Emasya mutlaka kalksın, Amasya’nın imajını zedeliyor…..

4 02 2010

 

Yeni gündem maddemiz Emasya’nın kalkması….

Üzerinde büyük oranda mutabakat sağlanmış bir konu bu.  Büyük bir sorunumuzu daha çözüyoruz. 

Amasya’nın imajına zarar vermekten başka bir işe yaramayan bu Protokolün ortadan kalkmasıyla, darbe tehlikesini de ortadan kaldırmış olacağız.

Daha demokratik bir ülke olacağız.

Sanırsınız, bugüne kadar yapılan tüm darbelerin ve darbe girişimlerinin arkasında bu Emasya Protokolü var. Oysa, yapılan her şey Emasya’dan önce yapılmış.

Basit bir Protokolü bugün hazmedilemez bir olgu olarak görmek, olsa olsa Türkiye’deki gibi, demokrat olmayı bir meziyet zanneden aydın müsveddelerinin göstereceği bir davranıştır.

Memlekete ve memletin şartlarına yabancılaşmış, demokrasi bilgisi ortaokul düzeyinde olan zevat, Emasya’nın kaldırılmasından büyük memnuniyet duyacakmış. Bu Protokol’e neden bu kadar değer verildi anlamak mümkün değil. Türkçe dilinde kaleme alınmış bu Protokol’den (Orjinali ayrıca sunuluyorum, Valilerle ilgili olarak söylenen şeyler külliyen yalan), bu kadar  anlam çıkarmak sadece kasıtlı bakış açısına sahip olmayı gerektirir.

Bugüne kadar  buna ses çıkartmamış olmak da, kişilerin demokrasi karekteriyle ilgili ayrı bir ip ucu verir. Aslında, hukukta geçerliliği olmayan bu Protokol yüzünden darbe olasılığını düşünüyor olabilmek olsa olsa, darbe tehditinden beslenen ve bu sayede toplumda meşruiyet tesis ettiğini zannedenlere yakışır.

Genelkurmay başkanımız da buyurmuş. ‘Emasya kalkabilir’ demiş.

Nihayet, Mehmet Altan ve Genelkurmay başkanı aynı görüşteler. Bu demokratik adımı da, Genelkurmay başkanın yüksek müsaadesiyle atıyoruz.

Balık hafızalı aziz demokratlar, 2 Temmuz 1993’de Madımak otelde insanlar yakılırken, Vali, Vali’nin talebi üzerine  müdahale etmek için hazırlık yapan  garnizon(tugay) komutanı ve Belediye başkanı, üçü birlikte, zamanın başbakan yardımcısı Erdal İnönü’yü telefonla arayarak, şehirde silahlı miltanların dolaştığını,  büyük bir gerginlik yaşandığını bildirerek, olaylara müdahale için izin istemişlerdi.  Ancak, Ankara,  siyasi otorite,  36 saat cevap vermeyerek insanların yanmasına sebebiyet vermişti. Acaba, Emasya Protokolü o tarihte yürürlükte olsaydı, o canlar yanar mıydı?

Yaşasın, yarın daha demokrat olacağız.

Kahrolsun Emasya, Yaşasın Amasya!





MARATON kaldırılıyormuş….

23 01 2010

Son ihale ile futbol endüstrisinin piyasa değeri arrtı. Bu artış suni bir artış mıdır, yoksa futbolun gerçek değeri midir, bilnmez ancak, bir gerçek var ki; Maraton programı bu değer artışında çok ciddi bir paya sahiptir.

Bir Erman Toroğlu düşünün… Beyni ile dili arasında bir bağlantı kayışı olmadığı için, aklına ne gelirse söylüyor. Bazen bir TV programında olduğunu, halka hitap ettiğini unutup, ağzına ne gelirse söylüyor. Biz, bu tür insanlara halk arasında ‘dobra’ adam diyoruz. Hatta, delikanlı diyoruz. Zaten, Türk halkının beğendiği politikacı tipi de böyle olduğu için halk sürekli onlara oy veriyor. Toroğlu tarzı, halk tarzıdır.

Erman Toroğlu ile kişisel bir tanışıklığım yok. Yaptığı bazı yorumlar beni hep sinirlendirmiştir. Ama, Toroğlu’nun varlığı benim Maraton müptelası olmamı engelleyememiştir. O programı her zaman severek izledim. Toroğlu, futbolu mutfağa sokan adamdır. Top, marul, limon, kabzımal, hakem, salatalık –hıyar, filanca başkan, falanca oyuncu gibi kelimeleri tek cümlede kullanabilen bu zeka yüzünden mutfaktaki kadın bile, çoğu kez Toroğlu’nun yaptığı kinayeli benzetmeler nedeniyle, kendisini Maraton izler bulmuştur.

Maratonun formatı, bol reytingli bir stand- up programından hem daha gerçekcidir, hem de daha öğreticidir. Küfür ve argoyu günlük hayatımızdan çıkartmak bize ‘değer’ kazandıracaksa eğer, Maraton’a kadar neler var neler…

Maraton programı futbolun bir ‘referans’ programı olmuştur. Tıpkı, NTV’deki yüzde yüz futbol programı gibi. Digitürk ile NTV’yi ayıran temel özellik, Digitürk’ün paralı bir kanal olmasıdır. İnsanlar para ödeyerek Maraton seyretmektedir. Bu program açık bir kanalda yayımlansa kimbilir reyting oranı ne olur? Erman Toroğlu’nun futbol bilgisini tartışmak gereksizdir. O, futbol dünyasının aykırı çocuğudur. Başka bir ülkede olsa, adama zarar gelmesin diye el üstünde tutarlar.

Eğer bu program kaldırılsa, taahhüt süremin sonunda lig TV aboneliğimi iptal edeceğim.

Digitürk’e önerim, bu programın açık kanalda yayımlanması.. Böylece, Siz daha rahat bir şekilde futbolunuzun değerini nasıl yükselteceğinizi gösterirsiniz. Ayrıca, açık kanala da yüksek reklam geliri sağlarsınız…

Şansal beye de bir cümle yazamadan yazıyı bitirmek istemiyorum. Kanalınıza el konulduğu dönemde, korsan Maraton yayını yapmıştınız. O zaman ki ortağınız Toroğlu giderse, Size de bu işi bırakmak düşer. Neden mi ? Bu sorunun yanıtını benden istemeyecek kadar rafine bir insansınız da ondan.





Darbeye Övgü ve Mehmet Altan’ın Bilmedikleri

8 01 2010

Yıllar ve yıllar boyu aklımızın erdiği, gücümüzün yettiği, dilimizin döndüğü kadar tarihlerden örnekler verdik, hukuk prensipleri sıraladık, kinayeli fıkralar anlattık. Kafasında en ufak bir izan fırdası bulunan bir insan bile bu ihanet yolunun geçit vermeyeceğini görür ve geri dönerdi. Hayır, bunlar öyle yapmadılar. Anayasayı çiğnediler. Hürriyetleri kestiler, hukuk dışı komisyonlar kurdular…

Artık yazı yazmıyor, yazı taklidi yapıyorduk.

