Medyadaki Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar

12 11 2009

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) son günlerde kamuoyunda ciddi bir gündem maddesi oldu. GDO’ların insan sağlığı üzerine olumsuz etkileri tartışılıyor.

Türk medyasındaki GDO’ların halkın ruh sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri üzerinde nedense hiç durulmuyor.

Medyada genetiği bozulmuş organizmaların yarattığı tahribat ve özellikle demokrasinin bağışıklık sistemi üzerindeki etkileri, bir ulusun geleceğini tedavi edilemez bir şekilde tehlikeye atıyor. Bu nedenle, bazı bitki ve gıda türleri üzerinde yapılan genetik değiştirme operasyonu, medya GDO’larının yaptıkları tahribat yanında ihmal edilebilir kalıyor.

Medya GDO’ların da Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bir laboratuvarda geliştirildiği biliniyor.  

Bir medya mensubunun genetiğinin değişitirilip değiştirilmediği nasıl anlaşılabilir?

Medya GDO’larını tespit edebilmek, diğer GDO’ları tespit edebilmekten çok daha kolay ve basittir.

1 – Medyadaki  GDO’ların tamamı  eski marksist (özellikle eski Mao’cu) veya eski ülkücüdür. Yapılan genetik değiştime operasyonun başarısı işte tam bu noktada yatmaktadır. Zira, bu kesimler artık ortak dili konuşan GDO’lar haline getirilmişlerdir.    

2- Medyadaki GDO’ların demokrasi tanımı, sanal bir demokrasi tanımıdır. Eski marksistlerin 1970’ler, 80’ler ve 90’lardaki demokrasi algısının aynen devam ettirilmesi öngörülmüştür. O yıllarda, demokrasi yerine önceliği devlete veren eski ülkücüler de, birer demokrasi kahramanına dönüştürülmüştür.

3- Medya GDO’ların ağızlarından akan  akut demokrasi salyası ve anti – militarist  duruş, bir faşist rejime güzelleme yapılmasına engel teşkil etmez. Askeri rejimler ile demokrasi arasında sıkışan küçücük beyinleri,  diktatörlüğü görmezden gelmelerine hatta savunmalarına olanak tanır.

4 – Devletin karşısında ve  halkın yanında olduklarını idda edenlere arka çıkarak, yol göstererek  demokrasi tarihine geçeceklerini zanneden bu zevat, Türkiye’nin eksen değiştirmediğini, kendi eksenine oturmakta olduğununa inanırlar. GDO’lar gerçek Türk Dışişleri Bakanın David L. Phillips olduğunu bilir ve ona göre eksen tartışması yaparlar.

5- Medya GDO’ları, Başbakanın Meclis Başkanını fırçalamasını demokrasinin bir gereği sayarlar. Onlar için yargı denilen olgu da, tıpkı Ordu gibi gereksiz ve çağdışı bir organizmadır.

6- Medya GDO’larının tedavisi için modern tıp henüz bir çare bulamadı. Genetik değiştirme opearasyonu esnasında kullanılan yüksek dozdaki yeşil renkli kağıt parçalarının organizma üzerinde yarattığı direnç kırılamıyor. Ancak, yine de, aşağıda önerdiğim kitabın okunması durumunda, medya GDO’larının kendileri ve doğa ile barışık yaşamasına bir ölçüde de olsa katkı sağlanabiliyor.

Kitabın Adı : Avrupa İnsanı, Kitabın Yazarları;

Jorge Semprun, Komünist bir direnişçinin zengin ama acılı deneyimleriyle donanmış bir İspanyol sosyalist solcu.

Dominique de Villepin, De Gaulle’cü sağcı  bir gelenekten gelme, eski  Fransız Başbakanı





Davutoğlu’nun Büyük Başarısı

16 10 2009

Suriye ile vizenin kaldırılması kararı görkemli bir törenle yürürlüğe girdi.  Hükümet son bir ayda Davutoğlu üzerinden Türkiye’nin gündemini ve tüm dikkatleri dış ilişkilere çekmeyi başardı. Bu açıdan Davutoğlu’nun AKP için oynadığı rolün önemini ve büyüklüğünü teslim etmemiz gerekiyor. Davutoğlu’nu da içtenlikle kutlamak gerekiyor. Ancak bizim gibi az gelişmiş bir ülkede dış politika, bu denli iç politika malzemesi yapılabilir.

Malum, içeride  işler gayet iyi gidiyor. Kısa bir süre önce  suni bir şekilde yaratılan bir sorununun dışında  şükürler olsun ki, başka sorunlarımız yok. Ekonomik sorunlarımız yok. Zaten, kriz Türkiye’yi teğet geçti. 

İçerideki tek sorunumuz ; Kürt açılımı ya da Demokrasi açılımı  ya da Anayasa sorunu denilen sorun.  Davutoğlu’nun baş döndürücü dış ilişkiler trafiği, kamuoyunu olduğu kadar, medyanın da başını döndürüyor.  Birden bire tamamına yakını dış politika uzmanı olan köşe yazarları, Ermeni açılımı, Suriye açılımı, Irak ile ortak Bakanlar kurulu toplantısı, İsrail’e karşı ‘dik’ duruşumuz  gibi başlıklar altında, bazı basit gerçekleri öğrenmek için zaman bulamıyorlar. Medyada gün geçmiyor ki, Davutoğu’nun başarılı dış politikasına değinilmesin. Başta Boğaziçi’nden okul arkadaşı Nuray Mert olmak üzere,   tecrübelerini konuşturanlar, Türk dış politikasının kamuoyu gündemini  işgal etmesine adeta  çanak tutuyorlar. Hükümetin psikolojik harekatının medya desteği de bu şekilde yerine getiriliyor. Türkiye Cumhuriyetin’nin yabancı ülke vatandaşları için uygulamakta olduğu vize rejiminden  zerre kadar haberi olmayan bu kalemler,  ‘alaturka  bir şekilde  düzenlenen törenleri’ dahi, ‘Türkiye bunu hak etmiyor’ diye yazamıyorlar.   

Ermenistan açılımına büyük destek veren, son 2 ayda Ermeni dostu kesilen bazı kalemlerin, ‘Hepimiz Hırant’ız, hepimiz  Ermeni’yiz’ diyenlere karşı yazdıklarını çıkartıp okumak ve hatta ‘normal bir insan evladı, bu kadar kısa sürede nasıl olur da, ırkçılıktan  Ermeni sempatizanlığına dönüşmüş olabilir diye araştırmak gerekir.  İşin içerisinde,  Hükümetin psikolojik harekatının olduğunu tekrar ifade edelim. Ayrıca, köşe yazarlarının görevlerini iyi yapmakta olduklarını söylemek de mümkün. Bir görevin en iyi şekilde yapılması için mutlaka bir karşılığının olması gerekir.

Şimdi, Suriye ile vizenin kaldırılmasını alkışlamaktan elleri yorulanlara küçük bir bilgi vermek istiyorum.

Ey ahali, sanmayınız ki,  Türkiye Cumhuriyeti katı bir vize rejimi uyguluyor. Diplomatik ilişkilerimizin olmadığı Ermenistan vatandaşları bile, bu ülkeye sınır kapısında vize alarak girebiliyor. İranlılar vizeden muaf, Gürcüler de. Iraklılar belli şartlarda sınır kapılarında vizelerini alabiliyorlar. Kıbrıs Rum Kesimi’nden gelen ‘Umuma mahsus’ pasaport hamilleri bile 30 gün ikamet süreli müteaddit giriş vizelerini sınır kapılarında alabiliyorlar.

Bu anlaşmanın, Suriye ile ortak sınır bölgelerimizde yaşayan akrabaların, karşılıklı olarak birbirlerini ziyaret etmelerine olanak sağlanmasını küçümsememeliyiz. Bu gerçekten önemli bir  gelişmedir. Fakat, bu konunun bu kadar büyütülmesi psikolojik harekatın ne denli planlı olduğunun bir kanıtıdır. Geçtiğimiz yıl Suriye’de konaklama yapan Türk turist sayısı 85.000 civarında. Toplam giriş sayısı ise 500.000’e yaklaşıyor. Ayrıca, Suriye mafyasının isteyene bir saat içerisinde pasaport temin edebildiği gerçeği, özellikle mülteciler konusunda kötü bir şöhreti olan Suriye’ye dikkat etmek gerektiğini ortaya koyuyor. Suriye’nin, özellikle kadın ve çocuk trafiğinde  stratejik bir önemi vardır.





Evet, Türkeş de görüşmüştü….

14 10 2009

 

Başbakan Erdoğan dün yaptığı grup toplantısında, MHP ve sayın Bahçeli’ye hitaben, Ermenilerle ‘Rahmetli Türkeş de görüşmüştü’ dedi.

Sayın Başkakan yaptığı tüm konuşmalarda, öylesine inanmış, inandırılmış bir uslupla konuşuyor ki, ifadelerinin tamamının gerçeği, yalnızca gerçeği yansıttığını zannediyor. Başbakan, hemen her konuda kendisine bilgi sunan yakın çevresindekilere kayıtsız şartsız inanıyor. Oysa, yakın çevresindekiler birçok konuda Başbakanı fena halde yanıltıyorlar.

Ermenistan ile imzalanan Protokolleri eleştirenlerin tümü, barış istemeyen, gerginliğin devamından yana olan, aklı mazide kalmış insanlar olarak değerlendiriliyor.                        Ermenistan ile sonuna kadar barıştan yana olmama rağmen, imzalanan Protokollerin mantığını, içeriğini ve müzakelerde izlenen süreci sonuna kadar eleştiren birisi olarak, Başbakan’a Türkeş’in temaslarının perde arkasını sunmak istiyorum.

Öncelikle belirteyim ki, Sınırın kapatılması kararını bir Hükümet aldı. Bu konuda referandum yapılmadı. Kararın gerekçesi çok açıktı ve bu gerekçe hala değişmedi.

Evet, Türkeş de görüştü.

 Türkiye’de kimse sizi Ermenilerle neden görüştünüz diye eleştirmiyor ki…

‘Komşularla sıfır sorun maksimum işbirliği’ diye diye, daha dün Suriye ile vizenin kaldırılması kutlanırken, aynı gün İsrail ile yaşanan krizi göz ardı etmeyelim. Yıllardır süre gelen tatbikat sizin döneminizde daha da genişletilmedi mi?   Madem ki ‘Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’ diyorsunuz, o halde, bütünsel bir politika izlenmesi gerekmez mi? Üstelik, Orta Doğu’da daha düne kadar, İsrail ile Suriye arasında arabulucuk yapıyoruz diye böbürlenirken, ne oldu da bugün, ‘Suriye İn, İsrail Out’ oldu.

Ayrıca, sizin komşulardan kastınız nedir? Suriye komşu da, Azerbaycan komşu değil midir?

Türkeş’in yapmış olduğu temasların mantığını ve ele alınan konuları ve gerekçelerini aşağıda sunuyorum. Evet, Türkeş de görüşmüştü. Ama aşağıdaki şartlarla. Keşke, siz de öyle yapsaydınız.

 

‘12 Mart 1993… Paris’te Concorde Meydanı… Crillon Oteli’nin önü… MHP lideri Alpaslan Türkeş, Paris’teki Türk büyükelçisinin arabasından iniyor. Kapısını tutan Özararat gülümsüyor. Birazdan Ermenistan Devlet Başkanı Ter Petrosyan’la buluşacaklar ve bu, bir ilk olacak.

