Darbe Masalı

1 07 2009

 

Yeşil olmalı, al olmalı, masallar masal olmalı. Her masalda bir ibret var, gerçeğe misal olmalı. Masaldır bunun adı, okumakla, dinlemekle çıkar tadı. Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde, çok ama çok uzak bir yerde, güzel mi güzel bir ülke varmış. 

Nedendir bilinmez, bu ülkede yaşayan insanlar mutlu olmaktan çok korkarlarmış. 

Gel zaman git zaman derken, ülkede ekonomik kriz, işsizlik ve sefalet had safhada olmasına rağmen, halk, bu durumu bir kenara bırakıp, Ordu’nun darbe yapmasından korkar olmuş. Öyleki, Ordu’nun başındaki komutan  ‘bu ülkede darbe marbe olmaz, ben buna izin vermem’ dedikçe, iktidardaki  AVeK partisinin ileri gelenleri, ‘yok, kesin darbe olur, siz mutlaka darbe yaparsınız’ der dururlarmış. Hatta, iş o kadar ileri götürülmüş ki, resmi görevlilerce aranıp, taranıp  bulunanan çeşit çeşit darbe senaryoları bir kısım neşriyata servis edilip, halkın yüreğine korku salınır olmuş.  

Amma velakin, O ülkede Profesör unvanlı, başyazarlık gibi mevki  makam sahibi olan demokrasi şövalyesi zevat  içinde Profesör Almet gibi sadece fiziki olarak Marks’a benzemeye çalışan kimi bilge kişiler de, ilmi yaygaralar koparıp, ‘evet, evet kesin darbe olur, bu orduyu hemen yargılamak ve dağıtmak lazım’ der dururlarmış.

O ülkede,  Almet ve biraderi gibilerinin sandığı, inandığı, zannettiği cinsten sanal bir demokrasi dahi olsa, AVeK partisinin tüm ileri gelenlerinin, işledikleri ‘sivil’ suçlardan dolayı ömür boyu hapse mahkum olmaları söz konusu olabilirmiş. Nedense, ülkedeki demokrasi şövalyeleri  demokrasinin sivil boyutu üzerinde durmayı hiç beceremezlermiş. Demokrasiyi, sivillerin demokrasi kültürünün derinliği ve hazmetme  kapasitesi çerçevesinde, belki de yıllarca sürecek bir sınıf mücadelesinin sonucunda ortaya çıkan bir süreç olarak değil de, sadece Ordu’nun dağıtılmasıyla tesis edilebilecek bir düzen olarak görürlermiş. Aynı Ordu’nun tesis ettiği rejimin getirdiği demokrasi ortamında yaşayıp, fikirsel üretim yaptıklarını bilmezden, anlamazdan gelen bu biraderler için, ‘demokrat olmayan demokrasi aşıkları’ yakıştırması dahi yapılır olmuş.

Günlerden bir gün, ülkede, AVeK Partisi’nin iktidarı süresince işlenen ekonomik suçların ve yapılan yolsuzlukların, Almet’ın babasının tabiriyle ‘devletten geçinmeli’ icraatlarının kamu zararı yönüyle hesabının sorulması ihtimali belirmiş. Zaman aşımı da olmayan böyle bir hazin sonla karşılaşacaklarını anlayan AVeK partisi önderleri, iktidardan demokrasi yoluyla alaşağı edilip, yüz kızartıcı suçlarlan mahkum edilmeleri olasılığına karşın, tarih tekerrürden ibarettir söylemine bir kez daha sarılıp Ordu’nun darbe yapması durumunda ‘darbe mağduru’ olacaklarını hesap edip, ‘keşke, darbe olsa da demokrasi kahramanı olsak’ diye hayıflanıp dururlarmış. Darbe koşulları altında, yüz kızartıcı suçlardan yargılanmaları durumunda da, darbecilerin iftiralarıyla yüz kızartıcı suçlamalarla karşılaştıklarına inanılacağını bilirlermiş. Zira, O ülkede ANesin’in tanımlamalarına uyan insanlar da yaşarmış.

