Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

 

Acelesi vardı. Acilen devreye girmesi gerekiyordu. Bu nedenle, TBMM Enerji komisyonuna bile uğrayamadan geçti, gitti.

Görüşmelere ait Tutanaklar  TBMM web sayfasında  mevcut. Bu tutanakların  her vatandaşın  mutlaka okuması gereken çok önemli bir belge olduğunu düşünüyorum.
 
Medyada nükleer tartışmalarını  izlerken ve  Tutanakları okurken yıllar öncesine de gitmek gerekiyor. 12 yıl öncesine, Mavi Akım sürecine… Dikkat çekmek istediğim konu ‘enerji’  değil.  12 yıl öncesine ait  genel bir Türkiye değerlendirmesi. 12 yıl önce, TBMM’de ittifakla kabul edilen Mavi Akım Anlaşmasına karşı çıkanların ‘fikir ve düşünce özgürlüğünün ’ tadını nasıl  çıkarttıklarına dair.

Medyanın önemli kalemleri Mavi Akım’ı yerden yere vurup, köşelerinde tefrika yaparlardı.  Nazlı hanım, Taha ve Fehmi beyler, Zülfü Livaneli, Cengiz Çandar, Zeynep Göğüş, Fatih Altaylı, İsmet Berkan, Ferai Tınç ve şimdi ismini hatırlayamadığım diğerleri,
 
Kamu görevlisi olduğu halde aleyte beyanat vermekte sakınca görmeyen ‘uluslararası enerji politikaları uzmanları’,
 
Prof. Dr. Orhan Güvenen gibi müstesna bilim adamları ve  sırf işin içinde Rusya’nın adı var diye başımıza enerji uzmanı da kesilen Şükrü Elekdağ gibi politikacılar  nedense sessiz kalmayı tercih ettiler.  Onlardan, özellikle bu anlaşmanın içeriği hakkında  da yazmalarını, konuşmalarını beklerdim. Yazmadıklarına göre, yapılan işin doğru olduğunu düşünüyorlar demek ki…

Ben her zaman Rusya ile işbirliğinin daha da geliştirilmesinden yana olmuşumdur.  Nükleer enerjiye de karşı değilim.  Sırf AKP yaptı diye de karşı çıkmıyorum. Ama bu Anlaşmanın içeriğini incelediğimde,  insan vicdanının  kaldırmakta güçlük çekeceği sistematik bir modelleme olduğunu görüyorum. Böyle bir anlaşmayı imzalayıp, TBMM’den rüzgar gibi geçirtenleri cesaretlerinden ötürü kutlamak gerektiğini de düşünüyorum.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) dışında  değerlendirme yapanlar tek tük, kıyıda köşede kalmış ve sesleri çıkmadı.
 
Mühendis olmadığım ve dünya görüşlerinin bir bölümüne katılmadığım halde, çalışmalarını izleyerek çok şey öğrendiğim, sırf  ’hep muhalif ‘ kimliğinden ötürü de büyük sempati duyduğum TMMOB’a bir vatandaş olarak çabalarından dolayı teşekkür etmek gerekiyor; ben teşekkür ediyorum.
 
Acaba diyorum, 12 Eylül’de yapılacak halk oylaması daha önce yapılmış olsaydı, Türkiye’ye daha fazla demokrasi gelmiş olacağından, bu ‘özel’ anlaşmaya karşı sesler daha mı gür çıkardı?
 
Aradan geçen 12 yılda, Türkiye’deki demokrasi geriye mi gitti acaba?

Sonunda bu da oldu. Suriye’den diplomasi dersleri almaya başladık.

Davutoğlu’nun komşularla sıfır sorun, maksimum işbirliği ilkesine dayalı ilkesiz dış politika anlayışına yönelik en ciddi yorum Suriye’den geldi. Esad diyor ki;  Türkiye – İsrail ilişkilerinin düzelmemesi halinde, Türkiye’nin bölgesel anlaşmazlıklarda rol alabilmesi mümkün olmayacak.  Bu durum bölgedeki barış umutlarını azaltıp, savaş ihtimalini güçlendirecek.’

Ne kadar isabetli bir değerlendirme. 40 yıl düşünsem, Suriye’den dış politika konusunda eleştiri alacağımız aklıma gelmezdi. Esad devam ediyor;  ”Eğer, Türkiye ile İsrail arasındaki ilişki yenilenmezse, Türkiye için bölgesel anlaşmalarda rol almak çok zor olacak.”

Esad ayrıca, İsrail-Türkiye gerginliğinin bölgeye zarar verdiğini de söyledi.

Allahtan,  Esad, bölgedeki gerginliğin nedeni olarak, İsrail’in Mavi Marmara baskınındaki gibi tavırlarını gösterdi. Eğer İsrail’i suçlamasaydı, bizim açımızdan çok daha vahim bir durum ortaya çıkacaktı. Bence, Türkiye ile İsrail arasındaki gerginlikte, Suriye arabulucu olmalı. Esad, durumu sağduyuyla değerlendirebildiğine göre, başarılı bir arabulucu da olabilir. Malum, Davutoğlu’nun geçen hafta yaptığı gizli arabuluculuk girişimi başarılı olamadı.

Davutoğlu’nun önceki gün, son derece sert bir üslupla ve insani vasıflarını ön plana çıkartarak, pardon, daha doğrusu tehdit ederek, İsrail’in bizden özür dilemesini talep etmesi, diplomasi tarihine örneği çok nadir görünen bir tavır olarak geçti. Davutoğlu’nun bu konudaki beyanını dinlediğimde, O’nun Boğaziçi Üniversitesinde değil de, albay Kaddafi tipi diplomasi ekolünün hakim olduğu bir Üniversitede yetişmiş olabileceğini düşündüm. Bu nedenle, Boğaziçi Üniversitesi hakkındaki olumlu önyargılarımı da gözden geçirmem gereği ortaya çıktı.

…….

Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığımıza yeni bir yerleşkes arayışında olduğu yönünde bir başka haber de medyaya düştü.  Demek ki, son yıllarda başarıdan başarıya koşan Bakanlığımız, ‘yeri dar’ olduğu için daha aktif olamıyor.

Davutoğlu gibi bir teorisyenin, mekan genişletilmesi gibi konvansiyonel bir arayış yerine, diğer ülkelere de örnek olabilecek bir vizyonla Bakanlık mensuplarının bazılarını  (monşer ve monşer olma katsayısı yüksek olanları) ‘home ofis’ düzenine geçirmesi daha uygun olmaz mı? Bu sayede, ilk aşamada fiziki mekan ihtiyacı ortadan kalkar. Bu stratejinin ikinci aşamasında ise, Bakanlık lağvedilerek ,  bir network üzerinden, ‘mobil’ timlerin yeryüzündeki olaylara daha süratli bir şekilde müdahalesi sağlanabilir.  Sayın bakanın sanal görüntüsü ile aynı anda, hem Orta Doğu yeniden şekillendirilebilir  hem de Balkanlardaki etkinliğimiz arttırılabilir. Davutoğlu’nun kendi ifadesiyle, beş para etmez Birleşmiş Milletler’de oturum yönetirken, aynı anda, Azerbaycan – Ermenistan gerginliğinde tarafsız bir dış politika izlenmesi yönünde girişimlerde bulunulabilir.   Zaten komşularla sıfır sorun stratejisi bunu gerektirir.  Komşular arasında mutlak tarafsız kalınmalıdır ki, her iki komşuyla sıfır sorunumuz oldun.