Atatürk’ün gençliğe hitabesini, Nutuk’un tefrikası halinde yayınlamak dahi suç sayılır olmuştu. Atatürk’ten bahsedilsin istemiyorlardı. Onun kurduğu inkılâp Türkiye’sinin Cumhuriyetine bir beyefendiler saltanatı halinde çöreklenmek ve memleketi basınsız, Üniversitesiz hatta Meclissiz idare etmek niyetine kapılmışlardı.

Silahlı Kuvvetlerimizin Büyük Ata’nın yıllar arkasından akseden manevi direktifi ile yaptığı bu hareket, demokrasimizin en sağlam teminatı olarak tarihimize geçecek ve hürriyetlerden kendi sefil benlikleri için faydalanmak isteyen gafillere her zaman için unutulmaz bir ders olacaktır.

 ……….

Bugün bütün Türkler, parti çekişmelerinin çöplüğünden kurtulmuşlar ve yeni bir anlayışın dünyasına doğmuşlardır. Bütün küçük hesaplar, kinler ve nefretler tasfiye edilmiştir. İnsanca ve kardeşçe, sadece fikir tartışmalarından ibaret, herkesin eşit olduğu demokrasi rejimi, yakında bu güzel vatana layık olduğu mutluluğu getirecektir.

Kurucu meclisin faaliyete geçmesini sevinçle bekliyoruz. Silahlı Kuvvetlerimizin yaptığı hareket bir hırsın veya zümre menfaatinin dışında, sadece hukuk, insanlık ve vatan aşkının bir ifadesidir.

 ………

Türkler, âlimleri dalkavuk, Üniversitelileri maktul, gazetecileri korkuluk ve bütün aydınları sürüngen hale getirererek, bir çete gibi davrananların rezaletlerini kabul etmeyi, bütün dünya önünde reddetmişlerdir.

Menfaat bağlarıyla bu cehalet ve rezalet yuvalarına uşaklık etmiş olanları vicdanlarıyla baş başa bırakıyoruz. Herhalde ıslah olacaklardır. Islah olmamakta direnenler çıkarsa onlar da derslerini alacaklardır.

Yukarıdaki cümleleri Mehmet Altan okusa acaba yazıyı yazana küfür eder mi? İnşallah öyle bir şey yapmaz. O’nun bilge kişiliği, yazıyı yazanın ‘demokratik hakkını’ kullandığını düşünür, diye ümit ediyorum.

Ya yanılıyorsam ! Ya Mehmet Altan’ın içindeki taviz vermez demokrasi anlayışı galip gelir de bu yazıyı yazana küfür eder ya da ettirirse…

Hayır, olamaz. İnsan, kendi kişisel web sayfasında, tedrisinden geçtiğini iftiharla belirttiği babasına küfür eder mi?

Mehmet Altan’ın bilmediği ikinci şey;  rahmetli annesi Kerime hanımın Kürt olduğu gerçeğiymiş. 1953 yılında doğan bu bilge kişi, taa 1991 yılına dek, yani annesi hanımefendi vefat edene kadar, annesinin Kürt olduğunu bilmiyormuş. Tam 38 yıl. Dile kolay.! Mehmet Altan bu gerçeği bilmeden yaşamış. Kimbilir neler kaybetmiştir? Altan’daki Kürt açılımı sempatisini bu nedenle anlayışla karşılamak gerekiyor. 38 yıl sonra kimliğiyle tanışmak.! Baba Altan’ın tedrisinden geçen birisi olarak 38 yıl annesinin kökenini araştırma gereği bile duymaması, o yerden yere vurduğu rejimin baskısından ötürü değil de, etnik köken esprisine o dönemde hiç ehemniyet vermemesinden kaynaklanıyor. Dünya hızla döndükçe, küreselleşme rüzgarları sert bir şekilde estikçe, ‘etnik köken’ olgusu neden önem kazanıyor, anlamak mümkün değil…

Mehmet Altan’ın bilmediği üçüncü şey ise, ‘2. Cumhuriyetçilik’ olgusudur. Kendisi sağda solda 2. Cumhuriyet hakkında konferans verir, kitap yazar ancak, Türkiye’de 2. Cumhuriyet’e ne zaman geçildiğini bilmez.  27 Mayıs darbesi, 2. Cumhuriyet’i başlatmıştır. Nereden mi biliyorum? Mehmet Altan daha 7 yaşındayken, 1960 yılında Hıfzı Oğuz Bekata, ‘Birinci Cumhuriyet Biterken’ başlıklı bir kitap yazmıştır da oradan. Bu nedenle, Mehmet Altan, 3. Cumhuriyetçi olduğunun farkında bile değildir.

1. Söz konusu yazı, Çetin Altan’ın 28 Mayıs 1960 günkü, Milliyet Gazetesindeki köşesinden alınmıştır. Yazının başlığı; ‘Bugün canım yazı yazmak istiyor’dur.

2. Mehmet Altan, annesinin etnik kökeni hakkında kişisel web sitesinde aynen şu ifadeleri kullanmaktadır. ‘Ailede pek konuşulmamış ama, Çetin Bey’in eşine zaman zaman “Arap” diye takılarak seslenmesinden olsa gerek, Mehmet Altan annesinin Arap asıllı olduğuna inanmış uzun yıllar. 1991 yılında Kerime Hanım’ın vefatına kadar da, fazlaca da merak edip kurcalamadığı bu bilgiyle yetinmiş. Ta ki Yaşar Kaya’nın bir yazısını okuyana kadar. “Kürtlük meselesi annem 91 yılında ölünceye kadar hiçbir şekilde söz konusu olmadı. Annemin Kürt olduğunu ben ilk defa Özgür Gündem’de, Özgür Politika’ydı galiba o sırada, Özgür Politika gazetesinde Yaşar Kaya’nın yazdığı bir yazıda okudum. O zamana kadar annemin Kürtlüğü ile ilgili hiçbir bilgim yoktu.’





MİT’imiz Nerede?

31 12 2009

Meşhur ‘dış güçler’ tarafından Türkiye’ye karşı yürütülmekte olan yüksek yoğunluklu asimetrik bir savaşın içerisinde yeni yıla giriyoruz.

Savaş devam ettiği için başta ekonomik sorunlarımız olmak üzere, gündelik sorunlarımıza doğal olarak eğilemiyoruz. Bu savaşta, şimdilik ölen ya da yaralanan insan sayısı önem arz etmiyor. Daha çok kurumların ve milletin bağışıklık sisteminin çökertilmesine yönelik stratejiler ön plana çıkıyor.

Bu savaş öylesine bir hal aldı ki, tarafların ve taraftarların kimler olduğu bile artık net olarak anlaşılamıyor. Bu durum başlı başına asimetrik savaşın derinliği ve kalitesi ile ilgili ip uçları veriyor.

Sürece ilişkin kişisel gözlemlerimi paylaşmak istiyorum.