Türkeş-Petrosyan görüşmesi saat 15.00′te başladı. Türkeş, Türkçe konuşuyor, oğlu Tuğrul rapor tutuyor, tercümanlar çeviriyordu. Ancak Devlet Başkanı’nın tepkilerinden Türkçe konuşmaları anladığı belli oluyordu. Türkeş, Ermenistan ile Türkiye ve Azerbaycan arasındaki gerginliğin aşılması için elinden geleni yapmaya hazır olduğunu belirten bir iyi niyet konuşmasıyla açtı görüşmeyi… Ankara’nın pozisyonunu anlattı. Öncelikli amacı, tansiyonu düşürmek, işgale son verilmesi için nabız yoklamak ve uzun vadeli bir ilişkinin önünü açmaktı. Petrosyan, cevap verirken “Cumhurbaşkanı Özal’ın, Başbakan Demirel’in ve bir muhalefet partisinin lideri olarak sizin aynı bakış açısına sahip olması, Türkiye’nin politikasındaki istikrarı gösteriyor” dedi. “Sovyetler’in çözülmesinden sonra Ankara, Türk cumhuriyetleriyle diplomatik ilişki tesis ederken Ermenistan’la diplomatik temasta geç kaldı, zaman yitirildi” diye yakındı.
Öneriler paketi

Bunun üzerine Türkeş, devam eden savaşla ilgili 6 maddelik bir öneriler paketi sundu:

1) Azerbaycan ve Ermenistan arasında hemen ateşkes sağlanması,

2) Ermeni askerlerinin Azeri topraklarından çekilmesi,

3) Her iki tarafın bugünkü sınırlar içinde birbirini tanıması ve diplomatik ilişki tesisi,

4) İç işlerine karışmadan ve toprak talebi olmaksızın temas,

5) Laçin koridorunun açılması, gözlemci heyetinin güvencesi ve denetiminde bulunması,

6) Karabağ sorununun ya daha sonraya ya da Minsk toplantısına bırakılarak meselenin ateşkes sonrası daha geniş zamanda ele alınması.
‘İpek yolu kuralım’

Bu önerilerin ardından, Ermenistan’a dünyayla ticaret yapması için Türkiye’den transit kara ve deniz geçişi verilebileceğini söyledi. Sonra da daha kapsamlı bir proje önerdi:
“Trans-Kafkasya Otoyolu”. İpek Yolu’nun ihyası anlamına gelen bu otoyol, Kafkasya’yı boydan boya kat edecek ve Ermenistan’dan geçecekti. Otoyola bir demiryolu da eşlik edecek, aynı hatta bir doğalgaz ve petrol boru hattı da yer alacaktı.
“Müşterek gerçekleştirilecek bu proje başka işbirliklerine kapı açar. Sınırlar açılır, yurttaşlarımız serbestçe birbirine gidip gelir, ticaret yaparlar. Bu durum bölgeye de huzur ve refah getirir” dedi. Türkeş, bu görüşmede bir iyi niyet jesti olarak esirlerin karşılıklı serbest bırakılmasını sağlamayı umuyor, hatta derhal Erivan’a gidip hem Ermenistan’ı ziyaret etmeyi, hem de Azeri esirleri aldıktan sonra aynı uçakla Bakü’ye geçmeyi planlıyordu. Petrosyan, “Biz önşartsız ateşkesi kabul ederiz, ancak şunu anlayın ki benim şartlarım ve kamuoyu önündeki durumum Elçibey’inkinden daha zordur” diye konuştu.
Karabağ’ın kendi ayrı yönetimi bulunduğunu belirtti. Buradakilerin çoğu zaman Ermenistan’la ters düştüklerini itiraf etti, “Ama onları da göz ardı edemeyiz” şeklinde konuştu. Tuğrul Türkeş’in izlenimine göre, “Görüşmede Petrosyan daha uzlaşmacı bir tavır içindeydi. Buna karşın Dışişleri Bakanı daha ihtiyatlıydı. Görüşmenin sonuna doğru, ilişkiler çok daha iyi bir yere gidebilecekken, Papazyan’ın Petrosyan’a Ermenice bir şeyler söylemesiyle konular ertelendi.”
Papazyan engeli

Petrosyan, “Biz önerilerinizi değerlendirelim” dedi ve 2.5 saat süren toplantı bitti.
Türkeş, çıkışta Samson Özararat’a umutsuz konuştu: “Savaşın bir süre daha devam edeceği anlaşılıyor” Daha sonra Hulusi Turgut’a anlattığı anılarında ise (”Şahinlerin Dansı”, ABC, 1995), “O görüşmede Papazyan bir karara varmamızı önledi. Bir ön anlaşma parafe etmeye imkân bırakmadı” diyecekti. Görüşmede bulunan Büyükelçi Tanşuğ Bleda da anılarında (Maskeli Balo, Doğan K., 2000) “Buluşmanın yarattığı olumlu hava ve sürecin sonu gelmedi” diye yazdı: “Daha Türkeş Paris’ten ayrılmadan Petrosyan’ın kontrol edemediği Taşnak güçleri Laçin koridoruna karşı saldırıya geçerek alınan tüm kararları geçersiz kıldılar.” (http://www.candundar.com.tr/index.php?Did=2619)





Dış Politikada Fantezi ve Orgazm

7 10 2009

 

Davutoğlu’nun fantezileri artık fantezi olmaktan çıktı. Birer realite olarak karşımızda duruyor. Üstelik bazıları son derece riskli ve tehlikeli.  Davutoğlu’nun fantezilerine, gururu okşandığı için alkış tutanlar var. Destekcileri  arasında kişisel aşağılık komplekslerini sürekli olarak dışa vurma ihtiyacında olanlar da var. Daha da ileri gidip, ‘tecrübe konuşuyor’ adı altında gaz vermeye ve yol göstericiliğe soyunanlar da.

 

İçerdeki ve dışardaki  açılımların ardı arkası kesilmiyor. Kürt açılımı, Ermenistan açılımı, Suriye açılımı derken, Davutoğlu’nun deyimiyle, Türkiye  uluslararası organizasyonları  kullanarak artık  küresel olaylara müdahale ediyor. Ya da, Davutoğlu öyle zannediyor.  Zaten, Davutoğlu’na göre, Türkiye, son 6-7 yılda ‘mihver’ ülkelikten ‘merkez’ ülkeliğe, oradan da  ‘küresel güç’ konumuna geçmiş bulunuyor. Bu söyleme kim inanır bilinmez,  ancak, küresel güçlerin oyun merkezi olduğumuz bir gerçek.

 

Geçtiğimiz günlerde, büyük alkışlarla yürürlüğe giren Suriye ile vizenin kaldırılmasına ilişkin karar da, Davutoğlu’nun fantezilerinin boyutları hakkında fikir veriyor.  Davutoğlu’nun danışman sıfatıyla sufle verdiği dönemlerde, Türkiye neredeyse Avrupa Birliği’ne (AB) üye oluyordu. Hatırlarsınız, gelişmeler üzerine Ankara’da büyük tören (bayram !) bile yapılmıştı.  İşte o dönemde, AKP’ne büyük destek veren, eski solcu, yeni liberal, demokrasi şampiyonu figürler,  Suriye ile vizenin karşılıklı olarak kaldırılması kararını da alkışladılar. Ben, bu kesimlerin vize konusundaki desteklerine çok  şaşırdım.

 

Vizenin kaldırılmasında ne gibi olumsuzluk olabileceği sorusu aklınıza takılabilir.  AKP’nin politikaları ve özellikle Davutoğlu’nun fantezilerini takip edip, benimseyenler ile bunları eleştirenler arasındaki ‘derinlik’ farkı da, işte tam bu noktada ortaya çıkıyor. Sokaktaki adamın vize kaldırılmasını alkışlamasını hiç yadırgamam. Ancak, tecrübelerini konuşturmakta cömert  davrananların bu karara destek vermelerini çok yadırgarım. Bırakın Suriye ile vizenin kaldırılması kararını alkışlamalarını,  Suriye vatandaşlarının Türkiye’ye Şengen vizesiyle girmeleri gerektiğini savunmalıydılar. Onlar, aynı zamanda  AB sevdalısı olmaları nedeniyle, ‘Türkiye yön mü değiştiriyor, acaba?‘ diye endişe duymalıydılar.  Bu kesimlerin AKP destekciliğinde,  sanatçı kimliği olmadığı halde, sanatçı muamelesi görenlerle aynı düzlemde olmaları, siyasi derinliklerindeki yüzeyselliği gösteriyor. Ya da, bu yolda, özel olarak konumlandırıldıklarını ispatlıyor. Bu arada, Kevin Costner ile Hülya Avşar’ın başrolde olduğu bir film nihayet gerçek oluyor.  Costner, kardeşi dağda olan  Kürt kızı Hülya’ya aşık bir Türk  askerini canlandırabilir mesela…

 

Kürt açılımı adı altında atılan adımların özellikle zihinlerde bir  ‘Türk Sorunu’ yarattığını hepimiz izliyoruz.  Gelişmelerden asıl endişe duyanların, bu ülkenin samimi ve birinci sınıf vatandaşları olan Kürtler olduğuna da işaret etmemiz gerekiyor. Bir yaygaradır gidiyor, ama Kürt vatandaşlara soru soran, görüşlerine başvuran kimse yok. Bir referandum, hatta sadece Kürt kökenliler arasında bir referandum yapılsa, acaba hangi açılıma, ne kadar destek çıkar. 

 

Keza, Ermenistan açılımı da, sırf işin içerisinde Davutoğlu olduğu  için önyargılarla hareket edilmesini zorunlu kılıyor. Zira, Davutoğlu’nun asıl fantezisi ABD gölgesinde ve kontrolünde hareket eden bir Türkiye’yi bölgede söz sahibi yapabilmek. Yeni Osmanlıcılık ideolojisi, işte bu noktada, bölgedeki ABD çıkarları ve planlarıyla paralellik arz ediyor. Bu nedenle, Ermenistan açılımını da endişe ile izlememiz gerekiyor. Ermenistan ve Kürt açılımlarındaki zamanlamanın nedenini de anlamakta güçlük çekiyorum.  Ne gibi ortak noktalar var acaba?

 

Davutoğlu’nun neden bir Yunanistan açılımı yapmadığı konusunu da ayrıca merak ediyorum. Malum, Yunanistan ile başta Kıbrıs olmak üzere,  Ege’de kıta sahanlığı ve karasuları gibi ciddi sorunlarımız var. Bence, Kıbrıs’ı hemen terk ederek ve Ege’deki tezlerimizden derhal vaz geçerek, Yunanistan ile de sıfır sorun, maksimum işbirliği ilişkisini tesis edebiliriz.

 

Bu sayede,  dış politika fantezilerinin orgazmını kimlerin yaşadığını da hep birlikte görürüz.





Dur bakalım, ne olacak!

1 09 2009

Gündem medyanın bile takip edemediği hızla değişiyor.

Krizin ve yoksulluğun tüm olumsuzlukları doğal olarak ikinci planda kalıyor. Medyanın bile takip edemediği gündemi takip etmeye çalışmak, zaten gündelik sıkıntıları unutturuyor.