İşte böyle bir ortamda, darbe çığırtkanlığı yapan bir iktidarın, matbuat sahiplerinin ve kalem efendilerinin mevcudiyeti karşısında, demokrasinin  beşiği sayılan ülkelerde ‘demokrasinin’ tanımının yeniden yapılmasına karar verilmiş.

Almet, bilge babasının, yıllar önce, ‘bu ülkedeki köylerin tümünde tenis kortu olmadıkça, demokrasi memokrasi olmaz’ türünden beyanlarını hatırlayarak, ‘maden ki hala köylerde tenis kortu yok, o halde neden darbe yapılamayacakmış!’ türünden açıklamalarla yeni kuramlar geliştirmek için gece gündüz canhıraş bir şekilde çalışıp, Ordu’yu kışkırtmak görevini üstlenmiş. Bu olağan üstü çabaları , AveK P’nin ekmeğine organik tereyağı sürmek gibi tarihsel bir değer kazanmış.. Demokrasi sövalyelerinin darbe tahriki ve teşviki, Frenkçe provakasyon diye söylenen, ama halkın dolduruşa getirmek diye bildiği yaygaraları  sonucu, Ordu içerisinde, sırf bu cenaha gıcıklık olsun diye darbe yapmayı düşünenler de ortaya çıkmış. Amma velakin, komuta kademesi bu oyuna gelmemek için direndikçe direnmiş. Bu ortamda, bir başka bilge kişi de, mümtaz bir Türk er kişi, öyle konuşmalar yaparmış ki; bazı siviller bile darbe yapmayı düşünür olmuşlar.

Ülkede bir de, ‘KeneKon’ davası adındaki bir dava ile, darbe mevsiminin geldiği varsayımıyla, müstakbel darbe hazırlayıcılarının yargılanması süreci başlatılmış.  Potansiyel tehlike olarak görülen kişilerin karantinaya alındığı bu süreçten önce, toplumda darbe karşıtlı olan vatandaşların oranı en yüksek çift haneli düzeydeymiş. KeneKon süreciyle birlikte, bu oranda hızlı düşüşler görülmüş. 

Rekor ekonomik  küçülmenin, iflasların, boşanmaların yaşandığı bir dönemde,  işsiz güçsüz sayısında da rekor üstüne rekor kırılırken, halkın demokrasi tartışması yaparak karnını doyurması, demokrasi beşiği ülkelerde büyük bir hayranlık ve kıskançlık uyandırmış. Batılılar, O ülke halkındaki ekonomiden bağımsız demokrasi bilincinin ulaştığı seviye karşısında, ‘keşke bizde de Almet’lar gibi darbe promosyoncuları, tahrikçileri, çığırtkanları olsa, keşke ekonomik kriz bize de teğet geçse’  de bizde de demokrasi  kültürü derinleşse der,  dururlarmış.   

Derken efendim,  bir gün Meseleyi  Genel  Kovuşturma(MGK) toplantısı yapılmış. Kamuoyuna toplantı sonuç bildirisinin dağıtıldığı esnada 2. mini MGK toplantısı da düzenlenmiş.  Bu toplantıda hangi konuların görüşüldüğü kamuoyuna  açıklanmamış. Kimsenin aklına 2.MGK’da neler görüşülüyor diye soru sormak gelmemiş? Kimse, bu toplantının düzenlenmesine neden gerek duyulmuştur, MGK üyelerinin bir bölümünden bile gizli neler konuşulmuştur diye merak etmemiş.

Ülkenin  içerisinde bulunduğu hayati sorunların üstünü örtmeye yarayan ve toplumu  kamplara bölen gerilim siyasetinin sona erdirilmesi için çaba sarfetmek kimsenin aklına gelmemiş. Hukuk sever kimi bilge kişiler, Avek Partisini, gerilim ortamından beslenerek iktidarını – hala – meşru kılma mücadelesi verdiğini belirtmişler. Hatta, ‘yöneticiler aklını başına almazsa, ülke demokratik bir şekilde batacak’ bile demişler.