Ne yazık ki iki tane Davutoğlu yok. Türkiye’nin en büyük talihsizliği bu. Gelecek kuşaklara miras bırakabileceğimiz bir derin dış politika geleneğinin oluşumu sürecinde, sayın bakanı dikkatlice izleyerek anlamaya çalışmalı ve idareli kullanmamız gerekiyor.

Elinde çantasıyla ülke ülke dolaşarak ‘arabuluculuk’ hizmeti pazarlayan Sayın Davutoğlu, bu defa da İsrail ile Türkiye arasında arabuluculuğa soyundu.

AKP’den önce, ‘yurtta sulh, cihanda sulh’ temel değeri üzerine oturtulmuş Türk dış politikası yerine, ‘komşularla sıfır sorun, maksimum işbirliği’ olarak isimlendirilen ancak, komşularla daha çok sorun yaratmaya yol açan bir politika ile, Türkiye’yi bölgede potansiyel kriz kaynağı haline getiren Davutoğlu, hızını alamayarak,  Türkiye ile İsrail arasında da arabuluculuk yapmaya kalktı. Dışişleri Bakanlığı gibi köklü bir gelene sahip bir kurumda, İsrail ile Türkiye arasındaki krizin taraflarından birisinin Türkiye olduğunu hatırlatacak kimse kalmadı galiba.

Davutoğlu’nun İsrailli bakanla yaptığı görüşmeyi Türk tarafının istediği belirtiliyor. Dikleşmeden dik durmayı ilke edinen bir dış politikanın mimarı Davutoğlu, acaba bu görüşmeye neden ihtiyaç duydu? İsrail ile ilişkiler hakkında içeride,  kamuoyuna esip gürleyenler,  neden temas etme zorunda hissettiler kendilerini? Yoksa, Davutoğlu bu görüşmeyi kotaran bir ‘Türk Figürü’nün  etkisinde mi kaldı acaba ?

Galiba, bu temas Obama ile yapılan görüşmesinden sonra Türkiye’ye bir ev ödevi olarak verildi.

Sayın Mensur Akgün’e şimdi sormak gerekiyor. Türkiye’nin dünya sahnesindeki özgül ağırlığı artıyor mu, azalıyor mu? Sayın Akgün bir yazısında şöyle yazmıştı.  “Bir zamanlar sadece sorunlarla anılan bir ülke artık çözümlerle anılır oldu. Son dönemde izlenen cesur siyaset sayesinde Türkiye’nin dünya sahnesindeki özgül ağırlığı ciddi bir şekilde arttı. Lübnan, Filistin, Gürcistan denince çözüm üreten ülkelerin başında Türkiye geliyor.”

ODTÜ’de uluslararası ilişkiler dersleri veren İhsan Dağı, “Dört yanımızın düşmanlarla çevrili olduğu iddialarıyla ancak militarizmin değirmenine su taşınır. Bu söylemi terk etmeden ne komşularımızla sağlıklı ilişkiler kurulabilir ne de korkulardan ve düşmanlıklardan beslenen militarizmin üstesinden gelinebilir.” derken tam olarak neyi kasdediyordu acaba? Tanrıya şükürler olsun ki, İhsan Dağı’dan önce o bölümden önce mezun olmuşum.

Cengiz Çandar, Davutoğlu için “hem iyi bir stratejist, hem de değerli bir taktisyen” ifadesini kullanmıştı. Umarım aynı görüşünü hala muhafaza ediyordur.

Davutoğlu’nun geliştirdiğini zannettiği dış politikanın kavramsal çerçevesinin gerçekçiliği olmadığını defalarca belirttim. Davutoğlu, ‘Stratejik Derinlik’ isimli sadece kendisine başucu kitabı olabilen kitabında şu cümleleri kullanıyor: “Bir ülkenin stratejisini sadece tek eksenli bir dış tehdide göre tanımlamak ufuksuzluk, iç tehdide göre tanımlamak ise stratejik dış rakiplere koz ve kaynak sağlayan bir zaaftır.” İşte bu cümlelerle, Türk dış politikasının hangi temelde yürütülmesi gerektiğini özetleyen Davutoğlu, ne yazık ki,  komşularla sıfır sorun ve Amerikan dostluğunun bir arada yürütülmesinin mümkün olamayacağını tahmin edemiyor.

Bize, 30 sene önce ODTÜ’de dış politikada ‘realizm ve idealizm’ anlatıldığı için, sizin geliştirdiğiniz stratejiler bizi değil ancak, ideolojik yandaşlarınızı ikna edebilir, sayın Davutoğlu.

Yıl 201?