Siz karnınızı doyurmak derdindeyken, medyanın, hükümet destekli psikolojik harekatının tam ortasında buluyorsunuz kendinizi. Kürt açılımı ya da demokrasi açılımı dedikleri ‘nedir acaba?’ sorusu kursağınıza takılıyor. Sofradaki kuru ekmeğinizi bölmeyi bırakıp, gözünüz Türkiye haritasına kayıyor. ‘Acaba bölünecek mi?’ diye aklınızdan geçiriyorsunuz.

Sahurdasınız. Dünden aldığınız simiti ısıtmışsınız. Sırf ekonomi sıcacık olsun diye size ‘simit al, simit ver’ diyen beyefendiye kulak asmışsınız. Simidinizi endişe etmeden bölerek yiyorsunuz çünkü, o sırada TV’de psikolojik harekatçılar yok.

Ertesi sabah, ilgili bakan TV’de açıklama yapıyor. Bakan, ülke bölünmeyecek diyor. Derin bir nefes alıyorsunuz. Ama düşünmeden edemiyorsunuz. Son bir ayda yaşadıklarınız gözünüzün önünden geçiyor. Cumhurbaşkanı ve Başbakanın rol kapma savaşı yüzünden erken doğan ‘açılım’ macerasında bu kadar gürültü neden koparıldı acaba diye düşünüyorsunuz. Medyanın psikolojik harekatıyla ve özellikle ‘Kürt Açılımı’ başlıklı haberlerle, ülkenin daha şimdiden en azından zihinlerde bölünmeye başladığını hissediyorsunuz.

Aynı gün iftar öncesi yarı uykulu, yarı uyanık bir şekilde TV izliyorsunuz. Fantezileriyle ünlü Dişişleri Bakanı’nın Irak’ta olduğunu öğreniyorsunuz. Hadi hayırlısı derken, Bakanın Suriye’de olduğu haberi alt yazı şeklinde geçiyor. ‘Allah Allah, savaş mı çıktı acaba?’ derken, ‘Bakan Kıbrıs’ta diyor’, bir kadın spiker. Sizin izlerken başınız dönüyor ama, 50 yaşındaki bakan, ramazan günü başı dönmeden dolaşıyor. Seferi sayıldığı için oruçlu olamayacağını düşünüyorsunuz. Derken daha orucunuzu açamadan aynı gün, Ermeni sorunu çözülüyor çığlıklarıyla karşılaşıyorsunuz.

Olamaz diyorsunuz. Bunca sorun bu kadar yıl beklemişken neden hepsi aynı gün gündeme geliyor, diye düşünüyorsunuz.

Adamların, neredeyse bütün sorunları aynı gün çözecek olmalarına çok seviniyorsunuz. Sadece sorunlar çözüldüğü için değil elbette. Tanrıya şükrediyorsunuz. ‘İnşallah artık içerideki sorunları çözecek fırsat ve zaman bulacaklar’ diyorsunuz.

Çünkü, siz, her gün 5 milyon insanın iş aramak için sokağa çıktığı bir ülkenin vatandaşınız.  Çünkü, siz, daha bir çocuğunuzu okutacak para bulamazken, diğeri üniversiteyi kazanamadı diye üzüntüden yatağa düşen bir insansınız.

TV ekranına bakıyorsunuz. Bir tarafta, Davutoğlu gibi, fantezileriyle, gerçekler arasında gidip gelen mutlu ve gülümseyen bir insan görüyorsunuz. Diğer tarafta da, sizi psikolojik savaşın odağına oturtmuş bir medya izliyorsunuz.

Bu akşam da Diyarbakır’da barış mitingi varmış. Yine uzun bir gece olacak. Sahura kadar oturacağız.

Allah yardımcımız olsun.

Dur bakalım, daha ne olacak!





Türk Sorunu Yaratmak !

13 08 2009

 

 

AKP’nin yeni açılımı ilgi ve dikkatle izleniyor. Kürt sorunu çözüm aşamasına geldi mi? CHP ve MHP’nin sert tavırlarıyla, acaba, bir sorunu çözüyoruz derken, başka bir sorun mu yaratılıyor? AKP’nin oy oranı kadar oy oranına sahip olan CHP ve MHP’nin yaklaşımlarını ciddiye ve dikkate almayalım mı?

 

Bu gelişmeleri dışardan izleyen bir yabancı zanneder ki, Kürtler ve Türkler bu topraklarda  birlikte hiç yaşamamışlar.  Sanki, bu iki topluluk bin yıllık kardeş değil. Açılım yapalım derken, galiba Türkiye’nin temeline  dinamit koyuyoruz. Varılacak sonucun herkesi tatmin etmeyeceği bugünden anlaşılıyor. Yeni ve daha ciddi bir sorun yaratma arifesindeyiz. 

İçişleri Bakanı, muhataplarıyla ne konuşuyor? Hangi konularda muhataplardan görüş talep ediyor? Neden, İçişleri bakanımız bu süreci yönetiyor? Neden, bu süreçte AKP Mersin milletvekili Zafer Üskül’ün adı geçmiyor? 2006 yılında TUSİAD için bir çalışma yapmış olan Üskül, Kürt sorununun çözümünde etkin ve yetkin bir isim değil mi? Erdoğan O’nu neden arka planda tutuyor? Tepkiler daha artar diye mi korkuyor? Sayın Üskül, sivil toplum Kuruluşları ve sözde liberal aydınların bugüne kadar  neler söylediklerini derli toplu olarak, kısa sürede kamuoyuna sunamaz mı?  Yoksa, çözüm diye ortaya konulan sürecin ana stratejisi belirlendi de, bunları DTP’ne mi söyletmeye çalışıyorlar?

 

İmralı’dan yapılacak açıklamalar, Cumhurbaşkanı ve Başbakanın önceden atmış olduğu adımlardan ötürü, gölgede mi kalacak? AKP, niçin sorunun çözümünde milli mutabakat aramak yerine, kendi bildiğini okumaya devam ediyor?

 

Bugün Türkiye’de ne olup bittiğini daha iyi anlayabilmek için, en iyisi, en başından itibaren Kürt sorunu denilen sorun nasıl bir evrim geçirmiş ona bakmak gerekiyor. Bugün süpriz açılım yapanlar hangi fikri, hangi yılda nereden almış ona bakalım.

 

‘Kürt yoktur, dağ Türk’ü vardır. Karlı dağlardan inerken kart,  kurt sesleri çıkarttıkları için onlara Kürt denmiştir’(Kenan Evren) ifadesi kullanıldığı tarihlerde başlayan Kürt sorunu dediğimiz sorun, 1991 yılında Başbakan Süleyman Demirel’in Diyarbakır’da, “Kürtlerin varlığını tanıyoruz”  demesiyle yeni bir boyut kazanmıştır. 1992 yılında rahmetli  Adnan Kahveci’nin “Kürt sorunu nasıl çözülmez’  başlıklı raporuyla farklı bir şekilde ele alınmaya çalışılan sorun, Rahmetli Özal tarafından, 1993 yılında Verso firmasına araştırtıldı. Ancak, araştırma sonuçları bugüne kadar açıklanmadı.

1993 – 2000 yılları arasında terörle yoğun bir mücadele süreci yaşadı. Kimilerine göre, terör bitme noktasına getirildi.

2001 yılında,  Mesut Yılmaz’ın  ‘Avrupa Birliği yolu Diyarbakır’dan geçer’ cümlesi geniş tartışma yarattı.

2005 yazında Erdoğan   Diyarbakır konuşmasında, “Kürt sorunu, bu ülkenin Başbakanı olarak herkesten  önce benim sorunumdur” dedi. Sorunları “daha çok demokrasi, daha çok vatandaşlık hukuku, daha çok refahla çözeceklerini” belirtti.

 

   26.08.2005 – Oktay Vural (MHP), ‘Türkiye’de Kürt Sorunu vardır diyerek bölücülerin ve bölücü terör örgütü PKK’nın amacı ve hedefi AKP tarafından benimsenmiştir’ dedi.

 

     28.08.2005 – Erkan Mumcu, “Kürt Sorunu tanımlaması yanlıştır” dedi.

 

     2006  Sonbahar, ‘DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar, Türkiye’nin terör meselesini aşabilmesi için tüm imkanların bugün mevcut olduğunu belirterek, ”Asker gibi, ‘Biz sonuna kadar öldüreceğiz, kimseyi bırakmayacağız’ diyen bir siyaseti benim anlayabilmem mümkün değil” dedi.  Ağar, Ege Anadolu Sivil Toplum Birliği’nin (ESTOB) düzenlediği ”Orta Doğu ve Türkiye” konulu toplantıda yaptığı konuşmada, tartışma yaratan ”dağda silahla gezeceğine düz ovada siyaset yap” sözüne ilişkin açıklamalarda bulundu.

 

 

Ekim 2006 – Baykal : Bir muhalefet partisinin genel başkanının, “dağda silah atmak yerine, ovada siyaset yapsınlar” yönündeki açıklamasının, iyi niyetli ve temiz bir düşünce olduğunu belirten Baykal, şöyle konuştu: ”Dağda çiçekler açsın, böcekler dolaşsın, kelebekler uçsun… Bunlar güzel ama Türkiye’nin yaşadığı gerçekler var, 30 bin vatandaşımız var. Sayın Genel Başkan, ‘Yanlış anlaşıldım, Baykal beni anlamadı’ dedi. Sayın Başkan, yanlış anlaşılmadınız, yanlış konuştunuz, tıpkı Papa gibi. Ovada siyaset olsun, güzel temenni. Dağda terör yapan ile ovada siyaset yapan birbirine karşı mı, alternatifi mi? Aynı projenin hizmetinde, ikisini de birleştiren siyasi proje var, bu proje için çalışıyorlar. DEHAP’tan, DTP’ye kadar PKK’nın uzantısı siyaset yapıyor. Bunları görmüyor muyuz? Dağdaki, aşağıdakiyle birlikte el ele çalışıyor. Proje tek; Türkiye’nin ulusal bütünlüğünü parçalama projesi…

 

Başbakan Erdoğan’ın PKK uzantısı olarak gördüğü DTP ile görüşmediği yıllar ve ardından Kürt açılımı.

 

Erdoğan’ın AKP genel başkanı sıfatıyla DTP ile görüşmesi. Görüşmede Hükümet mensubu İçişleri Bakanı da bulunuyor…

Cumhurbaşkanının verdiği işaret ile eski yerel isimlerin kullanılması ve Erdoğan’ın ağlatan duygu yüklü konuşması….

 

Aşağıda 1995 yılından itibaren Doğu sorunu diye başlayıp, Kürt sorunu olarak tanımlanan sürece ilişkin bir bilgi notu sunuyorum. Vakit bulup incelediğiniz takdirde, bugün ele alınan konular hakkında detaylı bilgilere sahip olacaksınız. Kürt sorununun geçirdiği evrim, Türkiye’nin demokrasi mücadelesindeki performansının çok üzerinde seyrediyor.  Bugün Türkiye’nin içerisinde buunduğu iktisadi şartlar, maalesef ‘ daha fazla demokrasi’ sloganını anlamsızlaştırıyor.