AveK partisi, Ordu içerisinde darbe,  cunta heveslilerinin mevcudiyetine ilişkin somut veriler olduğunu söyler dururmuş ancak, idari yetkilerini kullanarak Ordu nezdinde adımlar atmazmış. Zaten atmaması da lazımmış, eğer atarsa, darbe tehlikesi ortadan kalkarmış…





Sayın Mehmet Altan’a Mektup

21 06 2009

Ordu, askeri mahkeme ve darbe kelimelerinden ne denli nefret ettiğinizi gayet iyi biliyorum.

Türk Ordusunun, Danimarka ordusuna benzemesi gerektiğini ifade ederek, sürekli olarak, Danimarka vatandaşlarının, Danimarka Genelkurmay başkanının ismini bile bilmediklerini vurguluyorsunuz.

Sayın Altan,

Danimarka ordusu hakkındaki bilgi düzeyinizin seviyesini bilemiyorum. Ama, Danimarka Ordusunun, Türk Silahlı Kuvvetlerine benzemek için çok çaba sarfettiğini ben gayet iyi biliyorum. Bunu, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti”nde, Birleşmiş Milletler Barış Gücü Danimarka Sektörü nezdinde bir yıl görev yapmış bir irtibat subayı (P.Astğ) olarak rahatlıkla belirtebilirim.

Sayın Altan,

Belgeler ve gerçeklikleri konusundaki engin görüşlerinize sığınarak diyorum ki, keşke bizim hukuk sistemimiz de, Almanya”daki hukuk sistemine benzeseydi. Ya da, İngiltere”deki gibi, bakanları istifaya kadar götüren o basit gerekçe karşısında takınılan ahlaki tavırlara sahip olabilseydik.  Almanya”da yaşamadığı halde, Alman yargısının ortaya çıkartmak için peşine düştüğü zihniyet ve uzantılarıyla Türkiye”de demokrasicilik oynayan sizin gibi Prof. ünvanlı kişilerin mevcudiyeti,  bizim gerçek demokrasiye ulaşamamızın en büyük nedeni. Biliyorsunuz, Danimarka”da da, Hükümet seçimler öncesi halka üçlü kanape dağıtıyor.

Başyazarı olduğunuz Gazetenin de demokrasi anlayışını içinize sindirip, insanlara demokrasi dersi vermeye çalışmanızı anlamakta güçlük çekiyorum. Demokrasiyi savunmanın!  bir bedeli vardır. Sanırım, siz bu bedeli peşin aldınız.

Askerin olduğu iddia edilen belgenin peşine düştüğünüz kadar, “sivil” belgenin peşine de düşebilseydiniz keşke!  Üstelik, sivillerin belgesi, demokrasi kültürünün yerleşebilmesi acısından, askerlerin belgesinden daha vahim. Gazetenizin de yok saydığı bu sivil Alman belgesini, özgür ve demokratik bir şekilde gündeme getirememenizin üzüntüsünü yaşıyor musunuz?

İşte, “O” belge ile ülkemizde demokrasi tesis ediliyor, sayın Altan. Yaşadığınız bu üzüntü de, umarım bahsettiğim bedelle fazlasıyla tazmin edilmiştir.





‘Duble’ yollarda hız sınırı komedisi

15 06 2009

Karayollarımızdaki hız sınırlarını biliyor musunuz?

Ehliyet sahibi tüm sürücüler, hız sınırının hangi yolda, kaç km. olduğunu bilmek mecburiyetindedirler.

Ama, Türkiye”de sürücüler öncelikle kullandıkları yolun hukuki niteliğini bilmek zorundadırlar. Zira, duble yol kavramı hayatımıza girdikten sonra, “bölünmüş” yollardaki hız sınırının kaç km. olduğunu bilmek için Karayolları Genel Müdürlüğü”nde çalışıyor olmanız dahi yetmeyebilir. Ben, 27 yıllık ehliyet sahibi birisi olarak hız sınırlarını bilmiyorum. Bunu net olarak bilen birisine de henüz rastlamadım. Trafik memurları sadece, radar kontrolü  için ayarlanan hız sınırını biliyorlar. Onlar da emir kulu. Ne talimat veriliyorsa onu yapıyorlar. Ama, genellikle emiri hazırlayanlar meçhul. Bilinmeyen bir merkez  burada da iş başında; “merkezin talimatı!” 