1 – Kimler tarafından yapıldığı tespit edilemeyen dinlemelerle ilgili olarak, MİT’imiz, ‘ben dinlemedim’ diyor. O halde sormak gerekiyor, ‘Neden kimin dinlediğini açıklamıyorsunuz?’ Yoksa, MİT merkezine sadece 3-4 km uzaklıktaki gelişmelerden hiç mi haberiniz  olmuyor. Bir gün MİT’i göreve davet edeceğim 40 yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Ben hala MİT’in ‘Milli’ bir niteliğinin olduğuna inanıyorum.

2 – Hükümetin Türkiye’yi hızla demokratikleştirdiğini israrla ve inatla ileri süren eski marksist, eski ülkücü bir kısım köşe yazarına hak vermek için gösterdiğim tüm iyi niyete rağmen, sabah aynaya baktığımda, kendi kendime ‘ahmak’ olma diyorum.

3 – Demokrasiden zerre kadar nasibini alamamış kesimlerin Türkiye’yi demokratikleştirdiğini  zannetmek için ciddi bir tedrisattan geçmiş olmaları gerektiğini zannediyordum. Ancak, daha sonra, hızlandırılmış demokrasi kurslarının dahi bir işe yaramayacağını fark ettim. Bu konuda eğitimden daha çok maddi teşviklerin etkili olduğunu düşünüyorum.

4 – Hepimizin yakından bildiği, kont-gerilla, derin devlet, 1 Mayıs katliamı, faili meçhul cinayetler, provokasyonlar,  sıradan Kürtleri PKK’lı yapan Diyarbakır cezaevinin tedrisata başlaması, Özal’a suikast girişimi, Uğur Mumcu cinayeti, Susurluk, Gladyo gibi daha bir sürü kavram ve olay, izleri silinemeyecek şekilde yakın geçmişimizde yer alırken, nasıl oluyor da sessiz çoğunluk tüm bunları bir tarafa bırakıp, başka ve daha ciddi tehditlere odaklanabiliyor. Evet, açıklanması ve anlaşılabilmesi oldukça zor görülüyor ancak, şunu unutmamak gerekiyor. Geçmişimizde bize bu acıları yaşatan meşhur ‘dış güçler’ bağırsaklarını temizlemekte oldukları görüntüsü vererek, yeni ve daha acılı bir sürecin tohumlarını atıyorlar. Bu defa da, yine kamuoyunun bazı kesimlerinin desteğini alabiliyorlar. Tıpkı, geçmişte olduğu gibi.

Ilımlı islam tezi işlenerek, yıllardır İran’a bölgede başarıyla yürüttürtülen politikayı biraz da Türkiye yürütsün isteniyor. İran’daki gelişmeler adeta bu savı doğruluyor. Zira, İran zaman zaman kontrol edilebilir olmaktan uzaklaşıyor.

Kürt açılımının sınırlarını kim, nasıl çizdi acaba? Bu sınırlar, Türkiye’nin coğrafi sınırlarının değiştirilmesini de içerecek şekilde mi çiziliyor? David Phillips’i takip edenler için bu bir komplo senaryosu olmasa gerek.  

Benim anladığım kadarıyla, küreselleşme dediğimiz olgu, sadece iktisadi bir süreç değil, aynı zamanda siyaseti de planlayan bir süreç. İşte bu planlama sürecinde, milli ya da ulusal ne kadar yapı varsa, bu sürece engel olacağı düşüncesiyle ortadan kaldırılması gerekiyor.

Ne diyorlar; ‘küreselleşme ulusal devletlerin önemini ortadan kaldırıyor. Ülkelerin küresel iklime eklemlenmesi önem arz ediyor.’ İktidarın Türkiye’yi demokratikleştirdiğini zannedenlere bu noktada şunları hatırlatmak gerekiyor.

-      Merkez ülkelerde ulus devletler güçlendiriliyor mu, yoksa onlar da önemlerini kaybediyorlar mı ?

-      Merkez ülkeler, yaşanan küresel kriz nedeniyle, eşitllik temelli demokrasi ile kapitalizmin bir arada yaşayıp yaşayamayacağını tartışıyorlar… Siz ise, hala 1980 model demokrasi tanımı ve anlayışıyla AKP’nin Türkiye’ye demokrasi getirmekte olduğunu zannediyorsunuz.

-      AKP karşıtlarını zamana ve değişime karşı direnen kesimler olarak lanse edenler, özgür düşünce yetilerinin ‘irade altına’ alınmış olduğunun farkında değiller. Belki de farkındalar. Diyalektik eğitimi almışların bunun farkında olmamaları düşünülemez. Ancak, asitmetrik savaşın bir askeri olabilmek ciddi bir ödemeyi de beraberinde getiriyor galiba.

2010 yılının 2009 yılını aratacağından emin olarak, yeni yılınızı kutluyor, düşünce sisteminizin hep özgür kalmasını temenni ediyorum.





Kimin Köstebeği ?

24 12 2009

 

Bülent Arınç’ın evi civarında suikast hazırlığı yaptığı iddia edilen  2 askeri personelle ilgili olarak  Genelkurmay’ın yaptığı açıklama sonrasında yine ciddi bir tartışma gündemimiz oluştu.

Erdoğan’ın ABD gezisi sırasında Reşadiye’de verdiğimiz şehitlerle ilgili haberler ve kamuoyunda oluşan tepkiler, Erdoğan’ın ABD gezisini gölgede bırakmıştı.

Bu defa, Erdoğan’ın Suriye ziyareti esnasında kamuoyuna sunulan Arınç’a suikast senaryosu oldukça dikkat çekici.

Tekel işçilerinin eylemleri, DTP’nin kapatılması, açılım açmazı, ekonomik sıkıntılar gibi günlük sorunlarla giderek bunalan AKP, üzerindeki gri bulutları dağıtmak için yurt dışı gezilerini bir fırsat olarak görüp, kamuoyunun dikkatlerini dışarıya çekmeye çalıştıkça, içeride daha önce hiç tahmin edilemeyen gelişmeler yaşanıyor.

Demirel’in MHP siyaset okulunda yaptığı konuşma ile birlikte, AKP karşısında artık güçlü bir Milliyetçi Cephenin temellerinin atılmakta olduğu ODATV.com  tarafından  dile getirildi. DP – MHP hatta Saadet Partisi’nin böyle bir oluşum etrafında bir araya getirilmeye çalışılması başarılı olur mu, olmaz mı bilinmez ancak, bu gelişmenin AKP açısından sıkıntı yaratacağı kesin. AKP’den istifa etmesi beklenen milletvekilleri ve bunların Parti içerisinde tutulmasına yönelik gayretler çerçevesinde, Arınç’a suikast girişimi haberinin parti içi birlik ve beraberliğe hizmet etmesi bekleniyor olabilir. Ancak, AKP Elazığ milletvekil Fevzi İşbaşaran’ın dün yaptığı açıklamalar konuya yeni ve farklı bir boyut getirdi.