 

 

 

———————————————————————————-

1995 yıında, TOBB tarafından,  Prof.Dr.Doğu Ergil’e  hazırlatılan ‘Doğu Sorunu başlıklı rapor, DGM’den alınan ‘görülmüştür’ izniyle yayımlandı.

 

Ergil’in önerileri incelendiğinde, daha O yılda;

 

1–Terörizm salt bir aşayiş sorunu değildir. Karmaşık nedenlerin sonucudur.

2-Terörist anında infaz edilmemelidir. Mutlaka yargılanmasının  sağlanması gerekir.

3-Terörist hayal dünyasında yaşar. Zihninde sadece kahramanlar ve hainler vardır. Misyon  kutsaldır. İnsanlar ise, araç ve değersizdir.

4-Devlet hukuksal bir kurumdur. Terörizm diktatorya taşıyan bir çekirdektir. Diktatorya hevesi küçültülmelidir. İnsanların devlet ile terör örgütü arasındaki uygulama ilke ve farklılıklarını görmesi gereklidir.

5-Devlet de, terör de halkı kazanmak ister.

6-Terör sadece kolluk güçlerinin işi değildir. Tüm toplumun sorumluluğundadır. Ancak, sosyal direnişle yenilebilir.

7-Şiddet sonrası dönemde nasıl bir arada yaşanılacağı iyi düşünülmelidir.

 

hususları vurgulanmıştır.

 

Belirtilen çalışma kapsamında 1264 denek üzerinde yapılan araştırmayla  (Diyarbakır, Batman, Mardin, Adana, Mersin, Antalya), katılımcılara sorulan, ‘Nasıl bir siyasi yapı düşünürsünüz?’ sorusunun yanıtı ; Federasyon % 40, Yerel idare reformu % 18, Kürt devleti % 12, diğer % 11’dir.

 

1997 yılında TUSİAD tarafından, Prof.Dr. Bülent Tanör’e hazırlatılan, ‘Türkiye’de Demokratikleşme Perspektifleri’ isimli çalışmada ise;

 

1)  İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi,

2)   Her türkü ırk ayrımcılığının kaldırılması hakkındaki Sözleşme,

3) Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi haklar Uluslararası Sözleşmesi,

4)  Çocuk hakları sözleşmesi, Paris şartı, Kopenhag Belgesi vb. ışığında, aşağıdaki saptamalar yapılmıştır.   

 

1 – Özel Adlar : Kişilik hakkıdır, ad koyma serbestliği tanınmalıdır. Milli kültür kayıtlamasına son verilmelidir.

2 –Yerleşim yerleri adları konusunda mutlaka değişiklik yapılmalıdır.

3- Dil yasakları kaldırılmalıdır.

4 – “Ana dil”  konusunda Anayasa md.42 ve 2923 sayılı yasadaki mantık ve bilim dışı ifadeler değiştirilmelidir. Olanaklar nispetinde herkese kendi ana dilini okulda ve/veya okul dışı kurumlarda öğrenebilme ve geliştirebilme hakkı tanınmalıdır.

5-  Düşünceyi Açıklama Özgürlüğü : Terörle mücadele kanunu’nu 8. Maddesi mutlaka yürürlükten kaldırılmalıdır.

6- Basın, yayın ve Sanat ürünleri : Mevcut yaklaşım değiştirilmelidir.

7-Dernek faaliyetleri : Dernekler Kanunu md. 5/6 ile 6/4 mutlaka yürürlükten kaldırılmalıdır.

8-Radyo ve TV yayınları : TRT Kanunu’nda değişiklik yapılmalı ve Türkçe’den başka dillerde yayın olanağı da sağlanmalıdır.

9-Siyasi Partiler Kanununda değişiklik yapılmalıdır.

 

Raporun hazırlanmasından 2 yıl sonra, 1999 yılında, TUSİAD, Prof.Dr. Bülent Tanör’e, “Türkiye’de Demokratik Standartların Yükseltilmesi, Tartışmalar ve Son Gelişmeler’ başlığı  altında yeni çalışma yaptırarak, yukarıda belirtilen konulardaki gelişmeleri değerlendirmiştir.

 

1 – Özel Adlar :  İçişleri Bakanlığı bu konuda bir engel olmadığı ifade etmiştir.

2 –Yerleşim yerleri adları :  Bu konuda bir ilerleme yoktur.

3- Dil yasakları : Tamamen ortadan kalkmalıdır

4- “Ana dil” nedir? :  Bu konuda serbesti sağlanması önerilerinde artış vardır.

5-  Düşünceyi Açıklama Özgürlüğü : Sorun devam ediyor.

7- Basın, yayın ve Sanat ürünleri :  Serbesti konusundaki önerilerde artış vardır.

8-Dernek faaliyetleri :  Serbesti konusundaki önerilerde artış var…

9-Radyo ve TV yayınları : Yurt dışı yapılan çeşitli yayınlardan  sonra, öneri daha anlamlı hale geldi.

10-Siyasi Partiler : Değişiklik yok, Demokratik Kitle Partisi kapatıldı.

 

 

 2006 yılına gelindiğinde, TUSİAD’ın bu defa, Prof.Dr. Zafer Üskül’e, ‘Türk Demokrasisinde 130. Yıl’ başlıklı bir çalışma yaptırtdı.  Halen, AKP Mersin Milletvekili olan sayın Üskül, Bülent Tanör’ün yukarıda sunulan çalışmasının yöntemini benimseyerek, belirtilen başlıklarda bir güncelleme gerçekleştirmiştir.

 

1 – Özel Adlar :   Serbestlik Sağlandı…

2 –Yerleşim yerleri adları :  İlerleme yok

3- Dil yasakları : Tamamen ortadan kaldırıldı.  

4- “Ana dil” nedir? : Bu sorun ortadan kalkmış sayılmaz. En azından seçimlik ders olmalıdır.

5-  Düşünceyi Açıklama Özgürlüğü : Düzenlemeler yetersiz. Hükümler gözden geçirilmeli.

6- Basın, yayın ve Sanat ürünleri :  Olumlu adımlar atıldı, atılıyor

7-Dernek faaliyetleri : Dernekler artık kurulabiliyor. 

8-Radyo ve TV yayınları : Sınırlı da olsa kullanılmaya başladı..

9-Siyasi Partiler : Siyasi partiler kanununun 81. maddesi kaldırılmalıdır.

 

 

2008 yılında, Ankethane şirketi DTP için Doğu Ergil danışmanlığında bir anket gerçekleştirdi.

     (Kürt sorunu nasıl çözülür? Prof. Doğu Ergil’in Tempo Dergisi söyleşisi 23 Eylül  2008)  

65 il ve ilçede toplam 14 bin 243 kişiyle yapılmış bir ankete göre,

 

  95’teki sonuçlara göre milliyetçiliklerin keskinleştiğini söyleyebiliriz. Bir kere araya onca yıl boyunca giren kan var. Fakat tüm provokasyonlara rağmen geniş anlamda bir Türk-Kürt çatışması yok, buna karşı bir istek de yok. Bu çok önemli. Bunun üzerinde uzun uzun düşünmeliyiz.


Neden yok sizce? Çatışmayı önleyen ne?

İki grup var. Biri DTP, PKK çizgisi. Bunlar kimlik üzerinden siyaset yapıyor. Ben bunlara “Siyasal Kürtler” diyorum. Bunların dili şiddetle yüklü. Kürtçülük yapıyorlar. Bir de hiçbir şekilde şiddeti siyaset aracı olarak görmeyen bir kitle var. Kimlikleri konusunda duyarlı olsalar da siyasetin temeline kimliği oturtmuyorlar bu Kürtler. Ben bunlara “Kültürel ya da Tampon Kürtler” diyorum.
Bunları siyasette kim temsil ediyor?
Aslında hiç kimse. Ama genellikle AKP’ye oy vermişler. Yani kendilerine has Kürt kimlikli bir partileri yok.


Neden kültürel Kürt bunlar?

Çünkü kendilerini Kürt olarak görüyorlar ve Kürt olarak kalmaya kararlılar. Fakat Türkiye Cumhuriyeti’ne entegrasyonu siyasetlerinin ana hedefi olarak görüyorlar.


Kürt kimlikleri nerede?

Dillerinde, hislerinde, adlarında..

.
Kültürel Kürtlerin şikayetleri neler?
Doğu’dakilerin büyük şikayetleri var. Bir kere orasının Türkiye’nin eşit bir bütünü olmadığına inanıyorlar. İkincisi dışlandıklarına inanıyorlar. Adlarını değiştiriyorsunuz, dillerini kullandırtmıyorsunuz. Kürt olmanın bedel ödeyerek mümkün olduğunu düşünüyorlar. Batı ise bunu bilmiyor. Bilmediği için de kızıyor. Nereden çıktı bu Kürtler diyor?
Kültürel Kürtler ile siyasal Kürtlerin şikayetleri arasında ne

 gibi farklar var?
Siyasal Kürtler kimlik üzerinden siyaset ürettiği için ayrımcılık yapıyor. DTP hep Kürtler için politika üretiyor, ülkenin bütünü için hiçbir şey söylemiyor. Ancak şikayetleri arasında fazla fark yok bu iki grubun. Kürt olmanın ağırlığını ikisi de hissediyor. Ama kültürel Kürtler bütünleşmekten yana. Kürtlüklerinin kabulü ve saygı görmesi karşılığında bu ülkeye sadakatle bağlı olduklarını her fırsatta söylüyorlar. Ötekilerin sadakati ise pazarlığa bağlı.

 

Nedir pazarlık şartları?
Af ve özerklik örneğin. İstekleri hep siyasal nitelikli. Ötekiler ise yaşamsal taleplerde bulunuyorlar. Ama ikisinin ortak noktası Kürt kimliğinin kabulünü istemeleri. Oysa Kürt kimliği şimdiye kadar hep reddedilmiş.
Kürt kimliğini tanımanın içine neler giriyor?
Bütün mesele bu. Dağa gitmeyi engellemek için şiddetin bir siyaset aracı olarak kullanılmasını engellemek lazım. Bunun için kültürel Kürtler’i muhatap almalıyız. Madem ayrılmak istemeyen geniş bir kitle var. Bizim muhatabımız onlar. Onları karşımıza alıp sormalıyız.


 Kültürel Kürtler ellerindeki böyle büyük gücü neden kullanmıyorlar?

PKK bunları sürekli tehdit ediyor, hatta öldürüyor.  