Bu ülkede bölünmüş yollarda farklı hız sınırları var.

Siz istediğiniz kadar trafik kurallarına uyun, hız limitlerine dikkat edin, yol bilgisayarınızdaki ortalama sürat her zaman uyulması gereken limitlerin altında olsun, 100 km. civarındaki süratle bölünmüş yollarda  radara yakalanabilirsiniz. 

Eğer, Ankara”dan Eskişehir istikametine gidiyorsanız, yol kenarlarında hız sınırı levhalarını görebilirsiniz. Bazı noktalarda “100 km” uyarısı levhaları dahi var. Polatlı trafik amirliğini telefonla ararsanız, bölünmüş yolda hız sınırının “100 km” olduğunu rahatlıkla öğrenebilirsiniz.  Zaten, yoldaki radar kontrollerinde 105 -110 km hızla geçtiğiniz halde yakalanmıyorsunuz.

Hangi yolun neresinde “pilot” uygulama var ve kaç kilometreye müsade ediliyor, kimse bilmiyor. Hangi üstün zekalı kurum ya da şahıs  böyle farklı hız sınırlarını uygulamaya koyuyor ve bunu yol kenarlarında ilan etmiyor, anlamak mümkün değil. Bu korsan bir uygulama mı? Yoksa, devlet bütçesine gelir sağlamak için vatandaşı  tuzağa düşürüp ceza kesmek amacıyla, IMF tarafından önerilmiş bir uygulama mı?

Özellikle, yeni duble yollarda hız sınırlarını belirten işaret levhaları yok. Ama, radar kontrolü, radar tuzağı çok. 

İşin espirisi bir tarafa, yollara radarla hız kontrolü levhası konulmamasının mutlaka bir nedeni olmalı diye düşündüm. Vakit harcayıp, araştırdım. 

Evet, bir nedeni var. İşaret levhası konulmamasının bir nedeni var. 

T.C. Ulaştırma Bakanlığı, Karayolları Genel Müdürlüğü 4. Bölge Müdürlüğü, Ankara Valiliğine (Emniyet Müdürlüğü) muhatap 12.03.2009 tarihli ve 07533 sayılı yazısında diyor ki; 

“Radarla Hız kontrolü levhası Karayolları İşaretleme Standartlarımızda bulunmamaktadır.  Ülkemizin taraf olmak için çalışmalar yaptığı uluslararası karayolu anlaşmalarından Viyana”da 8 Kasım 1968″de imzaya açılan, karayolu işaretleri ve sinyalleri sözleşmesinde de bu ve benzeri harhangi bir bilgi veya ifade bulunmamaktadır.”

 Kısaca, Karayolları Genel Müdürlüğü, Emniyet”e diyor ki, “sizin belirttiğiniz yerlere işaret levhası koymak benim işim değildir”.

Yazının tarihinden de anlaşılacağı üzere,  bu gerekçe yeni ortaya çıktı. Oysa, bu komedi 5-6 yıldır sahneleniyor.

İşte bu nedenle, yola çıkarken önce Allah”a emanet olun. Sonra, gideceğiniz güzergahdaki yolun kanuni statüsünü öğrenmeye çalışın. Bölünmüş yol mu?  Duble mi, tek mi ? Pilot yol mu ? Niğde ile Pozantı  arasındaki gibi otoban olduğu halde, trafiğe devlet yolu olarak açılmış bir yol mu?  Her gördüğünüz çift şeritte veya otobanda hızınızı arttırmayınız. Belki de o yol, daha müteahhitten kesin kabulü yapılmamış, karayolları haritalarında bile olmayan “korsan” bir yoldur. Kanunen mevcut  olmayan bir yolda, hız sınırı kontrolü yapan memurlara bakıp, yolun, hukuki statüsü olan bir yol olduğunu zannetmeyin. Mevzuatımızda,  her türlü arazide sürücü avlama noktası oluşturmaya engel bir husus yok. Bu sayede, radarla hız kontrolü levhası, radardan 30-40 metre öncesine konulduğundan, sürücüler fren testine de teşvik edilmiş oluyor. 