Yüce divan yargılamaları olanca hızıyla devam ediyor. Çok sayıda bakan yargılanıyor. Başbakan da yargılanıyor. Benim ilgimi en çok çeken Dışişleri eski Bakanı Davutoğlu’nun davaları. Hani şu meşhur, ‘komşularla sıfır, sorun maksimum işbirliği’ diye diye ülkeyi komşularıyla savaşın eşiğine getiren daima sempatik adam.
Hakkındaki suçlamalardan birincisi çok garip. Suriye ile vizenin kaldırılmasından yargılıyorlar. Oysa, biz vize kalkıyor diye törenler yapmıştık. Bu törenlerin mimarı bir bakana böyle suç isnad edilebilir mi? İddianamede şunlar yer alıyor. ‘Vizenin kalkmasıyla PKK trafiğinin Suriye üzerinden yoğunlaştığından bahsedilerek, istatistikî bilgilere yer veriliyor. Ayrıca, Suriye mafyasının isteyene bir saat içerisinde pasaport temin edebildiği gerçeği vurgulanarak, özellikle mülteciler konusunda kötü bir şöhreti olan Suriye’den gelenlere gereken özenin gösterilmediği ortaya konuluyor. Suriye’nin, özellikle, kadın ve çocuk trafiğindeki stratejik öneminin tüm dünya tarafından bilinmesine rağmen Türk Dışişlerinin vizenin kaldırılması konusunda aceleci davrandığına vurgu yapılarak, bu konudaki siyasi sorumluluğun Bakanlıkta değil bakan da olduğuna dair kanun maddeleri sıralanıyor. Hatta, 2010 yılında İskenderun’da düzenlenen ve 7 denizcimizin şehit olduğu saldırının da Suriyeli PKK teröristlerince gerçekleştirildiği iddia ediliyor.’ Allahım, ne korkunç bir suçlama bu… İnşallah yargılama eski Bakan lehine sonuçlanır.
İkinci iddia daha da vahim. Belki hatırlarsınız, hani Mavi Marmara gemisinde kaybettiğimiz Ak-tivistler vardı ya, işte o olaydan bile Davutoğlu’nu sorumlu tutuyorlar. Savcı diyor ki, ‘Türk vatandaşları her ne kadar kendi özgür iradeleriyle gemiye binmiş olsalar dahi, İsrail’in uyguladığı devlet terörünü en iyi bilmesi gereken Dışişleri Bakanı, diplomatik bir gezi kisvesi altında turistik gezide bulunduğu bir esnada, Türk vatandaşlarının ölümüne sebebiyet vermiştir. Ayrıca’ Türkiye’nin onurunun kırılmasına, T.C’nin dünyadaki saygınlığının azalmasına neden olmaktan ve bu olayı iç politika malzemesi olarak kullanıp, birlik ve beraberliğe en çok muhtaç duyulan bir anda, halkı galeyana getirerek, dinimizce de günah sayılan fiilleri överek bir başka millet ve din üzerinde düşmanca tutum sergilemeye yol açmaktan… diye uzayıp gidiyor iddianame…
Savcı daha da ileri gidiyor. Davutoğlu’nu Türkiye’nin Ahmedi Nejat’ı olarak tanımlayarak Türk dış politikasının radikal İslam çağrışımı yapan unsurlarla bezendirildiğine vurgu yapıyor. Ayrıca, Atatürk’ün ‘yurtta sulh, cihanda sulh’ temel değeri (core value) üzerine inşa edilen Türk dış politikasının, komşularla sıfır sorun temel değeri üzerinde yeniden inşa edilerek, vizyonumuzun dar bir alana hapsedilmesinin de sorgulanmasının gereği üzerinde duruluyor. Türkiye evrensel bir konumdan, global bir konumdan, bölgesel bir konuma çekilerek çıkarları tahrip edilmiştir, deniyor.
Eski Başbakan Erdoğan hakkındaki onca ağır suçlamadan sadece bir tanesine dikkat çekmek istiyorum. Savcı, bunca ağır suçlama arasından ön plana çıkarttığı bu değerlendirmesinde, hayvan sevgisi temelinde adeta ‘ders’ veriyor. ‘Başbakan, 2010 yılı Haziran ayında yaptığı bir konuşmada, köpeklere Arap isminin verilmesini ırkçılıkla eş tutarak, Arap milletinin aşağılandığını iddia ediyor.’ Oysa, Türk milleti genellikle köpeğine en çok sevdiği, değer verdiği şeylerin isimlerini vererek, içerisindeki hayvan sevgisini bu şekilde ortaya koymaktadır. Bu nedenle, köpeğine Arap isminin verilmesi olsa olsa Araplara karşı duyulan sevginin bir tezahürüdür. Ancak, ben şahsen Milletimizin bu duyguyla da köpeklerine Arap ismini verdiğini düşünmüyorum. Zira, Milletimiz öteden beri, rengi siyah olan her şeyi, Arap’lara mal etmektedir. Dahası siyah renkli deriye sahip insanlarla, Araplar arasında bir ayırım yapılması gereğinin idraki içerisinde bile değildir. Bu nedenle, durup dururken sayın Başbakanın ‘köpekler’ ve ‘Araplar’ kelimelerini aynı cümle içerisinde kullanarak, Allahın yarattığı canlılar üzerinden siyaset yapmakta olduğunu belirtmemiz gerekiyor (Arap sıfatı çok siyah anlamında kullanılır. ‘’Arap gibi ‘’denilir).
Böylesine hafif ifadelerle kaleme alınan bu iddianame nedeniyle, sayın savcı hakkında yazmış olduğum eleştirilere sayın savcıdan gelen yanıt çok ilginçti. Paylaşayım; Savcı diyor ki, ‘AKP dönemindeki olumsuz icraatların ciddiyeti ancak, bu şekildeki ifadelerle kamuoyuna mal edilebiliyor. Halkımız, bu tip bir ifade tarzı ile davaların önemi ve ciddiyetini daha çabuk kavrıyor. Zaten Ergenekon sürecinde de izlenen yöntem buydu. İşin garibi, Ergenekon sürecinde sadece sokaktaki adam değil, ülkenin Prof. ünvanlı aydınları bile yazdıklarımızın etkisi altında kalmıştı…
Ne diyeyim?
Neyse, bu kötü rüyadan uyandığıma sevindim. OHHH çok şükür sadece bir kabusmuş!…

 

İsrail’in başta Gazze olmak üzere, işgal edilmiş Filistin topraklarındaki siyasetini eleştirmek ayrı bir meseledir, İsrail ile ilişkilerin karşılıklı saygı ve güvene dayanarak sürdürülmesini sağlamak ayrı bir meseledir. AKP, bu dengeyi tamamen yitirmiştir.

İsrail ile ilişkiler konusunda, başta Başbakan Erdoğan ve Davutoğlu olmak üzere izlenen siyaset, ülkemizin Orta Doğu’da oynamaya aday olduğu ve oynayabileceği yapıcı role gölge düşürmektedir.
 
Kısa süre önce İsrail ile yaşanan ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Ayalon’un Tel Aviv Büyükelçimizi kabulü sırasında baş gösteren diplomatik nezaketsizlik krizi, olması gerektiği diplomatik yollarla  çözülmüştür.
 
İsrail tarafı Türkiye’den yazılı olarak açıkça özür dilemiş ve Türk Milletine de saygılarını iletmiştir. Bu kriz sırasında Türk Devleti bundan önceki bazı benzer nahoş hadiselerde olduğu gibi, bu defa da köklü diplomasi geleneğinin öğrettiği şekilde ve saygın
devlet olmanın icaplarınca hareket etmiştir. Sorunun bu şekilde hallinde Hükümetin, basınımızın, muhalefetimizin ve kamuoyumuzun aynı hassasiyeti sergilemesi memnuniyet verici bir tablo sergilemiştir. Hariciyemizin sağlam geleneğinin yaşadığını da bir kere daha gözler önüne sermiştir.
 
İsrail ile ilişkilere daha uzun vadeli bir perspektifte ve Türkiye’nin yüksek çıkarları açısından bakmakta yarar vardır. Türkiye, sadece bir Orta Doğu ülkesi değildir; aynı zamanda Orta Doğu’daki güçlü bir Batılı ülkedir. Türkiye’nin Orta Doğu’daki gücü, itibarı ve tesiri, hem bu coğrafyada birlikte yaşanmış uzun bir tarihi mirastan, hem de AB yolunda yürüyen, köklü bir NATO üyesi, bölgenin nadir demokrasilerinden biri olması gibi unsurlardan kaynaklanmaktadır.
 