İşbaşaran diyor ki, “.. Emniyet içerisindeki bir  grup AKP ile Ordu’nun arasını daha da açmak için komplo kuruyor.” Bildiğim kadarıyla İşbaşaran 30 yıllık bir siyasetçi. Tecrübeli bir isim. İşbaşaran ayrıca, Emniyet içerisindeki bu grubun Tarikatçı olmadığını da vurguluyor.

Bana mantıklı geliyor bu açıklama. Zira, tarikat ve tarikattan nemalanan sözde libearal ve demokrat kesimler, neredeyse havaların soğumasından bile Genelkurmay’ı sorumlu tutacak şekilde fikir üretiyorlar. Bütün kötülüklerin anası Ergenekon ve onun arkasındaki derin devlettir diyor bu kesim. Prof. ünvanlı bazıları ise, hem Tarikat’a akıl veriyor hem de sivilleşme adına Ordu’ya küfür ediyor. 

Genelkurmay ise, Orduya karşı  psikolojik bir harekattan bahsediyor. Özellikle de, Ordu içerisindeki köstebeklerin deşifre edilmesi yönünde büyük çaba sarfediyor. 

İşte bu noktada, Genelkurmayın takip ettiği köstebek kimin köstebeği ve bu olayı Emniyetin hangi grubu ortaya çıkarttı sorusu gündeme düşüyor. Bu olayın, Bülent Arınç’a suikast olayı şeklinde ortaya konulmasının,  köstebeği ortaya çıkarmaya mı, korumaya mı yönelik olduğu konusunda soru işaretleri de yaratmıyor değil?

Açıkçası, bu köstebek kimin koruması altında sorusu ortaya çıkıyor. Tarikatın mı, AKP’nin mi ? Bir taşla iki kuş hesabı.. Yoksa başka bir gücün mü ?  

2002’den beri meşruiyetini Ordu ile yaratılan gerilimden kazanmaya çalışan AKP’nin bu konuda büyük başarısının olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. AKP, Ordu ve Ordu ile ilişkilendirilen her olaydan nemalanıyor. Bu AKP değil mi, adamın birisine Genel Kurmay sitesinde kendisine karşı e- Muhtıra verdirten… O adamın AKP ile organik bağı ve AKP karşısında Ordu’yu düşürdüğü durum aydınlatılmadıkça biz daha çok senaryo görür, yaşarız.

Yani sürekli bulanık sularda dolaşıyoruz!.. Balık çıkacak mı bilinmez?  Ancak, çıkacak balık beklentisi AKP’yi 7 yıldır iktidarda tutuyor.

Bu açıdan Fikri Sağlar’ın gündeme taşıdıkları daha da önem kazanıyor.

Haa, bir de Özkök paşa vardır.





Rusya Enerji Politikası ve Türkiye Perspektifi

6 12 2009

Rusya Federasyonu(RF) döviz gelirlerinin önemli bir bölümünü petrol ve doğal gaz ihracatından elde eden bir ülkedir. İhraç kalemlerinin yaklaşık olarak % 65’i  doğal gaz, petrol ve petrol türevlerinden oluşmaktadır. Bu nedenle, enerji ihracatı RF ekonomisi açısından belirleyici bir ağırlığa sahiptir. Son yıllarda yüksek düzeyde seyreden enerji fiyatlarına paralel olarak, ciddi bir iktisadi büyüme gerçekleştirilmiştir. Siyasi istikrarla beraber kaydedilen büyüme, Putin’in güçlü ve popüler bir lider olmasını sağlamıştır. Buna  yol açan temel gelişmenin, yüksek düzeyde seyreden enerji fiyatları olduğunun altı çizilmelidir. Enerji gelirleri sayesinde, geniş halk kesimlerine(tabana) refahın belli ölçüde yayılması mümkün olabilmiştir.

Sovyetler Birliği’nden alınan dış politika mirası (BM Güvenlik Konseyi üyeliği) ve kültürü ile Putin, dış politika alanındaki Sovyet pratiğini adeta devam ettirme gayretine girmiştir. Bu yönde atılan adımlar, yurt içerisinde Putin’in popularitesinin daha da artmasına neden olmuştur. Zira,  sıradan bir Rus vatandaşının bile temel arzusu, dışarıda güçlü ve başı dik bir Rusya olmasıdır. Bu husus, Rus halkları açısından belki de içerideki sefaletten bile daha önceliklidir. Unutulmaması gereken temel nokta, bugün 40’lı yaşların üzerindeki tüm Ruslar, büyük bir imparatorluk ve süper güç olma geçmişini ve deneyimini yaşamışlardır.

Bu nedenle, enerji ticaretinin Rus dış politikasının temel silahı olmasını yadırgamamak gerekir.  Enerji tedariği ve ticareti sayesinde giderek önemi artan Rusya, dış politikada sertleşebilmekte, hatta gerektiğinde sıcak savaşa dahi girebilmektedir. Avrupa Birliği ile süregelmekte olan müzakereler ve  geçtiğimiz yaz yaşanan Gürcistan savaşı bunun somut örnekleridir. Gürcistan savaşı ile Rusya’nın uluslararası platformda kendisine olan güveninin en üst düzeye çıkmış olduğunu görmekteyiz.

Yaşanmakta olan küresel ekonomik kriz, enerji fiyatlarının düşmesini de beraberinde getirmiştir.  Bu gelişmenin, Rusya ekonomisine olan olumsuz etkisi ile birlikte, Rusya’nın dış politikasını da etkileyecek bir gelişme olacağı düşünülebilir. Enerji’nin bir silah olarak kullanılabilmesi, belki de eskisi kadar geçerli olamayacaktır. Zaten, enerji ticaretinde Rusya’nın son dönemde attığı adımlar da (Türkiye açılımı), bu gelişmeyi teyid edecek niteliktedir. 

Rusya’nın enerji politikası konusunda yanlış değerlendirmelere de tanık olunmaktadır. Batı, Rusya’yı, özellikle sınır komşusu olan eski Sovyet ülkelerine karşı enerjiyi bir silah olarak kullanmakla suçlamaktadır. Bu konuda, Batı’nın temel yaklaşım yanlışlığını aşağıda belirtilen hususlar ışığında yeniden değerlendirmeye tabi tutmak gerekmektedir. Bu husus, özellikle Türkiye’nin orta ve uzun vadeli milli çıkarları  açısından son derece önemlidir.

1 – Rusya, sınır komşuları (eski Sovyet ülkeleri) ile, Batılı diğer ülkelerle gerçekleştirilen serbest pazar ekonomisi şartlarına uygun enerji anlaşmaları gibi anlaşmalara  hala sahip değildir. Sınır komşuları, Rusya ile enerji ilişkilerini Sovyet mentalitesine uygun bir şekilde sürdürülmeye çalışmaktadır. Sınır komşuları renkli devrimlerle, pazar ekonomisi ve demokrasiye giden yolda hızlı adımlar atmak isterken, diğer taraftan da, Sovyet mantığıyla enerji tedariğinde ısrarcıdırlar. Rusya’nın zaman zaman enerji fiyatlarında talep ettiği artışlar, batı tarafından sınır komşularını cezalandırılmakta olduğu şeklinde yorumlanmaktadır. Rusya sahip olduğu katı yönetim tarzı ve ülkedeki etnik grupların sayısının fazlalığı nedeniyle, sınırlarında, Rusya’nın politikaları ile dost yönetimler arayışındadır. Bir nevi batı ile arasında tampon devletler bulunmasının, otoriter rejimin devamlılığı açısından önemli olduğunu düşünmektedir.