 

DTP’nin içindeki ılımlı kanat niye kendi ayırıp, daha geniş bir kitleye hitap etmeyi seçmiyor? PKK korkusundan mı?
Bir tarafta, PKK diğer tarafta devlet korkusundan.
Ama devlet DTP’yi kabul ediyorsa daha yumuşağını neden kabul etmesin?
DTP de Meclis’e normal yollardan girmedi ki. DTP kayalar arasından çıkan bir bitki gibi. O yüzden kültürel Kürtler iki arada, bir derede. Bir taraf uçurum, öbür taraf sert kaya.
Kimlikler konusunda bir ilerleme olmazsa kültürel Kürtler’den

 siyasal Kürtler’e doğru bir kayış olur mu?
Olur tabii. belki de oluyordur. Bilemiyoruz ki. Bu konular araştırılmıyor maalesef. Kürt varlığını kabul etmediğimiz için ilerleme olmuyor.
Olsa bile çoğunluk kültürel Kürt değil mi? Dolayısıyla çok sabırlı bir topluluktan bahsediyoruz o zaman?
Evet, ve bunun sebebi son dönemdeki iyileşmeler ve AB perspektifi. Kürtler bir gün Avrupalı olacak bir devletin vatandaşı olmanın mutluluğundalar. Bu umut kaybolursa ayrışma gerçekleşebilir. O yüzden bir an önce aklımızı başımıza toplayıp tampon Kürtleri köprü haline getirmeliyiz..(Kaynak: Tempo Dergisi)

 

 Anket sonuçları :

 
KÜRT-TÜRK DEĞİL, KÜRT-KÜRT AYRIŞMASI VAR
Araştırma Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki Kürt halkının net olarak iki gruba ayrıldığını ortaya koyuyor. Bir ‘Türk-Kürt ayrışması’ beklenirken, tam tersine bu ayrışma Kürtler arasında yaşanmış. Bu ayrışma silahlı çatışma ve örgütsel bağın meydana getirdiği ‘radikalleşmiş bir grup DTP odaklı küme’ ile onun karşısında ‘radikalizmi ve silahlı çatışmayı benimsemeyen bir başka Kürt grup’ oluşturmuş. Araştırmacıların ‘ılımlı küme’ diye tabir ettiği bu Kürtleri Doğu Ergil, ‘tampon Kürt nüfusu’ diye tanımlıyor. ‘PKK terör örgütü müdür, amacı vatanı bölmek midir? DTP PKK’yı destekliyor mu? Çatışmaların devam etmesi hâlinde Türk-Kürt savaşı çıkacağına inanıyor musunuz? Türkiye bir iç çatışmaya mı gidiyor? Kürt milliyetçiliği yükseliyor mu?’ gibi sorulara keskin cevaplar veren bu kitlenin yaklaşımı ve tercihleri batı illerinin tepkilerine benziyor. Ve âdeta Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerindeki Kürt halkı ile batı illerindeki Türk-Kürt halkları arasında bir ‘tampon kitle’ vazifesi yerine getiriyor. Doğu ve Güneydoğu illerinde yaşamanın verdiği realizm ve Kürt olma bilinciyle hareket eden bu kitle, bölgenin radikalizmini ve aşırılıklarını da yumuşatıyor, hatta engelliyor. Araştırmacılara göre, siyasetçilerin bu kitleye sahip çıkması gerekiyor.

TAMPON KÜRT NÜFUSU, ÇATIŞMA VE AYRIŞMAYI ENGELLİYOR
Bu tampon Kürt nüfusu bir Türk-Kürt çatışmasına ve ayrışmasına izin vermediği gibi DTP ve PKK’ya karşı da ciddi bir mesafe koyarak onların etkisini azaltıyor. Sorunun çözümünü ise DTP’den ziyade başka partilerde, özellikle ‘Kürt sorunu’nu çözmeye yatkın; ancak Türk milliyetçiliğini öne çıkarmayan partilerde görüyor. Araştırmacılara göre, bu kümenin destekleyeceği partiler, önümüzdeki yerel seçimlerde, tıpkı 22 Temmuz’da olduğu gibi DTP ve bölgedeki siyasetin en büyük rakibi olacak. ‘Tampon Kürt nüfus’ diye tabir edilen Doğu ve Güneydoğu’daki Kürt halkı siyaseten kaybedilirse etnik ve bölgesel ayrışma ve çatışma kapıda gözüküyor. Araştırma danışmanı Ergil, bu tehlikeye şu cümlelerle dikkat çekiyor: “PKK’nın yapamadığını Türk kamu yönetimi, çoğulcu ve katılımcı modern bir demokrasi yaratamadığı için kendi eliyle yapabilir. Bugün taktik bir araç olarak görülen şiddet, ayrışmayı hedefleyen stratejik bir amaca dönüşebilir.”
Araştırmanın sonuçları konu başlıklarıyla şöyle sıralanıyor:
KÜRT-TÜRK İKİ AYRI HALK MI?



DTP’nin güçlü olduğu Doğu ve Güneydoğu illerinde belirgin bir ‘Kürt sorunu’ algılaması var. Deneklerin yüzde 78,3’ü Türkiye’de bir Kürt sorunu olduğuna inanırken, sadece yüzde 20,3’ü ‘sorun yok’ diyor. DTP’nin güçlü olmadığı diğer doğu illerinde yüzde 47, ‘sorun vardır’ derken, yüzde 36,1’i buna karşı çıkıyor.

Bütün doğu illeri düşünüldüğünde, toplumsal olarak ‘Kürt sorunu’nun varlığının artık kabul edildiğini söyleyebiliriz. Batı illerinde ise ‘Kürt sorunu vardır’ (yüzde 21,4) ve ‘fikrim yok’ diyenler (27,9) bir küme oluştururken, yüzde 50,7’lik bir kitle kesin bir dille ‘sorun yok’ diyor. Batıda bile sorunun kabulü ve kararsızlar anlamında ciddi bir eğilim var. Anketin bu kısmı için yapılabilecek yorumlardan biri ‘DTP’nin etkili olduğu halk tabakaları arasında siyasi ve ideolojik tercihlerin daha belirginleştiği’. Bunun da araştırılması gerekiyor. ‘Sizce Kürtler ve Türkler iki ayrı halk mıdır?’ sorusuna verilen cevaplar da aynı keskinlikte. DTP’nin güçlü olduğu illerde ‘evet’ cevabı yüzde 69,1’lerde, aynı bölgede DTP’nin zayıf düştüğü yerlerde yüzde 44,4. Batı illeri ise ‘Kürt-Türk ayrı halktır’ yaklaşımını tamamen reddediyor (yüzde 64,8).

 ‘DEMOKRASİ VE İNSAN HAKLARI SORUNUMUZ VAR, SİVİL ANAYASA HEMEN ŞİMDİ’
Anketin tüm Türkiye’yi ortak paydada birleştiren soruları da var. Örneğin ‘İnsan hakları ve demokrasinin yeterli olduğunu düşünüyor musunuz?’ ve ‘Yeni bir sivil anayasa yapılmalı mı?’ soruları tam bir mutabakat göstergesi. DTP’nin güçlü olduğu illerde yüzde 65,1, güçlü olmadığı doğu illerinde yüzde 57,7, batı illerinde ise yüzde 56,4 ‘demokrasi ve insan hakları yetersizdir’ diyor. Sivil bir anayasa ihtiyacı ile ilgili soruya aynı bölgeler sırasıyla yüzde 71,8/yüzde 65,6/yüzde 64,5 oranında ‘evet yapılmalı’ diyor. Yani, sivil anayasa ihtiyacı ile hak ve özgürlükler bir ‘etnik hak’ olarak değil, ‘vatandaşlık hakkı ve demokratikleşme meselesi’ olarak algılanıyor.

Türkiye’de zaman zaman tartışılan ana dilinde eğitim konusu aslında bu anketle çarpıcı bir gerçeği ortaya çıkarmış. Buna göre doğu ve güneydoğu illerindeki denekler ‘anadilde eğitimi’ Kürtçe, batıdakiler ise Türkçe olarak algılıyor. Bu yüzden hem doğu hem de batı illeri ‘anadilde eğitimi destekliyor musunuz?’ sorusuna yüksek (yüzde 70 civarı) oranlarda ‘evet’ cevabını vermiş. 

 

 

Aralık 2008’de TESEV RAPORU olarak bilinen ‘Kürt Sorunun Çözümüne dair bir Yol Haritası : Bölgeden Hükümete Öneriler’  başlıklı çalışma da kamuoyunda yankı uyandırdı.

 

Raporun girişinde, ‘Bu raporda yer alan değerlendirme, tespit ve öneriler, TESEV’e değil Kürtlere aittir’ deniliyor.  Rapor, Kürt toplumunu temsil ettiği düşünülen çeşitli uzmanların, kanaat önderlerinin, siyasilerin ve sivil toplum temsilcilerinin görüşlerine dayanılarak oluşturulmuştur. Raporun temel amacı, sorunun birinci derecede muhatabı olan Kürtlerin seslerini hükümete ve Türkiye toplumuna duyurmalarına aracılık etmektir.

 

Kürt Sorunu, sadece bir ‘terör sorunu’ değil, etnik, kültürel, hukuki, siyasal, sosyal, ekonomik ve psikolojik boyutları olan bir sorundur. PKK yokken de Kürt Sorunu vardı; PKK tamamen yok edilse bile Kürtlerin sorunları ve talepleri var olacaktır. Silahlı çatışma süreci, özelde bölge ve Kürtler, genelde bütün toplumda maddi ve manevi büyük kayıplar yaratmıştır. Şiddetin kesildiği dönemlerde, devletin kalıcı barışı tesis etmeye yönelik bir politika izlememiş olması, çözüm yolunda önemli fırsatların kaçırılmasına yol açmış, Kürtlerde devlete karşı güvensizlik yaratmıştır. Bugüne kadar Kürtler ile devlet arasında bir siyasal sorun olan Kürt Sorunu, son dönemlerde hızla bir Türk-Kürt çatışmasına dönüşme tehlikesine işaret etmektedir.

 

I. Genel ilkeler

Son yıllarda atılan adımlar, Kürtlerin bazı taleplerini bir dereceye kadar karşılasalar da, Kürt Sorunu’nu çözmek için yeterli değildirler. Sorunun çözümü yönünde atılacak her türlü adım öncelikle demokratik süreçlere dayanmalı, politikalar geliştirilmeden önce Kürtlerin siyasi ve diğer temsilcilerinden görüş ve bilgi alınmalı, bu yapılırken kapsayıcı olunmalıdır. Kürt Sorunu’nda ‘çözüm’ün siyasi, ekonomik, sosyal ve diğer alanlarda eş zamanlı adımlar atılmasıyla mümkün ve anlamlı olacağı unutulmamalıdır.

 

II. Siyasi  adımlar  

 

  1. PKK’nın silahsızlandırılması
  2. Sivil toplum kuruluşları ile diyalog
  3. Kürt siyasi  partileri ile  diyalog

 

III. Anayasal ve yasal reformlar

 

  1. Yeni anayasa  
  2. Yasal reformlar  

IV. Ekonomik reformlar   

  1. GAP Eylem Planı
  2. Sanayi  ve ticaret politikaları  
  3. Turizm  
  4. Sınır ticareti
  5. Tarım ve hayvancılık

 

 

V. Sosyal politikalar

 

Kürt Sorunu’nun bir sonucu olan ve bölgede alarm verici düzeyde olan yoksullukla mücadele için siyasal çözüm beklenmeksizin acilen bir eylem planı geliştirilmelidir. Sosyal politikalar hak temelli bir anlayışa dayanmalı, vatandaşların etnik kökenlerine, siyasi görüşlerine, adli sicillerine ve siyasi faaliyetlerine bakılmaksızın haklarından

yararlanabilmeleri sağlanmalıdır. Doğrudan gelir transferi, sosyal politikanın bölgedeki en ivedi, en etkin aracı olmalı, gelir transferinde ve benzer sosyal yardımda süre, ihtiyaç ile ilişkilendirilmeli, sosyal yardımlardan sorumlu olarak bir tek kamu kurumu yetkilendirilmeli, yardımlar yapılırken insan onuruna saygı gözetilmeli ve yardım

alanların kimliklerinin deşifre edilmemesi sağlanmalıdır. Sosyal hizmetlerin profesyonel kişi ve kurumlarca yapılması amacıyla, Dicle Üniversitesi ile Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nde Sosyal Hizmet Bölümleri açılmalıdır.