Türkiye’nin çıkarları Orta Doğu’da kalıcı, âdil, yaşanabilir, vicdanî ve demokratik bir barış ve işbirliği ortamının kurulmasından geçmektedir. Orta Doğu sorunu çözülmez ise bu bölge bırakın 21.yüzyıla kavuşmayı, daha 19.yüzyıldan kendisini kurtaramayacaktır.
 
Zira, bu sorun Osmanlının tasfiye edilmesi sürecinin yanlışlığından kaynaklanmıştır. Dolayısıyla, bu sorunun çözümünde Türkiye’ye özel bir manevi sorumluluk da düşmektedir.
 
Türkiye, eğer bu sorunun çözümünde arabulucu olacak ise sorunun bütün taraflarıyla yakın ve yoğun münasebet içinde olacaktır. Türkiye’nin kardeşleri olan Arap alemiyle yakın dostluğu doğal, manevi ve tarihi bir zorunluluktur. Türkiye’nin kuruluşundan
itibaren İsrail ile kurduğu ilişkiler de tarihi, manevi ve jeopolitik bir gerektir.

Dolayısıyla, gerek jeopolitik gerçeklik, gerek tarihi sorumluluk ve gerekse mevcut küresel siyasetin bir gereği olarak Türkiye, Orta Doğu’da taraflar arasında adil, tarafsız ve itibarlı bir arabulucu olmak zorundadır. Oysa, AKP döneminde Türkiye, bu özelliğini tamamen yitirmiştir. Nitekim gelinen noktada, Suriye devlet başkanı Beşar Esad bu gidişle Türkiye ile İsrail arasında arabuluculuğa soyunacaktır.

 
Son krize gelinirken yaşanan süreci göz önünde bulundurduğumuzda sormamız gereken soru, İsrail ile ilişkilerimizi imha edip etmeyeceğimiz ve bunun ne denli isabetli olup olmayacağıdır.
 
İsrail’in Filistin meselesindeki tutumunu gerektiği zamanlarda geçmiş ve mevcut hükümetler daima eleştirmiş ve zaman zaman da keskin tavırlar almışlardır. 1979’da zamanın Demirel Hükümeti tarafından ilişkilerimiz en düşük seviyeye kadar indirilmiştir.
 
Soğuk Savaş’ın bitmesinden sonra ise, Orta Doğu’da barış için yeni bir fırsat yakalanmış, Türkiye de İsrail ile ilişkilerini en üst seviyeye yükseltmiştir. Bu ilişkilerin sağlam, karşılıklı güvene dayanan bir zeminde yürümesi, bütün Orta Doğu halklarının menfaatinedir, zira Türkiye bu bölgenin tüm halklarının dostu, kardeşidir. Dolayısıyla, İsrail’in başta Gazze olmak üzere, işgal edilmiş Filistin topraklarındaki siyasetini eleştirmek ayrı bir meseledir, İsrail ile ilişkilerin karşılıklı saygı ve güvene dayanarak sürdürülmesini sağlamak ayrı bir meseledir. AKP bu dengeyi tamamen yitirmiştir.
 
Hedef, Orta Doğu’da kalıcı barışa yapıcı katkıda bulunabilmektir. Eğer Türkiye, taraflar arasında tüm bölgede arabulucu rolü oynayacak ise, Türkiye’yi yönetenler günlük, kısa vadeli ve hissi tepkileri azamide tutarak sokağın, kamuoyunun radikalleşmesine ve aklı selimi kaybetmesine engel olabilmelidir. Devletler arasında gerginlikler olabilir. Ama önemli olan halklar arasında düşmanlık doğurmamak ve birbirlerine karşı husumet beslemelerine engel olmaktır. AKP’nin tetiklediği ve halkları birbirleriyle karşı karşıya getiren ve kalıcı husumetleri besleyen dış siyaset yanlıştır, tehlikelidir.
 
Öte yandan Türkiye’nin Orta Doğu Barış Sürecinde yapıcı bir rol oynayabilmesinin bir şartı nasıl ki İsrail ile Filistin’in güvenini kazanmış bir ülke olması ise, bir diğer şartı da Filistin’deki siyasi iktidarın iki unsurunu teşkil eden Fatah ve Hamas ile benzer nitelikte bir ilişki geliştirmesidir. Oysa ki iktidar partisi içinden kaynaklanan eğilimlerin Türk dış politikasına hâkim olması neticesinde, ibre tamamen Hamas’a kaymıştır. Bu da Orta Doğu Barış Sürecinin başarıyla tamamlanması bakımından en kritik faktörlerden biri olan Filistin içi uzlaşmazlıkların aşılmasında Türkiye’yi sahne dışına itmektedir (Kaynak; Stratejik Derinliğe Düşen Türk Dış Politikası) 

Daha önce yazdığı kitapların tamamını sonuna kadar okuyamama rağmen, Hasan Cemal’in yeni kitabını da satın aldım. Kitabın arka kapağını okur okumaz, eğlenceli bir kitap olacağını düşündüm. Zira, arka kapakta aynen şunlar yazılı… 

 ‘Hasan Cemal, “asker düşmanı” değil, askerin siyasete karışmasına karşı, askerin Batı demokrasilerinde olduğu gibi sivil otoriteye tabi olmasından yana. Uzun yıllardır Hasan Cemal’in derdi bu, yani askerin elini siyasetten çekmesi, Avrupa’da, Amerika’da olduğu gibi…’

Hasan Cemal’in ‘derdi’ aslında dert edilecek bir şey değil. O da her Türk vatandaşı gibi, en azından benim gibi, Türkiye’de de, Batı tipi demokrasi alt yapısının yerleşmesini istiyormuş.  

Diyor ki : ‘Ey Asker, Sen Siyasete Karışma!’

Bu, maalesef Hasan Cemal’in sandığı gibi,  emir komuta zinciri içerisinde olmuyor. Talimatla askeri kışlada tutup, biz demokrasicilik oynayacağız denilemiyor. Hasan Cemal, batı tipi demokrasi istemek yerine, Mülkiye’de okuduğu kitapları tekrar gözden geçirse, bu derdinin çaresini bulacak. Batı ile Türkiye arasındaki fark sadece demokrasinin kalitesiyle ilgili değil ki… Hasan Cemal’deki demokrasi algısı nesnel temeller üzerine oturmadığından, O da bu milli gelirle, Batı tipi demokrasinin yakalanabileceğini zannediyor. Ya da Türkiye’de demokrasi olmadığı için zenginleşemediğimizi düşünüyor.

Kitabın 17. Sayfasında HASAN CEMAL, Türkiye’nin birçok sorunundan bahsediyor ve sorunları sıralıyor…

‘Kürt sorunu, din ve laiklik sorunu, Alevi sorunu, başörtüsü-türban sorunu, Ermeni meselesi, tarihle yüzleşme sorunu, sosyal adalet meselesi, Kıbrıs ve yargı hukuk devleti sorunu…’

Hasan Cemal ekonomik temelli fakirlik ve işsizlik sorununu ‘sorun’ olarak görmüyor anlaşılan. Saydığı  sorunların çoğunun Hasan Cemal ve takım arkadaşları tarafından yaratıldığının farkında bile değil.