2 – Rusya serbest pazar ekonomisine giden yolda hızlı adımlar attıkça, dış  ekonomik ilişkileri geliştikçe ve özellikle, Dünya Ticaret Örgütü(DTÖ) müzakerelerinde, batı tarafından yurt içinde uygulanan enerji fiyatlarının düşüklüğü nedeniyle eleştirilmektedir. Bu politikanın bir anlamda ‘sübvansiyon’ olduğu vurgulanmaktadır. Rusya’dan yurt içerisinde endüstriye sağladığı enerji fiyatlarını artırması talep edilirken, Rusya’nın düşük fiyatlarla ihracat yaptığı sınır komşularından fiyat arttırması  talebi yadırganmaktadır.

Türkiye

 

Türkiye’nin ciddi bir enerji politikası belirleyebilmesi arayışı yıllardan beri gündemimizdedir. Bu konu ayrıca,  ekonomimiz ve dış politikamız  açısından son derece önemli olmasına rağmen, Türkiye’nin odaklanma sorunu yaşadığı bir alandır. Milli bir enerji siyasetimizin hala tesis edilememiş olması, Türkiye’nin dış politikasına da tesir etmektedir.

Bilindiği üzere, Türkiye enerjide gereğinden fazla dışa bağımlı bir ülkedir.

1970’li yıllarda, yaşanan enerji darboğazının aşılması amacıyla, I. ve II. Milliyetçi Cephe iktidarının, milli bir enerji strateji oluşturma yolunda attığı ilk adım, Sovyetler Birliği’nin kapısını çalmak olmuştur. Hazırlık ve fizibilite çalışmaları 3 yıl süren ve Ecevit’in azınlık hükümeti döneminde (10 Temmuz 1979) imzalanan ancak, yürürlüğe konulamayan anlaşma ile Diyarbakır, Elazığ ve Malatya’da 8 milyar dolarlık yatırım öngörülmüştür. Nükleer enerji santralleri kurulmasını da olanaklı kılacak bu anlaşma, Cumhuriyet tarihimiz boyunca, Sovyetlerle  imzalandığı halde yürürlüğe girmeyen tek Anlaşmadır.

1980’li yıllardaki enerji darboğazının aşılması amacıyla, her türlü siyasi risk göze alınarak, Sovyetlerden doğal gaz alım anlaşması yürürlüğe konulmuştur (6 milyar metreküp/yıl).

Keza, 1990’lı yıllardaki ihtiyacımız doğrultusunda, uzun yıllar süren müzakereler sonucu Batı 2 hattı olarak bilinen anlaşma da imzalanmıştır (8 milyar metreküp/yıl). 

Daha sonra, 2000’li yıllar düşünülerek Mavi Akım projesi hayata geçirilmiştir (16 milyar metreküp/yıl). Bu gelişmelerin Demirel, Özal, Erbakan ve Yılmaz’ın yönetimde olduğu dönemde gerçekleşmesi dikkat çekici bir husustur.

2003 yılından itibaren enerjide Rusya’ya bağımlılık konusu kamuoyunda yoğun şekilde tartışılmış ve Rusya ile gerçekleştirilen Mavi Akım projesi sorgulanmıştır.

Son yıllarda, Türkiye enerjide milli kaynaklarını harekete geçirerek, dışa bağımlılığını azaltacak politikalar üretememiştir.  Küresel ekonomide daha da önem kazanan enerji, ülkemiz ekonomisi açısından yeni ve büyük fırsatlar yaratırken, diğer taraftan da enerji ithalatına olan bağımlılığımızdan ötürü, maliyeti giderek artan bir girdi olma özelliğini korumaktadır.

Güney ve Doğu komşularımızın sahip olduğu muazzam enerji potansiyeline, enerji tedariğinde bir numaralı kaynağımız olan RF’nun potansiyeli ilave edildiğinde, dünya enerji rezervlerinin neredeyse % 70’ine komşu olduğumuz ortaya çıkmaktadır. Dünya enerji talebinde görülen artışa paralel olarak, enerjinin güvenliği ve sürekliliği açısından kaynak ülkelerle birlikte, geçiş ülkelerinin de önemi giderek artmaktadır. Bu açıdan, Türkiye’nin dünyanın en değerli arazi parçası üzerine yerleşmiş bir ülke olduğu söylenebilir.

Avrupa Birliği’ne katılım sürecindeki bir ülke olarak Türkiye, hukuki bağlarla bağlı olduğu dünyanın en büyük enerji pazarlarından birisi olan AB ile önemli bir tedarikçi olan Hazar Bölgesinin tam ortasında, öteden beri gündemde olan “köprü” özelliğini kapsamlı bir şekilde hayata geçirebilme şansını nihayet yakalamış bulunmaktadır. Sadece boru hatlarının geçtiği bir ülke değil, enerji ticareti yapan terminal ülke olabilme potansiyelimiz bulunmasına rağmen, son 2 ayda imzalanan uluslararası anlaşmalar ne yazık ki, bu büyük potansiyeli görmezden geldiğimiz anlamı taşımaktadır. Türkiye, enerjide oynayabileceği önemli rolleri bir tarafa bırakmıştır. Uzun yıllardan beri, ‘komşularla sıfır sorun, maksimum işbirliği’ politikası güttüğünü ifade eden Türkiye, bu politikanın gereğini bile hayata geçirememiştir. Avrupa Birliği’ne giden yolda, Hazar ülkeleriyle aramızdaki ilişkilerin kalitesi ülkemiz açısından önemli bir “derinlik” olabilecekken, bu dahi odaklanamamış bir dış politika stratejisiyle, heba edilebilmiştir.

Rusya ile imzalanan son anlaşmalardan bir bölümü, tarihimizde ilk kez kamu kuruluşlarımız ile değil de, özel sektör firmalarımızın  ön planda olduğu anlaşmalar şeklinde imzalanmıştır. Bu konu bile, başlı başına enerjide hala Rusya’nın rolü ve önemini kavrayamadığımız anlamına gelmektedir. Türkiye doğudan batıya, kuzeyden güneye sadece boru hatlarının geçtiği bir ülke olarak tescil edilmiştir.

Oysa, Rusya’ya olan enerji bağımlılığı ve Türk – Rus ekonomik ve ticari ilşkilerinin ‘derinliği’ kullanılarak, Rusya’nın enerji açılımında Türkiye’ye bağımlı kılınması sağlanabilirdi. Milli menfaat yerine, bazı özel sektör aktörlerinin ön plana çıkması, büyük ölçüde Rusya’nın elini rahatlatmıştır. 