 

  1. Eğitim
  2. Yoksullukla mücadele
  3. Çocuklar  
  4. Kadınlar
  5. Mevsimlik İşçiler

 

VI. Zorunlu göç

a. Koruculuk

b.Köye dönüş

c. Kentte yaşam

d. Tazminat Yasası

e. Mayınlar

f. Adaletin tesisi  

 

VII. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi





Davutoğlu’nun Fantezileri ve Küresel Bunalım(2)

10 08 2009

Dış politikada ürettiği teorileriyle ünlü olan sayın Davutoğlu, ortaya koyduğu yol haritasıyla yeni Osmanlılıcık akımını benimseyenlere moral ve enerji vermeye devam ediyor. Bu çevreler gündemdeki Afrika’ya açılım stratejisini ilgiyle izliyorlar. İngiltere’nin Mısır’a 100 yıl önce yaptığı ‘komiser’ ataması, ya da Fransa’nın Afrika’daki sömürgelerine, milli çıkarlarını korumakla görevli yönetici ataması mantığına benzeyen Büyükelçi atamaları yapıyor.

Geçmiş hükümetler döneminde, Özal’lı ve Demirel’li yıllarda da, Afrika hep Türkiye’nin kapsama alanında ve gündemindeydi.

1973 yılında, yurt dışı müteahhitlik hizmetleri faaliyetlerimiz Libya’da başladı.

Yakın dönemdeki Cezayir açılımının tarihi de eskidir.

1990’da Mısır’da otomobil montaj hattımız vardı.

1990’larda Cezayir’de beyaz eşya üretim hattımız vardı.

1997’de, Türk uzmanları Nijerya’da tüm eyaletleri kapsayan fizibilite çalışması yaptılar.

 Sudan’a askeri araç satışları ve Eximbank kredisinin tarihi de eskidir.

 Türk Silahlı Kuvvetleri’nin eğitim verdiği Afrika ülkeleri vardır.

 80’lerde Senegal’de Ticaret Müşavirimiz vardı. 1992 yılında, Hazine ve Dışticaret Müsteşarlığı Afrika masasının, Türkiye’nin ciddi bir Afrika vizyonuna sahip olabilmesi için mutlaka Afrika Kalkınma Bankasına üye olması gerektiği yönünde çalışmalar başlattığı bilinir.

 Bu açıdan Sayın Davutoğlu’nun bugün gündemimize taşıdığı Afrika açılımı stratejisi, özgün veya yeni bir açılım modeli değildir. Üstelik, Büyükelçi ataması yapılan ülkeler incelendiğinde, bu atamaların yapılmasında hangi nesnel kriterlerin öne çıkmakta olduğu konusunda da soru işaretleri vardır.

1 – Sayın Davutoğlu, uzun süren Dişişleri Bakanlığı döneminde, Dış Ticaret Müsteşarı ve Dış ticaretten sorumlu eski Devlet Bakanı gibi, ihracat kapasitemizin arttırılmasından ziyade, mevcut ürünlerimizle komşulara ve Afrika’ya açılımı marifet sayan teknisyen ve siyasilerle birlikte çalışarak, yanlış bir Afrika vizyonu almıştır. Zaten, ilgili Müsteşar da, Afrika’ya Büyükelçi tayin edildiğini öğrendiğinde, izlediği popülist stratejinin nelere mal olduğunu anlamıştır.

2 – Sayın Davutoğlu uluslararası siyasete teori üretmekten fırsat bulup, Türkiye’nin ‘nereden nereye’ geldiğini izleme fırsatı bulamadı. 20-30 yıl önceki Türkiye, bugün aynı Türkiye değil.

Davos toplantıları olarak bilinen organizasyonu gerçekleştiren WORLD ECONOMIC FORUM isimli kuruluş tarafından hazırlanan ‘2008 -2009 Dünya ekonomik rekabetçilik kıyaslaması raporunda (The World Economic Competitiveness Report) yer alan rekabetçilik kıyaslaması başlıklarının büyük bir bölümünde, Türkiye’nin 134 ülke arasındaki sırası aşağıdaki gibidir.

GSMH (2007)(1969 yılındaki GSMH sıralaması)    

17 

   17

Kişi Başına Milli Gelir (2007) 9600 ABD Doları ile… 

51

Kamu Fonlarından şahısların ve şirketlerin haksız şekilde yararlandırılması  (En çok yolsuzluğun yapıldığı ülke sıralaması) 

34

Halkın Politikacılara Güveni 

78

Kamu kaynaklarının israfı (7 üzerinden 2.9 puan ile – 1 israfın en çok olduğu ülke) 

37

 

İş alemi üzerindeki terör tehdidi 7 üzerinden 4.6 ile – 7 hiç terör tehdidi olmayan ülke)

17

Genel alt yapı kalitesi

70

Karayollarının kalitesi

54

Demiryolu alt yapısı

69

Limanların alt yapısı

88

Kamu borçları(2007, toplam borcun GSMH oranı % 40 ile)

68

Yaşam süresi (73 yıl ile)

55

Bebek ölümleri

50

Eğitim Sisteminin Kalitesi

77

Bilim ve Matematik eğitiminin Kalitesi

73

Okullarda İnternet Erişimi

55

Yabancı sermaye ve yeni teknoloji transferi

86

 Şirketlerin Ar-Ge harcamaları

73

Kadınların İşgücüne katılımı(Erkek iş gücü %’si hesabıyla) 

129

 

Yukarıda yer alan veriler doğrultusunda Türkiye’nin küresel rekabette oldukça alt sıralarda yer aldığı söylenebilir. Hatta, yeni küresel rekabet endekslerine göre, Türkiye’nin gelişmekte olan ülke konumundan, geri kalmış ülke konumuna geçmekte olduğunu söylemek de mümkün bulunmaktadır.

 Bahsi geçen kaynak verilerine göre, 2008 yılında Türkiye genel rekabet gücü sıralamasında 63. ülkedir.

 Oysa, Türkiye, daha 1997 yıllında 35. sırada bulunmaktaydı.

Diğer bir ifadeyle, bazı Afrika ülkeleri bile son 10 yılda Türkiye’yi çeşitli başlıklarda geride bıraktı. Türkiye geri gidiyor. Böyle bir ülkenin dış politikası, ancak, silahının menzili kadar olabilir.

Nabucco projesi veya Putin’le imzalanan anlaşmalar stratejik derinliğimizin artmakta olduğu yönünde yanlış bir sinyal vermemeli. Bu anlaşmalar tıpkı, bir Afrika ülkesinde olabileceği gibi, milli menfaatler yerine, enerjideki ekonomik potasiyelimizin medya destekli enerji şirketlerine ve uluslararası tekellere peşkeş çekilmekte olduğu anlamını taşıyor.

Sayın Bakan, aslında Siz de, ben de bu açılım macerasının arkasında hangi nedenin yattığını çok iyi biliyoruz ama, bilmemezlikten geliyoruz, O başka. Afrika için gerçekten “sorumlulukların da küreselleşmesi’’ fikrindeyseniz, Fransa ile el ele vererek, Birleşmiş Milletlerde(BM) Afrika için birşeyler yapabilmenin teorisini ve pratiğini üretiniz. Bu sayede, G7 ile birlikte uluslararası ekonomi–politiğin oligarşik bir düzlemde yönlendirilmesini hedef edindiğini ifade ettiğiniz BM’yi de, doğru bir yöne çekmiş olursunuz. Bir Osmanlı torunu olarak bu size daha çok yakışır.





Hadi hayırlısı! Dün Nabucco ve AB, bugün Putin ve Rusya

7 08 2009

Bugün Türkiye açısından tarihi bir gün. AKP açısından da bir dönüm noktası. Bugün imzalanacak anlaşmalarla Türk – Rus ilişkileri daha da derinleşecek.

Mavi akım nedeniyle, Rusya’ya bağımlılıktan dem vurup, ortalığı ayağa kaldıranlar, bugün Türkiye’yi Rusya’ya daha da bağımlı kılan gelişmeleri başarı gibi sunuyorlar. Medya da buna çanak tutacak manşetleri atıyor.

Medya – enerji – petrol ve doğal gaz boru hatları – ENI – OVM derken, Türkiye, enerji işlerinde açılıp saçılıyor. Odaklanma sorunu yaşıyor. Kimileri, Türkiye’nin oynadığı rolün, ‘dengeli’ olduğundan bahisle, gelişmeleri büyük açılım olarak görüyor. Ancak, şunu belirtelim ki; bu açılım, uluslararası enerji şirketleri ile özellikle, Türkiye’de enerji işi yapan medya destekli enerji şirketlerinin büyük açılımları anlamına geliyor.

 Çok dikkat etmek gerekiyor!

 Zira, Türk – Rus işbirliğinde büyük adımlar atan siyasilerin sonu hiç de iyi olmamıştır. Üstelik, Menderes, Demirel, Özal, Erbakan ve Yılmaz medya odaklı adımlar da atmamışlardı.

Çok dikkat etmek gerekiyor !

Silivride’ki salondan, daha büyük bir salonda, bir de Enerji davası gündeme gelirse, sanırım iddianame dosyasının uzunluğu Ergenekon’un rekorunu kıracak.

Ya da AKP sonsuza kadar iktidarda kalacak!

Hadi hayırlısı!





Davutoğlu’nun Fantezileri ve Küresel Bunalım (1)

3 08 2009

Uzun yıllardan beri Dışişleri Bakanlığı yapan Davutoğlu ilginç bir kişilik. Bilim adamı da olmasına rağmen fantazilerinin bilimsel temeli yok. Hayal dünyasında yaşıyor. Bilim adamı olmasına rağmen, bugün Türkiye’nin dünyadaki konumunun, kapasitesinin ve içerisinde bulunduğu bunalımın farkında değil. Türkiye’yi, Osmanlının zirve yaptığı dönemdeki gibi bir konumda zannediyor. Kendisini de, Osmanlının kudretli bir sadrazamı gibi görüyor. Bu nedenle, gerçeklerle değil de, hayallerle yaşamayı benimseyen bir kısım köşe yazarı tarafından büyük ilgi ve hayranlıkla izleniyor.

Davutoğlu’nun son dönemde geliştirdiği Afrika açılımı harekatını izliyorum, anlamaya çalışıyorum. Tıpkı, yıllar önce ‘komşularla sıfır sorunlu politika’ kavramını gündeme getirdiğinde taşıdığım ve hala taşımakta olduğum endişeler gibi endişelere sahibim.

Önce, ‘komşularla sıfır sorunlu politika’ya dönelim. Komşularımızla ilişkilerde, 2002 şartlarına göre ne değişti? Objektif olarak bakıldığında, İran ve Irak ile ilişkiler aynı seviyede diyebiliriz. Suriye ile dost olunmuş. Ermenilerle hala küsüz, üstüne üstlük Azerileri darıltmışız. Gürcistan’dan elimizi ayağımızı çekmek zorunda kalmışız. Bulgaristan aynı Bulgaristan. Yunanistan da büyük abi olarak geriye çekimiş, yerine Güney Kıbrıs’ı karşımıza aktör olarak çıkartmış. KKTC ile ilişkiler nerede, Allah biliyor. Rusya ise hala orada, taa uzakta duruyor. Demek ki, Davutoğlu’nun sevenleri durumu benim gibi değerlendirmiyor. Bu nedenle de O’nu başarılı buluyorlar. Olabilir. Demokrasi var.