Hasan Cemal’in şunu düşünmesi gerekir ;

Dünya’da, Türkiye’deki kadar kişi başına düşen milli gelire sahip olduğu halde, bizden daha gelişmiş demokrasi alt yapısına sahip bir ülke var mıdır?   Ya da İslam ülkeleri arasında en ileri demokrasi alt yapısı hangi ülkededir?

Ey, Hasan Cemal !

Sahip olduğunuz çarpık demokrasi anlayışı çoktan terk edildi. Türkiye’de sandığınız gibi bir demokrasi anlayışı olsaydı, ne Siz böyle kitaplar yazabilirdiniz, ne de AKP iktidar olabilirdi…  

Bu kitap, daha birinci bölüme ulaşamadan, 45 sayfa okuduktan sonra bıraktığım bir kitap oldu. Arka kapakta yazılan, ‘Kalın olduğuna bakmayın, kolay okunuyor, Hasan Cemal’in her kitabı gibi…’’ ifadesi gerçekten doğru olmasına rağmen, okumaya devam edemedim. Evet, Hasan Cemal’in her kitabı gibi, bu da kolay okunuyor ama ben, bu kadar kalın bir magazin kitabı okumayı sevmem ki… 

Ey Hasan Cemal, AKP’nin dik duruşundan gurur duymaya devam ediniz, demokrasi geliyor zannediniz. Gelecek demokrasinin tipi üzerinde tartışmalarınız sürsün;  Danimarka tipi mi olsun, Fransız tipi mi?

Türkiye’nin demokratikleşme sorunu ile küreselleşme birlikte ele alındığında, nelerin nasıl değiştiği daha iyi anlaşılacak. Örnek alınan batı demokrasisinin, Irak’ı nasıl demokratikleştirdiği daha iyi görülecek.

Yoksa, ABD’de de asker demokrasisi mi var?

Modernitenin en kısa tanımı; dışsal bir otoriteye ihtiyaç duymadan toplumun kendisini yeniden üretebilmesidir. Kaybettiğimiz madencilerin arkasından yapılan yorumlar ve kader meselesi bu çerçevede değerlendirilirse, sanırım Türkiye’ye gelmesi gereken demokrasinin tipi konusunda da bir derdimiz kalmayacak.

AKP tarafından hazırlanan Anayasa değişikliklerine ilişkin paketi incelediğimde ilk fark ettiğim şey, 12 Eylül askeri darbesi ürünü Anayasa’ya fazla haksızlık ettiğimiz oldu.  AKP gibi, hızlı demokrat  bir partinin taslağı böyle mi olmalıydı?

Ne dokunulmazlıklara ne de seçim barajına ilişkin bir öneri yok. Oysa, bu iki konuda adım atılmaksızın 7/24 demokrasi ortamının tesisi mümkün olmayacak.

Teklif edilen değişiklikler, bize aslında AKP’nin de 7/24 emokrasi heveslisi olmadığını gösteriyor.

‘Dağ fare doğurdu’ diyebiliriz. Ağırlıklı olarak hukuk sistemine yönelik değişiklikler, muhalafetin söyleminde haklı olduğunu ;  AKP’nin aslında kendi hukuk düzenini kurma  amacı taşıdığını gösteriyor.

Eğer bu değişiklik teklifi Meclis’ten geçirilip halk oyuna sunulursa, acaba Türkiye daha demokratik bir ortama mı yelken açar, yoksa gerginliğin tavan yaptığı bir başka boyuta mı geçeriz?  Bu soruya yanıt vermek güç olmakla birlikte, diyelim ki oylama yapıldı ve şöyle sonuçlar elde edildi..

1 – % 51 Evet, % 49 Hayır veya tam tersi,

2-  % 60 Evet, % 40 Hayır  veya tam tersi

Sanırım, Siz de benim gibi düşünüyor ve  Anayasa değişikliğinin en fazla % 60 ile kabul veya red edileceğini öngörüyorsunuz. O halde sormak gerekiyor; toplumun % 40 tarafından kabul veya red edilen bir Anayasa ile siyasi tansiyon düşürülebilir mi ? Türkiye normalleşir mi ?  Bu sayede, asıl sorunumuz olan fakirlikle savaş konusuna odaklanabilir  miyiz ? Eğitim ve sağlıkla ilgili sorunlarımızı çözebilir miyiz?

İşte bu sorulara yanıt ararken, dünyanın en demokrat  2 kişisinden birisi olan Ahmet Altan’ın 9 Mart günü yazmış olduğu köşe  yazısını tekrar okumamız gerektiğini düşündüm. Arşivlik bu yazıyı aynen aşağıda aktarıyorum.

‘‘İmparatorluk ve insan

Osmanlı İmparatorluğu kurulduğunda Elazığ köylüleri nerede oturuyordu?

Kerpiç evlerde.

Birinci Meşrutiyet ilan edildiğinde nerede oturuyorlardı?

Kerpiç evlerde.

İkinci Meşrutiyet’te?

Kerpiç evlerde.

Saltanat kaldırıldığında?

Kerpiç evlerde.

Hilafet kaldırıldığında?

Kerpiç evlerde.

Cumhuriyet ilan edildiğinde?

Kerpiç evlerde.

Şapka devrimi yapıldığında?

Kerpiç evlerde.

1960, 1971, 1980 darbeleri yapıldığında?

Kerpiç evlerde.

28 Şubat darbesinde?

Kerpiç evlerde.

Şimdi nerede oturuyorlar?

Kerpiç evlerde.

1299’dan bu yana yaşanan onca olayın, savaşın, darbenin, gelişmenin Doğu ve Güneydoğu köylerine ne faydası oldu peki?

Hiç.

Hâlâ kerpiç evlerde yaşıyorlar, hâlâ kerpiç evlerde ölüyorlar.

O imparatorluk, hilafet, meşrutiyet, cumhuriyet, laiklik, darbeler, savaşlar, cinayetler kimin içindi?

Belli ki oralardaki köylüler için değildi.

Yapılan hiçbir değişiklik, o köylülerin hayatını da ölümünü de değiştirmedi.

Niye yaptık peki biz onca şeyi, kimin için yaptık?

O köylerde yaşamayanlar için.

Yapmasaydık o köylüler için ne değişecekti?

Hiçbir şey.

Bugün yeryüzünün hiçbir doğru dürüst ülkesinde insanlar 6 ölçeğindeki bir depremde ölmezler.

Burada niye ölüyorlar peki?

Cihan imparatorlukları kurmuşuz, cumhuriyetler ilan etmişiz, Atatürk’ün ilke ve inkılâplarını kabul etmişiz, şapka giymişiz, darbe yapmışız, çağdaş olmuşuz ama köylüler kerpiç evlerde sabah vakti yıkıntıların altında ölüyorlar.