Aydın Sezer

Bu Doküman http://www.sde.org.tr/haberler/223/rusya-enerji-politikasi-ve-turkiye-perspektifi.aspx sayfasından 06.12.2009 22:27:32 tarihinde oluşturulmuştur.





Başbakan’ı Kandırıyorlar

3 12 2009
Başbakan’a yeni bir gündem lazım, o da bu gece lazım.
Başbakan, son grup toplantısında gündem sıkıntısı çekmiş olmalı ki, 7 yıllık AKP iktidarı döneminde yapılan icraatları istatistiklerle tekrar açıklama gereği duydu.

İstastikleri hazırlayanlar maalesef tahrifat yaparak ve yanlış yorumlatma yöntemleriyle Başbakanı kandırıyorlar.

Ortaya konulan verilere o istatistikleri hazırlayanların dahi inandığını sanmıyorum. Zira, verilen rakamlar teknik olarak yanlış rakamlar. Eli kalem tutan herkes rakamların yanlışlığını ve çarpıtıldığını hemen anlayabilir. Bu ifadeyi, altını çizerek ve tekrarlayarak vurguluyorum, her konuda verilen rakamlar yanlış veya çarpıtılmış.

AKP web sayfasında yer alan AK İcraatlar bölümüne bir göz gezdirin lütfen. O sayfada yer alan verilerin %90-95 oranında çarpıtılmış olduğunu göreceksiniz. Bu nedenle, ‘Başbakanı kandırıyorlar’ diyorum. Başbakan da bu rakamlara inandırıldığı için ifadelerini, ‘inanmış’ bir insan edasıyla dile getiriyor. Ayrıca, Başbakan ve çalışma arkadaşları için 2002 öncesi diye bir dönem de yok. Sanki, bu ülkede herşey AKP döneminde yapıldı, gerçekleştirildi.

Başbakan bağırıyor; ‘dünyanın 17. büyük ekonomisi olduk’. 1969 yılında da Türkiye’nin dünyanın 17. büyük ekonomisi olduğunu bu Başbakanın ve ona istatistik hazırlayanların bilmesi imkansız…

Başbakan yine bağırıyor, ‘eskiden, Türkiye 3 tarafı denizlerle 4 tarafı düşmanlarla çevrili bir ülkeydi, biz geldik komşularla ilişkileri sıfır sorun, maksimum işbirliği ilkesine göre geliştirdik.’ Bu yalanı Başbakana sanırım Davutoğlu iletti. Sıfır sorun derken, Azerbaycan gibi kadim dostla sorunlu hale geldiğimiz de unutturulmaya çalışılıyor. İsrail gibi stratejik önemi haiz bir ülke ile de sorunlar yaratıldı.

Ne Davutoğlu ne de Başbakan, bundan sadece 18 yıl önce, Türkiye’nin en büyük komşusunun SSCB olduğunu bilmiyorlar. 1980’ler boyunca İran ile Irak’ın savaşta olduğunu bilmiyorlar. 1990’dan beri Irak’ın ABD ambargosu ve işgali altında olduğunu bilmiyorlar. Türkiye’nin sanayi yatırımlarının önemli bir bölümünün SSCB desteğiyle, 60’larda 70’lerde gerçekleştirildiğini bilmiyorlar. 1980’lerde Türkiye’nin dış ticaretinin yarısının İran ve Irak’la gerçekleştirildiğini bilmiyorlar. Dahası, komşularla ticaret artıyor diye büyük bir yalanı sürekli gündemde tutmaktan geri kalmıyorlar. Bunlar, Irak ile Sadabat Paktı’nı veya İran ile eski adıyla RCD’nin, yeni adıyla ECO’nun ne zaman kurulduğunu da bilmezler. İKÖ, İSEDAK ve KEİ oluşumlarının tarihçesini dahi bilemezler.

Dinimizde göre halkına yalan söylemenin vebali ağırdır. Bu da böyle bilinir. Bunu en iyi sayın Başbakan bildiğine göre, Başbakanın yalan söylüyor olması söz konusu olamaz. O nedenle kandırıldığını kabul etmemiz gerekir. 





Medyadaki Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar

12 11 2009

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) son günlerde kamuoyunda ciddi bir gündem maddesi oldu. GDO’ların insan sağlığı üzerine olumsuz etkileri tartışılıyor.

Türk medyasındaki GDO’ların halkın ruh sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri üzerinde nedense hiç durulmuyor.

Medyada genetiği bozulmuş organizmaların yarattığı tahribat ve özellikle demokrasinin bağışıklık sistemi üzerindeki etkileri, bir ulusun geleceğini tedavi edilemez bir şekilde tehlikeye atıyor. Bu nedenle, bazı bitki ve gıda türleri üzerinde yapılan genetik değiştirme operasyonu, medya GDO’larının yaptıkları tahribat yanında ihmal edilebilir kalıyor.

Medya GDO’ların da Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bir laboratuvarda geliştirildiği biliniyor.  

Bir medya mensubunun genetiğinin değişitirilip değiştirilmediği nasıl anlaşılabilir?

Medya GDO’larını tespit edebilmek, diğer GDO’ları tespit edebilmekten çok daha kolay ve basittir.

1 – Medyadaki  GDO’ların tamamı  eski marksist (özellikle eski Mao’cu) veya eski ülkücüdür. Yapılan genetik değiştime operasyonun başarısı işte tam bu noktada yatmaktadır. Zira, bu kesimler artık ortak dili konuşan GDO’lar haline getirilmişlerdir.    

2- Medyadaki GDO’ların demokrasi tanımı, sanal bir demokrasi tanımıdır. Eski marksistlerin 1970’ler, 80’ler ve 90’lardaki demokrasi algısının aynen devam ettirilmesi öngörülmüştür. O yıllarda, demokrasi yerine önceliği devlete veren eski ülkücüler de, birer demokrasi kahramanına dönüştürülmüştür.

3- Medya GDO’ların ağızlarından akan  akut demokrasi salyası ve anti – militarist  duruş, bir faşist rejime güzelleme yapılmasına engel teşkil etmez. Askeri rejimler ile demokrasi arasında sıkışan küçücük beyinleri,  diktatörlüğü görmezden gelmelerine hatta savunmalarına olanak tanır.

4 – Devletin karşısında ve  halkın yanında olduklarını idda edenlere arka çıkarak, yol göstererek  demokrasi tarihine geçeceklerini zanneden bu zevat, Türkiye’nin eksen değiştirmediğini, kendi eksenine oturmakta olduğununa inanırlar. GDO’lar gerçek Türk Dışişleri Bakanın David L. Phillips olduğunu bilir ve ona göre eksen tartışması yaparlar.

5- Medya GDO’ları, Başbakanın Meclis Başkanını fırçalamasını demokrasinin bir gereği sayarlar. Onlar için yargı denilen olgu da, tıpkı Ordu gibi gereksiz ve çağdışı bir organizmadır.