Şimdi Afrikaya gelelim. Ben hem Davutoğlu’na hem de sevenlerine öncelikle bir tavsiyede bulunacağım. Mutlaka okunması gereken bir kitap önereceğim. Kitabın adı ‘Küresel Bunalım, 11 Eylül Konuşmaları, 2002’ yazarı ise, Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu. Aynı Davutoğlu.

Tam bir az gelişmiş ülke dış politikası şahaseri olan bu kitap, Türk Dışişlerinin hangi ellerde olduğunu somut bir şekilde ortaya koyuyor. Davutoğlu, Türkiye’nin, üyesi olduğu uluslararası kuruluşları gerektiği gibi harekete geçiremediğinden bahsediyor. Avrupa Birliği sürecinin hukuki açıdan ne anlama geldiğinden habersiz, serbest atışlar yapıyor. Hatta, daha da ileri giderek, Birleşmiş Milletleri(BM) şöyle tanımlıyor; ‘… Endüstri devrimine paralel olarak ortaya çıkan hukuksuz sömürgeciliğin, uluslararası hukuk içinde örtülü bir şekilde sürdürülmesini sağlayan BM yapılanması, ne insanoğlu’nun ortak değerleri konusunda etkin bir alt yapı oluşturabilmiş, ne üyeler nezdinde tam bir meşruiyet kazanabilmiştir…. BM, G7 ile birlikte uluslararası ekonomi–politiğin oligarşik bir düzlemde yönlendirilmesini hedef edinmiştir.’ Sayfa 214.

 Bu cümleyi uluslararası ilişkiler konusunda eğitim almamış birisi sarfetse, aslında ‘bravo’ demek gerekir. İddialı olmakla birlikte, çok da yanlış bir tanımlama değil. Ancak, bunu Prof. ünvanlı birisi söylerse, o zaman durup düşünmek lazım. Zira, bunca yıllık eğitimden sonra, Siz, uluslararası örgütleri ne zannediyordunuz ki diye sormak lazım. Aynı kitapta, Türkiye’nin ECO (eski RCD) ve İKÖ’yü de hareketlendiremediğinden de bahsediliyor. Bu noktada, Profesöre, en baştan bir uluslarası ilişkiler lisans eğitimi önermek gerekiyor. Davutoğlu, Dışişleri Bakanı olduktan sonra, Türkiye’nin BM’de güvenlik konseyi sandalyesi kazanmasını bir büyük başarı gibi sundu. Hatta, yukarıda tanımladığı kuruluşda, Güvenlik Konseyinde oturum bile yönetti. Diğer bir ifade ile, oligarşik düzlemde politika yapan bir kuruluşu yönetebilme şansını büyük bir meziyetmiş gibi anlattı. BM, bugüne kadar Afrika için neler yapabilmiştir. Davutoğlu’nun BM üzerinden Afrika’da gerçekleştirmeyi düşündüğü projeler nelerdir, bilemeyiz ancak, Davutoğlu’nun mimarlığında Türkiye’nin Afrika açılımın da, onun yaşadığı küresel bunalımın bir sonucu olarak fantaziden öteye geçmeyeceğini rakamlarla ifade edebiliriz. (Devam edecek)





Nabucco Gerçekleri

22 07 2009

Nabucco boru hattı projesi, 13 Temmuz”da imzalanan hükümetler arası Anlaşma ile yeni bir safhaya girdi.

Projenin taşıdığı önem, neredeyse tüm köşe yazarları tarafından vurgulandı. Yapılan yorumların çoğunda, projenin  Avrupa Birliği açısından taşıdığı önemin altı çizildi. Hatta, Radikal yazarı Murat Yetkin,  projenin öneminin Türkiye”de  yeterince anlaşılmadığından bahisle,  bu projenin önemini Putin”in  bile anladığını  ifade etti.

Mehmet Altan, bir şekilde Nabucco ile Ergenekon arasında ilgi kurdu. Nabucco hattının tam olarak nereden geçmekte olduğunu galiba bilmiyor. Bilgi sahibi değil ancak, fikir sahibi…

Ben, Fehmi Koru ve Nazlı Ilıcak’ın bu projeyle ilgili olarak daha çok yazı yazmalarını arzu ediyorum.  Zira, doğal gaz konusundaki  bilgi eksikliklerine  rağmen, oldukça sert yazılar yazabilen bu ikiliden, Nabucco konusunda da yazmalarını beklerdim.  Tıpkı, Fehmi Koru”nun 11 ve 23 Mayıs 2001″de Yeni Şafak”ta yazdıkları gibi…  Tıpkı, Nazlı hanımın 25 Mayıs 2000″de Yeni Şafak”ta yazdığı gibi…

Ben aşağıda, hem yeni başlayanlar için hem de bilgi eksikliğine rağmen yorum yapmakta sakınca görmeyenler için bir Nabucco notu  sunuyorum…

NABUCCO GERÇEKLERİ

Nabucco Operasından Nabucco Projesine
 
”Yıl M.Ö. 586″dır. Babil Krallığı en ihtişamlı dönemlerini yaşamaktadır. Kral II. Nabucco gücünün doruğundadır ve kendisine yeni hedef olarak Kudüs”ü seçmiş ve Kudüs”ün kapılarına dayanmıştır. Kudüslüler kenti korumak için ilginç bir savunma taktiği uygulamaktadır. Nabucco”nun daha önce öldü sanılan kızları Abigaille ile Fenena, aslında Kudüslülerin elindedir. Kudüslüler Fenena”yı barış için rehin tutmaktadırlar. Kudüs”ün etkili ismi İbrani Başrahibi Zaccaria, Nabucco”nun kente girdiğini haber alınca, Fenena”yı öldürmek ister. Ancak bu emeline ulaşamadan engellenir. Zira, Kudüs Kralı”nın oğlu Ismaele,  Fenena”yı sevdiği için onun öldürülmesine izin vermez. Kenti işgal etmek için Kudüs kapılarına dayanan Kral Nabucco”nun kızına aşık olan ve onun hayatını kurtaran İsmaele vatan haini ilan edilir. Diğer esir kız Abigaillee ise aslında Nabucco”nun öz kızı olmadığını düşünmekte ve krallık tacını ele geçirmeyi planlamaktadır. Ayrıca Abigaille, Fenena-İsmaele aşkından rahatsızdır, çünkü o da İsmaele”i sevmektedir.”
 
Hikayede M.Ö. 586 yılında Kudüs”te ve Babil”de yaşanan ve tarihte “Babil Esareti” diye bilinen bir olay anlatılmaktadır. Verdi (Parma, 1813-Milan 1901) tarafından yazılan dört perdelik Nabucco operasında, aşk, entrika, savaş ve mücadele gibi bugünün petrol ve doğal gaz oyununun vazgeçilmez öğelerinin tamamı kendi yerini almıştır. Müzik tarihinin en iyi opera bestecilerinden biri olan Verdi “Nabucco Operası”nı sanki bugünkü Nabucco Projesi için yazmıştır.
 
Nabucco Operası daha sonra Türkiye”de de sahnelenir. Ancak, bu sadece operayla sınırlı kalmaz ve AB Enerji Bakanları Türkiye”ye Nabucco Projesi”nde başrolü verirler. Proje kısaca, Hazar Bölgesi ve Orta Doğu doğal gaz rezervlerini Avrupa pazarlarına ulaştırmayı öngörmektedir” (Turksam.org). 

Avrupa”nın doğal gaz ihtiyacı

2030 yılında Avrupa”nın 300 milyar metreküp doğal gaz açığı olacaktır.

 
 
 
Türkiye”nin doğal Gaz Arz ve Talep Senaryoları
Botaş tarafından yapılan talep tahminlerine göre, yeni alım anlaşmaları neticelendirilmediği takdirde, Türkiye”nin doğal gaz açığı 2020 yılında 26 milyar metreküp, 2025 yılında 30 milyar metreküp ve 2030 yılında 36 milyar metreküp olacaktır.  Bugünkü tabloya bakarak, Türkiye”nin  doğal gaz arzı ve güvenliği konusunda, kendi  öncelikleri yerine Avrupa”nın önceliklerine  önem verdiği söylenebilir.

1 – Nabucco (N) projesi, Türkiye”nin doğusu ve güneyinden gelecek doğal gazın Türkiye üzerinden Avrupa”ya  transit geçişini sağlayan bir boru hattı projesidir. N projesi 2002 yılı Mayıs ayından itibaren somutlaştırılmaktadır. 


2 – N boru hattı 3300 km. uzunluğunda olacaktır. Türkiye topraklarından geçecek hat uzunluğu 2000 km.
civarındadır.

Toplam Nabucco Boru Hattı Uzunluğu (Besleme Hatları Hariç): 2.841 km

 

Toplam Nabucco Boru Hattı Uzunluğu (Besleme Hatları Dahil): 3.282 km

13 Temmuz”da imzalanan anlaşmada ise, hattın Türkiye”ye giriş noktası 3 olarak ifade edilmektedir.

3 – N projesine ortak ülke ve firmalar şöyledir. Taraflar eşit ortaktır. 

Türkiye  (BOTAŞ)
Avusturya (OVM)
Macaristan (MOL)
Bulgaristan (EAD)
Romanya (TRANSGAZ)
Almanya  (RWE, Şubat 2008″de ortak oldu)

                        
4 – N projesinin yatırım harcamaları (CAPEX) 7,9 milyar Euro”dur.

5 – N projesinin 25 yıllık operasyon harcamaları (OPEX) 5,7 milyar Euro olarak öngörülmektedir.

6 – N projesi ile yılda 31 milyar metreküp gaz taşınması planlanmıştır.

7 – N projesinden 25 yıllık süre içerisinde beklenen vergi geliri toplamı 7,8 milyar Euro düzeyindedir. Türkiye”nin payına düşen vergi miktarı 4.2 milyar Euro”dur. Bu rakam yılda 168 milyon Euro”ya tekabül etmektedir.  

8 – N projesinin 55,3 milyar Euro büyüklüğünde bir “iş” olduğu varsayımıyla hareket edilmektedir.

9 – N projesi ile taşınacak gazın ancak % 50″si N ortaklarına Avusturya”dan satılabilecektir

10 – Başlangıçta, Hazar ve İran gazı hedeflenerek yürütülen çalışmalarda, giderek daha fazla tedarikçi ülkenin adı geçmeye başlamıştır. Bunlar; Rusya, Mısır, Irak ve Katar”dır.

11- Rusya, N projesinin oluşturulmasının mantığı çerçevesinde, projeye katılmayacağını defalarca beyan etmiştir. 

12 – ABD”nin Irak”tan çekilmesi planları çerçevesinde, Irak gazının da dünya pazarlarına açılması konusu son dönemde gündeme gelmiştir.  Gaz ihracatı konusunda, Kürt yönetimi ile Merkezi hükümet arasında sorunlar mevcuttur. Merkezi Irak hükümeti, K.Irak”ta sonuçlandırılan bazı uluslararası sözleşmeleri veto etmektedir.