Ben yeniyetmeyken mahalle çocuklarının çok sevdiği galiz bir laf vardı, dayanamayacağım söyleyeceğim, “bana faydası olmayan kilisenin papazını öpeyim,” alın imparatorluğunuzu, cumhuriyetinizi, laikliğinizi, ilke ve inkılâplarınızı, şapkanızı, darbenizi, ne isterseniz ondan yapın.

Bunlarının hiçbirinin o köylülere bir faydası yok, olmamış, olmayacak.

Onların hayatını bunların hiçbiri kurtarmaz, onların hayatlarını, buralarda aydın geçinenlerin bile bir tür “fantezi” sandıkları “demokrasi” kurtarır ancak.

“Önce cumhuriyet”, “önce laiklik”, “önce vatan” diye bağıranlar, “demokrasi gelirse ne olacak, memleket bölünecek” diyenler, gidin şimdi bunları Elazığ köylülerinin parçalanmış bedenlerine anlatın.

Demokrasi, insanın her şeyden daha önemli ve kutsal olması anlamına gelir, demokrasi olsaydı, Meclis lojmanlarına, orduevlerine, memur kamplarına, Atatürk heykellerine harcadığınız parayı Elazığ köylerine harcamak zorunda kalırdınız, kerpiç evlerin içinde sabaha karşı yıkılan duvarların altında ezilerek ölmezlerdi.

Asfalt yolları, sağlam evleri, çiçekli bahçeleri olurdu.

Keyfinizce yağmalayıp paylaştığınız paraların, silahlara savurduğunuz paraların, gösterişe harcadığınız paraların hesabını size sorarlardı demokrasi olsaydı, “burada bu derme çatma kerpiç evler dururken o paraları nereye harcıyorsun” diye sorarlardı.

Ama köydeki çobanla siz bir değilsiniz tabii, para sizin, keyif sizin, iktidar sizin, gösteriş sizin, eğlence sizin, babalanma sizin, efendilik sizin, kerpiç evlerle ölüm de zavallı çobanın.

Demokrasi, “çobanla profesörün oyunun eşit” olması değildir, demokrasi, çobanla siyasetçinin, paşanın, profesörün, şehirlinin “hayatının eşit” olmasıdır, aslında istemediğiniz bu, değil mi?

Sizin hayatlarınız, şaşaanız, debdebeniz, köylülerin hayatından besleniyor.

Onun için istemiyorsunuz demokrasiyi, onun için istemiyorsunuz eşitliği.

İmparatorluk yaptınız, meşrutiyet yaptınız, cumhuriyet yaptınız, laiklik yaptınız, inkılâp yaptınız, darbe yaptınız.

Niye hiçbiri o köylülerin işine yaramadı?

Niye ölüyor onlar, neyin eksikliği öldürüyor onları?

Bir düşünün Allahın cezaları, bir düşünün’’

Demokrasi anlayışınız  eğer Ahmet Altan ile örtüşüyor ise,  Marxist babanızın tedrisatından geçmiş olmanızı  veya ‘artı değer sömürüsü’, ‘üretim ilişkileri’, ‘üretim araçları’, ‘bujuvazi’, ‘emperyalizm’, ‘oligarşi’, ‘faşizm’,  ‘hakim sınıflar’ gibi kavramları bir tarafa bırakarak, ‘ülkede gerçek demokrasi olsaydı’ diye başlayan cümleler kurabilirsiniz. Hatta,  Elazığ’daki kerpiç evin neden olduğu dramdan yola çıkarak, ‘daha fazla demokrasi, daha az kerpiç ev’ sloganını hayata geçirmek üzere referandumda ‘evet’ oyu kullanabilirsiniz.

Ya da Ahmet Altan gibi  birisi  ‘nasıl olur da, bu kadar sığ bir demokrasi anlayışına sahip olabilir’  diye düşünüp, 10 yıl önceki depremde ölenleri, hem de askeri tesislerde bile beton altında kalarak ölenleri düşünüp, demek ki kerpiç veya beton farketmiyor, bu topraklarda deprem insan öldürüyor, bunun demokrasinin kalitesiyle alakası yok diyebilirsiniz. Eğer böyle demezseniz, Şili depremindeki az sayıdaki kayıp nedeniyle, Şili demokrasisini örnek almak zorunda kalabilirsiniz.  Bu, sizi Allende’ye kadar götürebilir. 17 yıl süren Pinochet diktatörlüğüne rağmen deprem kayıpları hala asgari düzeydeyse,  ‘Bir düşünün Allahın cezaları, bir düşünün’ demekle ilkel bir demokrasi anlayışınızın olduğunu dışa vurursunuz.

Bence, Türkiye Cumhuriyeti’nin kısacık tarihindeki en büyük başarısı, Ahmet Altan gibi dünya çapındaki 2 büyük demokrasi düşünüründen  birisini  demokrasi tarihine  armağan etmek olmuştur. Bu bile çok büyük bir başarıdır.

Benim anlamakta güçlük çektiğim nokta; Altan kardeşler gibi okudukları kitapların sayısı bilinemeyen insanlarla,  kitap okuyup okumadığı hiç anlaşılamayan siyasetçilerin aynı demokrasi anlayışına sahip olmalarıdır. Demokrasinin ancak, Anayasa ile tesis edilebileceğini zannederek  eksen kaydıranlara kayıtsız şartsız destek veren Ahmet Altan,  Marxizm’den  Cemaatçiliğe  giden yoldaki eksen kaymasını sahip olduğu demode demokrasi anlayışı ile bağdaştırmaya çalışmaktadır.

 

Yapılan bir araştırmaya göre,  halkın yüzde 75’i hukuk sisteminin işleyişinden memnun değilmiş.  Halkın yüzde 75’inin hiçbir şeyden memnun olmadığı bir ülkede, yukarıdaki cümlenin bir anlamının olmadığını söyleyebiliriz.   

Bu defa, Anayasa değişikliği gündemde. Bu konu referanduma kadar götürülecekmiş. Halkın yüzde % 92’sinin hayırhahlıkla kabul ettiği bir Anayasayı bugün yerden yere vuruyoruz.  Evet, askeri diktörlüğün yaptığı Anayasa ile demokrasi olmaz, bu doğru. Ancak, sürekli olarak sandıktan çıkan irade ile demokrasi arasından katıksız bağ kuranlara karşı, şimdi Kenan Evren, ‘sandıktan bu Anayasa çıkmıştı’ derse, ona söyleyecek bir sözümüz olabilir mi? Diyebilirsiniz ki, 12 Eylül Anayasası için halk özgür iradesiyle sandığa gidemedi. Korku vardı. O halde,  sandığa gidilirken  rüşvet  seçeneğinin de gündemde olabileceğinin farkında olmamız gerekiyor. İşte demokrasi dediğimiz olgu sonuçta ; ‘sopa mı, havuç mu’ esprisine de dönüşebilir.  Eğer, demokrasiyle yönetilecek kadar kültürel birikiminiz ve daha önemlisi demokrasi talebiniz yoksa, başkalarının demokrasi tanımlarıyla yetinmek zorunda kalırsınız. Kendinize bir gün Ahmet – Mehmet Altan’ı veya Emre Kongar’ı, bir gün Tayyip Erdoğan’ı bir başka gün de Deniz Baykal’ı referans  almak zorunda kalabilirsiniz.