6- Medya GDO’larının tedavisi için modern tıp henüz bir çare bulamadı. Genetik değiştirme opearasyonu esnasında kullanılan yüksek dozdaki yeşil renkli kağıt parçalarının organizma üzerinde yarattığı direnç kırılamıyor. Ancak, yine de, aşağıda önerdiğim kitabın okunması durumunda, medya GDO’larının kendileri ve doğa ile barışık yaşamasına bir ölçüde de olsa katkı sağlanabiliyor.

Kitabın Adı : Avrupa İnsanı, Kitabın Yazarları;

Jorge Semprun, Komünist bir direnişçinin zengin ama acılı deneyimleriyle donanmış bir İspanyol sosyalist solcu.

Dominique de Villepin, De Gaulle’cü sağcı  bir gelenekten gelme, eski  Fransız Başbakanı





Davutoğlu’nun Büyük Başarısı

16 10 2009

Suriye ile vizenin kaldırılması kararı görkemli bir törenle yürürlüğe girdi.  Hükümet son bir ayda Davutoğlu üzerinden Türkiye’nin gündemini ve tüm dikkatleri dış ilişkilere çekmeyi başardı. Bu açıdan Davutoğlu’nun AKP için oynadığı rolün önemini ve büyüklüğünü teslim etmemiz gerekiyor. Davutoğlu’nu da içtenlikle kutlamak gerekiyor. Ancak bizim gibi az gelişmiş bir ülkede dış politika, bu denli iç politika malzemesi yapılabilir.

Malum, içeride  işler gayet iyi gidiyor. Kısa bir süre önce  suni bir şekilde yaratılan bir sorununun dışında  şükürler olsun ki, başka sorunlarımız yok. Ekonomik sorunlarımız yok. Zaten, kriz Türkiye’yi teğet geçti. 

İçerideki tek sorunumuz ; Kürt açılımı ya da Demokrasi açılımı  ya da Anayasa sorunu denilen sorun.  Davutoğlu’nun baş döndürücü dış ilişkiler trafiği, kamuoyunu olduğu kadar, medyanın da başını döndürüyor.  Birden bire tamamına yakını dış politika uzmanı olan köşe yazarları, Ermeni açılımı, Suriye açılımı, Irak ile ortak Bakanlar kurulu toplantısı, İsrail’e karşı ‘dik’ duruşumuz  gibi başlıklar altında, bazı basit gerçekleri öğrenmek için zaman bulamıyorlar. Medyada gün geçmiyor ki, Davutoğu’nun başarılı dış politikasına değinilmesin. Başta Boğaziçi’nden okul arkadaşı Nuray Mert olmak üzere,   tecrübelerini konuşturanlar, Türk dış politikasının kamuoyu gündemini  işgal etmesine adeta  çanak tutuyorlar. Hükümetin psikolojik harekatının medya desteği de bu şekilde yerine getiriliyor. Türkiye Cumhuriyetin’nin yabancı ülke vatandaşları için uygulamakta olduğu vize rejiminden  zerre kadar haberi olmayan bu kalemler,  ‘alaturka  bir şekilde  düzenlenen törenleri’ dahi, ‘Türkiye bunu hak etmiyor’ diye yazamıyorlar.   

Ermenistan açılımına büyük destek veren, son 2 ayda Ermeni dostu kesilen bazı kalemlerin, ‘Hepimiz Hırant’ız, hepimiz  Ermeni’yiz’ diyenlere karşı yazdıklarını çıkartıp okumak ve hatta ‘normal bir insan evladı, bu kadar kısa sürede nasıl olur da, ırkçılıktan  Ermeni sempatizanlığına dönüşmüş olabilir diye araştırmak gerekir.  İşin içerisinde,  Hükümetin psikolojik harekatının olduğunu tekrar ifade edelim. Ayrıca, köşe yazarlarının görevlerini iyi yapmakta olduklarını söylemek de mümkün. Bir görevin en iyi şekilde yapılması için mutlaka bir karşılığının olması gerekir.

Şimdi, Suriye ile vizenin kaldırılmasını alkışlamaktan elleri yorulanlara küçük bir bilgi vermek istiyorum.

Ey ahali, sanmayınız ki,  Türkiye Cumhuriyeti katı bir vize rejimi uyguluyor. Diplomatik ilişkilerimizin olmadığı Ermenistan vatandaşları bile, bu ülkeye sınır kapısında vize alarak girebiliyor. İranlılar vizeden muaf, Gürcüler de. Iraklılar belli şartlarda sınır kapılarında vizelerini alabiliyorlar. Kıbrıs Rum Kesimi’nden gelen ‘Umuma mahsus’ pasaport hamilleri bile 30 gün ikamet süreli müteaddit giriş vizelerini sınır kapılarında alabiliyorlar.

Bu anlaşmanın, Suriye ile ortak sınır bölgelerimizde yaşayan akrabaların, karşılıklı olarak birbirlerini ziyaret etmelerine olanak sağlanmasını küçümsememeliyiz. Bu gerçekten önemli bir  gelişmedir. Fakat, bu konunun bu kadar büyütülmesi psikolojik harekatın ne denli planlı olduğunun bir kanıtıdır. Geçtiğimiz yıl Suriye’de konaklama yapan Türk turist sayısı 85.000 civarında. Toplam giriş sayısı ise 500.000’e yaklaşıyor. Ayrıca, Suriye mafyasının isteyene bir saat içerisinde pasaport temin edebildiği gerçeği, özellikle mülteciler konusunda kötü bir şöhreti olan Suriye’ye dikkat etmek gerektiğini ortaya koyuyor. Suriye’nin, özellikle kadın ve çocuk trafiğinde  stratejik bir önemi vardır.





Evet, Türkeş de görüşmüştü….

14 10 2009

 

Başbakan Erdoğan dün yaptığı grup toplantısında, MHP ve sayın Bahçeli’ye hitaben, Ermenilerle ‘Rahmetli Türkeş de görüşmüştü’ dedi.

Sayın Başkakan yaptığı tüm konuşmalarda, öylesine inanmış, inandırılmış bir uslupla konuşuyor ki, ifadelerinin tamamının gerçeği, yalnızca gerçeği yansıttığını zannediyor. Başbakan, hemen her konuda kendisine bilgi sunan yakın çevresindekilere kayıtsız şartsız inanıyor. Oysa, yakın çevresindekiler birçok konuda Başbakanı fena halde yanıltıyorlar.

Ermenistan ile imzalanan Protokolleri eleştirenlerin tümü, barış istemeyen, gerginliğin devamından yana olan, aklı mazide kalmış insanlar olarak değerlendiriliyor.                        Ermenistan ile sonuna kadar barıştan yana olmama rağmen, imzalanan Protokollerin mantığını, içeriğini ve müzakelerde izlenen süreci sonuna kadar eleştiren birisi olarak, Başbakan’a Türkeş’in temaslarının perde arkasını sunmak istiyorum.