Marifet ve medeniyet dediğimiz şey “duble” yol yapmakla olmuyor. Biz, Türk vatandaşları bu tip uygulamalara alışığız. Konuyu abartmamak lazım. Ben sadece, karayollarımızda radara yakalanan yabancı uyruklu sürücülerle, trafik memurları arasındaki diyaloglarda yaşanan renkli görüntülere dikkat çekmek istedim. Yol idaresinin de ciddi bir  “iş” olduğunu inşallah  bir gün anlayacağız.





Ne Mayın Ne Tarım, Kürt Devletine Liman, İsrail’e Su Lazım

29 05 2009

 

Mayın bahane…

600 bin adet  mayın temizlenmesi karşılığında 49 yıllığına birinci sınıf tarım arazisi, üstelik suyu da mevcut…

Stratejik derinlik uzmanı Dışişleri Bakanı Davutoğlu, geçen hafta açıkladı;

“Suriye ve Irak”ı susuz bırakmayız.”

Suriye ve Irak ile Türkiye arasında İsrail yer alırsa, suyun ne zaman ve nasıl kullanılacağına acaba biz mi karar veririz, yoksa mayınları temizleyen İsrail mi?

Günlerdir kamuoyunu meşgul eden mayınlı arazilerin temizlenmesi karşılığında, temizlenen toprakların İsrail”e kiralanması konusunu, maalesef,  yine, her zamanki gibi yüzeysel bir şeklide tartışıyoruz.

Saçma sapan sorular gündemi işgal ediyor. İşin özünü ya anlamak istemiyoruz ya da anlamakta güçlük çekiyoruz.

Soru 1:

Mayınları neden biz temizlemiyoruz? Ordu neden, kendi döşediği mayınları,  gerekli teçhizatı satın alıp, kendisi temizleyemiyor. Gazetelerdeki ‘TSK, burada 2 yıl önce mayın temizlemesi yaptı” haberleri yalan mı? Genelkurmay neden susuyor?

Soru 2:

Bu toprakları neden İsrail”e bu kadar uzun süre kiralıyoruz? 3 yıl yetmez mi?

Soru 3:

Bu konu yoksa “van minut”un faturası mı?

Soru 4:

Obama neden gelmişti?

Soru 5:

Stratejik derinlik! sahibi Türkiye, tam da merkez ülke olacakken, acaba birileri merkezin gücünü mü kıskanıyor?

Soru 6:

Suriye”nin kuzeyini kuşatacak 510 km. uzunluğundaki bu arazi, kontrolü İsrail”in elinde bir bölge olarak, Türkiye ile Suriye arasında daha az mı “mayınlı” bir bölge olacak?

Soru 7:

Meclis”deki bu yasa tasarısından stratejik derinlik uzmanı Dışişleri Bakanı Davutoğlu”nun haberi var mı ?

Bu saçma soruları daha da uzatabiliriz.

Bu arazi, Türkiye”nin Orta Doğu ile arasına konulacak bir tampon bölge olarak hazırlanıyor. Bunun ötesinde, bu kuşağın, İsrail – ABD kontrolünde, Akdeniz”den Kuzey Irak”a bir bağlantı, denize açılan bir yol olacağı kesindir.

Türkiye”nin o zaman, Kuzey Irak, tabiî ki Irak ve Suriye başta olmak üzere, tüm Ortadoğu üzerinde etkisi kalmayacaktır. Bu durum, en başta Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu”nun stratejik derinliğini! anlamsız kılan bir gelişmedir.