Bugün içerisinde bulunduğumuz çıkmaz,  4 radikal kamplaşmanın sonucu olarak ortaya çıktı.  AKP’nin bilinçli olarak, yandaşı liberal aydınların da dolaylı olarak ön plana çıkarttığı din temelli demokratik! muhafazarlık, CHP ve Ordu sempatizanlarının taraftarı olduğu laik temelli tutuculuk, nerede durduğu pek belli olmayan bir milliyetçi muhafazarkarlık ve nihayet  PKK’nın desteği ve katkısıyla oluşturulan kemikleşmiş bir taraftar desteğine sahip etnik Kürt milliyetçiliği. Bugün açılım sarhoşu olmuş toplumdaki Alevi duruşundan veya Roman açılımından bahsetmeye gerek yok. Azınlıklardan  bahsedilmesine de hiç gerek yok, gerekirse onları etnik kökenlerinin ait olduğu yerere göndeririz olur, biter.   

Kavram karmaşaları zaten içerisinde bulunduğumuz durumu gayet iyi anlatıyor;  milliyetçilik, solculuk, ulusalcılık, faşistlik, liberal faşistlik, dincilik, Ergenekonculuk. ‘Ulusalcılar ve faşistler el ele’  ya da ‘Ergenekon’un avukatı solcular’  ya da ‘AKP karşıtı  herkes’  ya da ‘darbeci ordu’ ya da ‘hukuk diktası’ gibi nitelemelerle ne kurumları ne de ideolojileri artık yerli yerine oturtamıyoruz.

Ülkede ciddi bir muhalafet var mı, AKP’nin alternatifi mevcut mu?  Sadece AKP karşıtı olmak muhalefet olmak için yeterli  mi? Aslında bugünkü muhalefetin bir parti içi muhalafeti andırdığını da söylemek mümkün.  

Bugün yaşamakta olduğumuz sıkıntıların sağlıklı ve tam olarak işleyen  bir demokrasiye geçiş sürecinin olağan sıkıntıları olduğunu sanan, hatta iddia edenler de var. Ahmet ve Mehmet Altan gibi babalarını dahi anlayamamış insanlar, bu sürecin sağlıklı bir doğumla neticeleneceğini bekliyorlar. Oysa, bu süreçten bugün  4’e ayrışmakta olan bir toplumdan, birbirinden daha da kopmuş  ve birbirlerine tahammül dahi edemeyen, birbirlerinden kesin hatlarla ayrılmış bir yapının ortaya çıkması da mümkün görülüyor. İşte böyle bir ortamda, toplumun çimentosu sayılan Anayasa’nın halk oyuna götürülmesi bu seçeneğin hemen ortaya çıkmasına da neden olabilir.

Lester C. Thurow ‘Kapitalizmin Geleceği, 1996’ isimli kitabını yazarken  sanki  Türkiye’nin bugünü  görmüş.. Diyor ki,  ‘Gerçek demokrasi, seçim zamanında gerçek ideolojik alternatifler gerektirir.  Toplumları bir arada tutan, güçlü ideolojiler ve dış tehdit unsurlarıdır. Her ikisi de ortadan kalkınca bölünme ve parçalanma neredeyse kaçınılmaz olur. Vizyonu olmayan  bir toplum eninde sonunda etnikçiliğe mahkumdur.

İdeolijik alternatif pek olası gözükmüyor… Ortak akıl üretme özürlüyüz.  Galiba bize bir dış düşman lazım. O da hemen lazım. Yoksa, toplumsal uzlaşma aramaksızın Anayasa yaparken yok olup gideceğiz.

 

 Demokrat Parti’nin (DP) Türkiye’nin gündemine ve sorunlarına yönelik çalışmaları dikkat çekiyor. DP, muhalefetteki diğer partilerin aksine söylemlerini sadece AKP karşıtlığı temeline  dayandırmıyor; AKP’nin politikaları eleştirilirken nesnel temeli olan söylemlere başvuruyor.

 

Kamuoyunda, Hükümetin uygulamakta olduğu dış politikanın son derece başarılı olduğu yönünde bir görüş hakim. Dış politika, diğer konuların aksine sokaktaki adamın gündeminde önemli bir yer işgal etmiyor. Bununla birlikte, başarıdan başarıya koştuğu iddia edilen ‘Komşularla sıfır sorun, maksimum işbirliği’ politikasının popülaritesi sınırlarımızı da aşmış bulunuyor. Hatta  ’stratejik derinlik’ kavramının mucidi sayın bakan Davutoğlu, dünya politikasına yön veren önemli şahsiyetler listesine dahi dahil olabilmiştir.

 

 Türkiye – Azerbaycan, Türkiye – İsrail ilişkilerine bakarak veya AB süreci ve sözde Ermeni soykırımı ile ilgili son gelişmeler ışığında, dış politikamızın içerisinde bulunduğu durumun parlak olmadığını söyleyebiliriz.

 

Benim, sayın Davutoğlu ve dış politikamız konusunda yazmış olduğum yazılardan anlaşılacağı üzere,  tarafsız olabilmem mümkün değil. Bununla birlikte, Davutoğlu ve dış politikası konusunda başkalarının ne düşündüğünü de takip ederek, hangi noktalarda farklı düşündüğümü nedenleriyle birlikte hep araştırdım. Davutoğlu’nu anlamaya çalıştım, ancak, başarılı olamadım.

 

Demokrat Parti’nin Genel İdare Kurulu’nda yer alan çok sayıdaki dış politika uzmanının ortaklaşa çalışmasıyla üretilen ‘Stratejik Derinliğe  Düşen Türk Dış Politikası’ başlıklı çalışmada, içerisinde bulunduğumuz döneme ilişkin son derece somut ve olabildiğince tarafsız değerlendirmelere yer veriliyor. DP’deki dış politika uzmanları arasında, Sinan Ülgen, Mehmet Ali Bayar, Gökberk Ergenekon, Umut Arık gibi meslekten diplomatlar ile Dışişleri Bakanlığı yapmış Mesut Yılmaz ve Devlet eski Bakanı Ahad Andican gibi tecrübeli  isimler yer alıyor. Ayrıca, öğretim üyeleri, Çağrı Erhan, Ahmet Kasım Han ve Çınar Özen gibi uluslararası ilişkiler dersleri veren akademisyenler de mevcut.