Öncelikle belirteyim ki, Sınırın kapatılması kararını bir Hükümet aldı. Bu konuda referandum yapılmadı. Kararın gerekçesi çok açıktı ve bu gerekçe hala değişmedi.

Evet, Türkeş de görüştü.

 Türkiye’de kimse sizi Ermenilerle neden görüştünüz diye eleştirmiyor ki…

‘Komşularla sıfır sorun maksimum işbirliği’ diye diye, daha dün Suriye ile vizenin kaldırılması kutlanırken, aynı gün İsrail ile yaşanan krizi göz ardı etmeyelim. Yıllardır süre gelen tatbikat sizin döneminizde daha da genişletilmedi mi?   Madem ki ‘Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’ diyorsunuz, o halde, bütünsel bir politika izlenmesi gerekmez mi? Üstelik, Orta Doğu’da daha düne kadar, İsrail ile Suriye arasında arabulucuk yapıyoruz diye böbürlenirken, ne oldu da bugün, ‘Suriye İn, İsrail Out’ oldu.

Ayrıca, sizin komşulardan kastınız nedir? Suriye komşu da, Azerbaycan komşu değil midir?

Türkeş’in yapmış olduğu temasların mantığını ve ele alınan konuları ve gerekçelerini aşağıda sunuyorum. Evet, Türkeş de görüşmüştü. Ama aşağıdaki şartlarla. Keşke, siz de öyle yapsaydınız.

 

‘12 Mart 1993… Paris’te Concorde Meydanı… Crillon Oteli’nin önü… MHP lideri Alpaslan Türkeş, Paris’teki Türk büyükelçisinin arabasından iniyor. Kapısını tutan Özararat gülümsüyor. Birazdan Ermenistan Devlet Başkanı Ter Petrosyan’la buluşacaklar ve bu, bir ilk olacak.

Türkeş-Petrosyan görüşmesi saat 15.00′te başladı. Türkeş, Türkçe konuşuyor, oğlu Tuğrul rapor tutuyor, tercümanlar çeviriyordu. Ancak Devlet Başkanı’nın tepkilerinden Türkçe konuşmaları anladığı belli oluyordu. Türkeş, Ermenistan ile Türkiye ve Azerbaycan arasındaki gerginliğin aşılması için elinden geleni yapmaya hazır olduğunu belirten bir iyi niyet konuşmasıyla açtı görüşmeyi… Ankara’nın pozisyonunu anlattı. Öncelikli amacı, tansiyonu düşürmek, işgale son verilmesi için nabız yoklamak ve uzun vadeli bir ilişkinin önünü açmaktı. Petrosyan, cevap verirken “Cumhurbaşkanı Özal’ın, Başbakan Demirel’in ve bir muhalefet partisinin lideri olarak sizin aynı bakış açısına sahip olması, Türkiye’nin politikasındaki istikrarı gösteriyor” dedi. “Sovyetler’in çözülmesinden sonra Ankara, Türk cumhuriyetleriyle diplomatik ilişki tesis ederken Ermenistan’la diplomatik temasta geç kaldı, zaman yitirildi” diye yakındı.
Öneriler paketi

Bunun üzerine Türkeş, devam eden savaşla ilgili 6 maddelik bir öneriler paketi sundu:

1) Azerbaycan ve Ermenistan arasında hemen ateşkes sağlanması,

2) Ermeni askerlerinin Azeri topraklarından çekilmesi,

3) Her iki tarafın bugünkü sınırlar içinde birbirini tanıması ve diplomatik ilişki tesisi,

4) İç işlerine karışmadan ve toprak talebi olmaksızın temas,

5) Laçin koridorunun açılması, gözlemci heyetinin güvencesi ve denetiminde bulunması,

6) Karabağ sorununun ya daha sonraya ya da Minsk toplantısına bırakılarak meselenin ateşkes sonrası daha geniş zamanda ele alınması.
‘İpek yolu kuralım’

Bu önerilerin ardından, Ermenistan’a dünyayla ticaret yapması için Türkiye’den transit kara ve deniz geçişi verilebileceğini söyledi. Sonra da daha kapsamlı bir proje önerdi:
“Trans-Kafkasya Otoyolu”. İpek Yolu’nun ihyası anlamına gelen bu otoyol, Kafkasya’yı boydan boya kat edecek ve Ermenistan’dan geçecekti. Otoyola bir demiryolu da eşlik edecek, aynı hatta bir doğalgaz ve petrol boru hattı da yer alacaktı.
“Müşterek gerçekleştirilecek bu proje başka işbirliklerine kapı açar. Sınırlar açılır, yurttaşlarımız serbestçe birbirine gidip gelir, ticaret yaparlar. Bu durum bölgeye de huzur ve refah getirir” dedi. Türkeş, bu görüşmede bir iyi niyet jesti olarak esirlerin karşılıklı serbest bırakılmasını sağlamayı umuyor, hatta derhal Erivan’a gidip hem Ermenistan’ı ziyaret etmeyi, hem de Azeri esirleri aldıktan sonra aynı uçakla Bakü’ye geçmeyi planlıyordu. Petrosyan, “Biz önşartsız ateşkesi kabul ederiz, ancak şunu anlayın ki benim şartlarım ve kamuoyu önündeki durumum Elçibey’inkinden daha zordur” diye konuştu.
Karabağ’ın kendi ayrı yönetimi bulunduğunu belirtti. Buradakilerin çoğu zaman Ermenistan’la ters düştüklerini itiraf etti, “Ama onları da göz ardı edemeyiz” şeklinde konuştu. Tuğrul Türkeş’in izlenimine göre, “Görüşmede Petrosyan daha uzlaşmacı bir tavır içindeydi. Buna karşın Dışişleri Bakanı daha ihtiyatlıydı. Görüşmenin sonuna doğru, ilişkiler çok daha iyi bir yere gidebilecekken, Papazyan’ın Petrosyan’a Ermenice bir şeyler söylemesiyle konular ertelendi.”
Papazyan engeli

Petrosyan, “Biz önerilerinizi değerlendirelim” dedi ve 2.5 saat süren toplantı bitti.
Türkeş, çıkışta Samson Özararat’a umutsuz konuştu: “Savaşın bir süre daha devam edeceği anlaşılıyor” Daha sonra Hulusi Turgut’a anlattığı anılarında ise (”Şahinlerin Dansı”, ABC, 1995), “O görüşmede Papazyan bir karara varmamızı önledi. Bir ön anlaşma parafe etmeye imkân bırakmadı” diyecekti. Görüşmede bulunan Büyükelçi Tanşuğ Bleda da anılarında (Maskeli Balo, Doğan K., 2000) “Buluşmanın yarattığı olumlu hava ve sürecin sonu gelmedi” diye yazdı: “Daha Türkeş Paris’ten ayrılmadan Petrosyan’ın kontrol edemediği Taşnak güçleri Laçin koridoruna karşı saldırıya geçerek alınan tüm kararları geçersiz kıldılar.” (http://www.candundar.com.tr/index.php?Did=2619)