A Troubled Pipeline
By Owen Matthews | NEWSWEEKFrom the magazine issue dated Jun 29, 2009.  Nabucco, the  natural-gas pipeline running from Central Asia to Austria via the Balkans and Turkey, has run into trouble from an unexpected quarter. The European Union hopes Nabucco will help break its dependence on Russian gas. However, since the project’s inception, there have been nagging doubts that Caspian Sea countries will be able to provide enough gas to fill the pipeline at its source. Azerbaijan already peddles most of its gas to Turkey, while other Central Asian countries have recently pledged to sell their reserves to Russia’s Gazprom. To remedy that shortfall, a consortium of gas companies from Austria, Hungary and the United Arab Emirates recently struck an $8 billion deal with Iraq’s Kurds to source gas from their region, run it into the pipeline via Turkey and thus solve Nabucco’s supply problems.The deal quickly drew criticism from Baghdad and Ankara, which have actively sought to block Kurdistan’s oil ambitions over fears that independent energy revenue could help bolster the region’s bid for political autonomy. Earlier this month the Iraqi government vetoed the Kurds’ Nabucco arrangement, saying that the Kurdish regional government could not strike its own energy deals without violating Iraq’s Constitution.Baghdad offered to supply Europe from another field instead—one not under Kurdish control—but it couldn’t promise gas until 2014 at the earliest. Oil has long been a source of simmering tensions between the Kurds and the central Iraqi government, which has also moved to bring border controls in the Kurdish region under Baghdad’s authority.
Turkey, too, has expressed its unhappiness over the Nabucco deal. Rather than allowing Iraqi Kurds to enrich themselves with gas money—which would likely bolster their de facto independence from Baghdad—Turkey prefers to bank on the chance that its ally Azerbaijan will be able to produce enough gas to fill the pipe.Either way, Nabucco’s backers are being forced back to the drawing board. Even with €250 million pledged by the European Commission for its funding, and even with Turkey easing the terms by which gas will transit its territory, there’s little point in building an expensive new pipeline if there’s not enough gas at the source to put in it. And with Moscow making progress on its South Stream gas pipe, which is planned to run under the Black Sea to Bulgaria and on to the Balkans and Italy to deliver gas by 2015, Europe’s attempts to break free from Russian gas dominance may turn out to be only a pipe dream.    

 

13 – MOL ve OVM, Arap sermayesinin ağırlıklı olarak hakim olduğu, K.Irak”da doğal gaz alanında faaliyet gösteren bir firmaya (Pearl petroleum) Mayıs 2009″da % 10″nar nispetinde ortak olmuşlardır. Aynı şekilde,  Pearl Petroleum”un ortakları, Crescent petroleum ve Dana Gaz da, MOL”de % 3″er hisseye sahiptir.

 

Dana Gas to Sell 20% of Pearl Petroleum in Iraq to Mol, OMV  By Shaji MathewMay 17 (Bloomberg) — Dana Gas PJSC, the United Arab Emirates-based natural-gas producer, signed an agreement to sell a 20 percent stake in its gas venture in Iraq”s Kurdistan region to Mol Nyrt. and OMV AG.OMV AG, central Europe”s biggest oil company, will pay $350 million for a 10 percent stake in Pearl Petroleum, which holds Crescent Petroleum and Dana”s upstream interests in the Kurdistan region, the Sharjah-based Dana said in an e-mailed statement today.Dana and Crescent will each become 3 percent shareholders in MOL, Hungary”s largest refiner, for a 10 percent stake in Pearl Petroleum, it said. Crescent is a major shareholder in Dana.

14 – Dana (Arapca inci demek) gazın Türkiye”de de bir ortaklığı vardır. Bu firmanın, EPDK”ya Irak”tan doğal gaz ithalatı için  başvurusu mevcuttur.

15 – Son aylarda yaşanan Türkiye – Azerbaycan  gerginliği sürecinde, Irak gazının N projesi açısından önem kazanması tesadüf değildir.

16 – Irak”ta saptanmış doğal gaz rezervleri 112 trilyon metreküptür. Irak, 2014 yılından itibaren 15 milyar metre küp gazı ihraç edebilecektir

13  Temmuz  2009 tarihli Anlaşma”da dikkat çeken hususlar 

- Madde 1.9 “Arazi Hakları”, sınırlandırma olmadan bu arazinin kullanımını, zilyetliğini, mülkiyetini, işgal edilmesini, kontrolünü, temlik edilmesini ve yararlanılmasını içerebilecek Proje Faaliyetleri için gerekli olabilecek serbest ve kısıtlanmamış haklar, erişim ve mülkiyet hakkı veren herhangi bir Ülkede arazi konusundaki ilgili mevzuata uygun haklar ve ruhsatlar anlamını taşımaktadır.

1.9 -“Land Rights” shall mean all those rights and permits in accordance with the applicable legislation with respect to land in any Territory which grant such free and unrestricted rights, access and title as are necessary for the Project Activities, which may include but not be limited to use, possession, ownership, occupancy, control, assignment and enjoyment of such land.

- Dünya doğal gaz rezervlerinin çok önemli bir bölümü Türkiye”nin yakın çevresindeyken ve ayrıca, Avrupa”nın enerji ihtiyacı da ortadayken, Türkiye”nin transit ülke rolüne soyunması, eğer kasıt ve başka hesaplar yoksa, iş bilmezlikten başka bir şey değildir. Türkiye, bu anlaşmadan sonra bir ticaret merkezi olma rüyasını unutmalıdır. Çünkü, artık ticaret merkezi olacak Baumgarden”a gazın taşınacağı bir transit ülke konumuna gelmektedir (Anlaşma madde 1.16).  Gaz güvenliğimiz konusunda önemli ve tarihi bir fırsatı kaçırmış bulunuyoruz. N anlaşması Türkiye açısından bir hayal kırıklığıdır. Coğrafi konumundan yararlanarak Türkiye”nin, kardeşlik bağları olan ülkeler dahil komşu ülkelerle ikili anlaşmalar yapıp kendi arz güvenliğini sağlaması, bu arada fazla gazı Avrupa”ya satması gerekirdi. Yıllardır konuşulan, yazılan, çizilen vizyon bu idi. Oysa, şimdi Türkiye hiçbir güvence almadan bu insiyatifini Nabucco GmbH”ye, bir anlamda AB”ne teslim etmiştir. Mevcut haliyle Nabucco ön planda AB”nin arz güvenliğini hedefleyen bir projedir. Türkiye”nin arz güvenliği 2. derecede, bir takım koşullara bağlı hale getirilmiştir.

 
- İmzalanan belge, AB üyeleri Bulgaristan, Romanya, Macaristan ve Avusturya ile Türkiye arasındaki bir Hükümetler arası Anlaşma görüntüsündedir. Anlaşmada, Türkiye AB tam üye olacaktır şeklinde niyet belirten ifade yoktur. Anlaşmanın bütününde hep AB ile Türkiye arasında farklı hukuk ve farklı uygulamaların olacağı ve bunun devam edeceği hissedilmektedir. AB üyesi ülkelerin AB mer”i mevzuatına tabi olduğu sürekli vurgulanırken, uyuşmazlıkların çözümünde uygulanacak hukukta hep AB yasalarına uyumdan bahsedilirken, Türkiye”nin ayrı hukuku hep vurgulanmıştır. AB mevzuatı ve Gaz Birliği direktifi muafiyetlerinden bahsedilirken Türkiye diğer bir ülke statüsünde bulundurulmuştur (Anl.3.1).

Madde 10.1    Her Devlet Taraf, Projenin adil, şeffaf, yasal olarak uygulatılabilir ticari kayıt ve şartlarla gerçekleştirilmesi için gerekli Arazi Haklarının imtiyaz olarak verilmesini, sağlanmasını veya iktisap edilmesini kolaylaştırmak için çaba gösterecektir. 

10.1 Each State Party shall endeavour to facilitate either the concession, the grant, or the acquisition of Land Rights necessary for the realisation of the Project under fair, transparent, legally enforceable, commercial terms and conditions.

Madde 11.3 Türkiye’de kurulan Nabucco Ulusal Şirketi tarafından Nabucco   Uluslararası Şirketine dağıtılacak temettüler, stopaj vergisinden muaf olacaktır. Nabucco Uluslararası Şirketi tarafından Türkiye’de kurulu Hissedarına dağıtılacak temettüler, stopaj vergisinden muaf olacaktır.  

11.3 Dividends distributed by the Nabucco National Company established in Turkey to Nabucco International Company shall be exempt from withholding tax. Dividends distributed by the Nabucco International Company to its Shareholder incorporated in Turkey shall be exempt from withholding tax.

Madde 11.4 Nabucco Uluslararası Şirketinin Nabucco Ulusal Şirketlerinden aldığı temettüler, Avusturya’da her türlü kar vergisi, gelir vergisi, kişisel veya kurum vergisi ya da benzeri etki yaratan her türlü vergiden muaftır. Nabucco Uluslararası Şirketi tarafından Türkiye’deki Hissedarına dağıtılan temettüler, Türkiye’de her türlü kar vergisi, gelir vergisi, kişisel veya kurum vergisi ya da benzeri etki yaratan her türlü vergiden muaftır.  

11.4 Dividends received by the Nabucco International Company from the Nabucco National Companies shall be exempt from any profit tax, income tax, any personal and corporate tax or any tax which has similar effect of these taxes in Austria. Dividends distributed by the Nabucco International Company to its Shareholder incorporated in Turkey shall be exempt from any profit tax, income tax, any personal and corporate tax or any tax which has similar effect of these taxes in Turkey.

 
- Enerji Bakanı %15 indirimli gaz alma istemiyle ilgili olarak, “Türkiye’ye verilmiş böyle bir hak yoktu ki zaten vazgeçilsin” demiştir.

    Madem, %15 önemsiz idi, başlangıçta neden ısrar edilmiştir? Aşağıdaki bir Nabucco belgesinde 2008 yılında açıkça ifade edildiği üzere, boru hattı ile taşınacak gazın % 50″si, Nabucco ortakları arasında açık artırma usulü ile satılabilecektir. % 50 esprisi bir AB direktifidir. 3.tarafların da ürüne ulaşmasını garanti etmektedir. Bu nedenle, Sayın Bakanın % 15 yerine % 5O alabilecek duruma geldik ifadesi maalesef gerçeği yansıtmamaktadır.

-  Türkiye”de yapılacak hattın maliyeti yaklaşık  4.5 milyar Euro”dur.    Kuşkusuz bu önemli bir “iş”dir. Doğal olarak müteahhitlerimizin dikkatini çekmektedir. Bu ihaleleri Türk Nabucco şirketi yapacak görünüyor. Ancak, şartnameler Viyana”daki ana şirket tarafından hazırlanacaktir. Kreditör kuruluşlar/ülkeler şartnamelere getirilen maddelerle boru imalatçılarımızı ve müteahhitlerimizi devre dışında bırakmaya çalışacaktır. Zira, alınacak kredilerde kredi menşei ülke firmaları lehine şartlar getirilebilir (ihracat kredisi gibi). Harcanacak para kamu parası olmadığı için, Viyana merkezli şirket her şeyin sahibidir. İlginç bir yatırım ve işletme süreci olacaktır.