 

‘Stratejik Derinliğe Düşen Türk Dış Politikası’ isimli kitap, dış politika ile ilgilenenlere ve özellikle geleceğin diplomatlarına referans olabilecek nitelikte bir yayın. Türkiye’nin içerisinde bulunduğu durumun anlaşılması açısından, her Türk vatandaşının mutlaka okuması gereken bir kitap niteliğinde.  

 

Çalışmanın temel tespiti kitabın bir solukta okunacağının ip uçlarını da veriyor; ‘AKP dış politikası,  Partinin kökenlerinin önceliklerini yansıtan bir ideolojinin esiri olmuş, gerçekçilikten uzaklaşmış  ve öncelikten yoksun bir nitelik kazanmıştır.’

 

Kitabının tamamını  http://www.demokratparti.tv/gorsel/Dis-politika-Kitabi.pdf  adresinde bulabilirsiniz.

 

Son aylarda sesi soluğu çıkmayan  Dışişleri Bakanı Sayın Davutoğlu sanırım yeni teoriler üretmekle meşgul. Dış politikayı  iş başında öğrenmeye çalışan Davutoğlu, ülkemiz açısından maliyeti hayli yüksek bir yöntem seçti.

Türkiye’nin komşularıyla geliştirdiği zannedilen muhteşem işbirlikleri nihayete ermiş gözüküyor. Keşke daha fazla komşumuz olsaydı da, Davutoğlu’nun, ‘sıfır sorun maksimum işbirliği’  stratejisinden daha fazla sayıda ülke yararlansaydı.

2010 yılı Mart ayı itibarıyla komşularımızla ilişkilerde gördüğüm manzara aynen şöyle;

-       Gürcistan ile ilişkilerimizin kalitesi üzerine  Rusya’nın gölgesi düşmüş. Demek ki, sınır komşularından birisiyle ilişkileri geliştirirken, bölgede etkili başka güçlerin, O ülke ile ilişkilerine de dikkat etmek gerekiyor.

-       Ermenistan ile muhteşem bir şekilde ilişkilerimiz gelişiyor. Bugün itibarıyla 2 ayrı heyetimiz, Ermenistan’da,  pardon ABD’de temaslar sürdürüyor. Erivan’a giden yolun bu kadar dolambaçlı olduğunu fark etmek için komşuluk politikasına kafa yormak gerekmiyordu.

-       Azerbaycan ile ilişkilerimiz her zamanki gibi en üst seviyede, biz zaten 1  milletin 2 ayrı devleti değil miyiz? Siz, aksini mi düşünüyordunuz yoksa ?

-       İran ile ilişkilerimiz, dünyadaki tüm ülkelere örnek olabilecek kadar üst düzeyde.  Hatta, diyebiliriz ki, İran ile düzeyli bir birliktelik kurabilen yegane ülke Türkiye’dir.

-       Irak ve Irak’ın kuzeyi ile siyasi ilişkilerimiz  zirvede, hamdolsun!  ABD,  bölgeden çekildiğinde  (pardon, bölgeyi bize emanet ettiğinde) daha da iyi olacak, inşallah.

-       Suriye dediğin ülke, bir Bakanımızın ifadesiyle yola gelmiş durumda. Bu ilişkinin evlilikle sonuçlanacağına kesin gözle bakılıyor.

-       Kıbrıs: Türkiye artık bu sorundan mutlaka kurtulmalı. Başbakanımızın dediği gibi, gerekirse asker de çekebiliriz. Hatta, adadaki Türkleri Türkiye’ye getirirsek bu sorun da gündemimizden çıkabilir. Bu çok daha kalıcı ve adil  bir çözüm olur.

-       Yunanistan. Bizi kıskanmaktan ve  bizimle uğraşmaktan yorgun düştü. Batıyor. Bizimle, sıfır sorun maksimum işbirliğine gitmeyen ülkelerin sonu aynen böyle olacak.

-       Bulgaristan, Romanya ve Ukrayna ile  tek bir sorunumuz yok, sayenizde.

-       Rusya; sadece sözde kalmış projeler var. Gerçi son 7 senede tek bir somut projeyi hayata geçiremedik ama Putin adamımız sayılır. Başbakanımızın yakın arkadaşı.

Bu arada, Sayın Davutoğlu, Sayın Hocam, Sayın Bakan ; her kim ki önünüze komşularla dış ticaret istatistiklerini getiriyor, lütfen O’na ve getirdiklerine itibar etmeyiniz. Sizi yanıltıyorlar. Halkı kandırıyorlar.  Lütfen, Siz de yanlış web sayfalarına bakıp, komşularla ticaret gelişiyor diye sevinmeyiniz.

Ben,  bilim adamı kimliğinizi ön plana çıkartarak, Size doğru istatistiki bilgileri sunuyorum.

Bugüne kadar gördüğünüzü tahmin etmediğim istatistikler şöyle.

Dahilde İşleme Rejimi (DİR) çerçevesinde verilen belge sayısı ile ithalat ve ihracat taahhüt miktarları

YIL    
Belge Adedi                  Öngörülen
İhracat ($)                                   
Öngörülen
İthalat ($)
 
 A B C  
 2004     4.968 34.077.148.701 22.419.335.613  
 2005    5.150 37.750.316.525 24.573.036.696  
 2006    4.461 36.799.991.506 24.529.612.454  
 2007    5.145 50.680.279.753 32.132.915.119  
 2008    5.521 60.284.150.358 38.807.953.717  

                               Kaynak ; DTM BİM istatistikleri…

2008 yılında 5521 adet belge verilerek 38 milyar dolarlık ithalat karşılığında 60 milyar dolarlık ihracat taahhüdü verilmiş. Malumunuz, bu rakam toplam ihracatımızın neredeyse yarısı. Ayrıca yine malumunuz, bu kapsamda Avrupa Birliğine ihracat yapılamıyor ( gümrük birliği esprisi).

Firmalarımız, taahhüt süreleri sona erdiğinde devlete verdikleri sözü yerine getirebilmek için, başta Irak ve İran olmak üzere, Suriye ve Rusya Federasyonu’nu coğrafi yakınlıktan ötürü tercih ederek, başlıyorlar kağıt üzerinde ihracata. Bu nedenle, komşulara yönelik ihracat rakamları teyide muhtaç rakamlar olduğu gibi, yapılan işlemlerin bir bölümü de gümrük kaçakçılığından başka bir anlam ifade etmemektedir. DİR kapsamında yapılan ihracatın en az yarısının bu şekilde olduğu iddia ve tahmin edilmektedir. Bu insafsızca yapılan bir değerlendirme değildir. Yapılan işlem sanal olarak ihracat rakamlarını arttırdığı gibi, ‘gerçek’ olarak da haksız rekabet ilkesi uyarınca imalat sanayiin çökmesine  neden olmaktadır. İşte bu nedenle bu ülkede yıllarca sanal ihracat rekorları kırıldığı halde, işsiz sayısında sürekli artış meydana gelmiştir.

Eski Gönderiler »