğini söyleyebiliriz(tercüme; a.sezer).