Bu girişime destek veren kimi medya mensupları, konuyu “mayınların temizlenmesine karşı mısınız?”, “bu arazilerin ekonomiye kazandırılmasına  karşı mısınız?”, “Türkiye”ye ve gücüne güvenmiyor musunuz?” gibi hamasi sorularla gündemi bulandırıyor ve her zaman yaptıkları gibi haklı itirazları  susturmaya çalışıyorlar.

Evet, kendi koyduğu mayını kendi temizleyemeyen bir ülke ve bu işin doğrudan sorumlusu olan TSK, acaba vatandaşına gereken güveni vermeye devam edebilir mi?

Yoksa bu da,vatandaşlarda oluşturulmakta olan “güvensizlik” duygularına hizmet edecek başka bir stratejik derinlik mi?

Bu arazilerin ekonomiye kazandırılması da ayrı bir masaldır. Tarım konusunda milli bir stratejisi ve hedefi olmayan, yıllardır tarım sektörünü üretmemeye ve büyük şehirlere göçe teşvik eden bir ülkeyiz. Bugün, milyonlarca dönüm arazisini atıl tutan bir ülkeyiz. Bugün, 242 bin kilometre  tarım arazisine sahip, NET tarım ithalatçısı bir ülkeyiz.

İsrail sadece tarım yapmak için mi buraya gelmek istiyor? İsrail, sahip olduğu 4445 kilometrekare tarım arazisiyle NET tarım ihracatçısı zaten.

Çocuklarımıza çözümü mümkün olamayacak sorunlar yaratmaya kimsenin hakkı yoktur. Cumhuriyet Türkiye”si savaşla kaybetmediği toprakları kirayla kimseye devredemez. Dicle ve Fırat”ı hiç devredemez. Tarıma, teknoloji ve yabancı sermaye getirmek başka bir iştir.

Stratejik derinlik projelerinin mimarları, bu hususları göremiyorlarsa, bu sadece ve ancak, hipnoz derecesinde bir uyku derinliği olabilir. “Kasıt” olasılığına şimdilik değinmiyorum.

Son söz ve çözüm olarak; AKP Hükümeti  bu konuda ısrarlı ise, en doğru yol konuyu referanduma götürmektir. Bu konu, 72 milyonu doğrudan ilgilendirmektedir.

Hem bu şekilde, Hükümet, zan altında kalmaktan da kurtulur, hem de halkın onayı ile bu işi yaparak Türk-İsrail/ABD ilişkilerine büyük bir halk desteği sağlamış olur. TSK da rahatlar.

Daha önemlisi, Davutoğlu da stratejik derinliğini! kaybetmemiş olur.





Rusya’yla Rakip Değil Ortak Olma Fırsatı Kaçtı

21 05 2009

Karadeniz”de enerji işbirliği bağlamında sonun başlangıcı 2005 yılı Temmuz ayındaki Soçi zirvesine kadar uzanıyor.

Putin ile Erdoğan”ın baş başa gerçekleştirdikleri Soçi görüşmesi, ikinci Mavi Akım hattının doğuşunu müjdelemişti. 2 liderin baş başa hangi dilde konuştuklarını öğrenemedik ancak bu görüşme, Türk-Rus ilişkilerinde rekabetten ortaklığa giden yolda önemli bir aşamaydı. Rusya, başta gazı olmak üzere tüm enerjisini dışarıya çıkartmanın yol ve yöntemini ararken; Ukrayna”nın yerine güvenilir bir stratejik ortak olarak Türkiye”yi seçiyordu. Türkiye ise, enerjide önemli ölçüde bağımlı olduğu Rusya ile ortak projeler geliştirerek, Rusya”nın Türkiye”ye bağımlılığını daha da arttıracaktı. Türkiye ayrıca, Rusya”nın enerji işindeki profesyonelliği sayesinde para da kazanacak ve daha önemlisi, Orta Asya”daki Rus etkisini de kullanarak, Kafkaslarda ve Orta Asya”daki nüfuzunu güçlendirebilecekti. Enerji uzmanı Putin, Türkiye”ye bölgesel güç olma imkanını sunuyordu. Zira, artık rekabetten ortaklığa giden yolda beraber yürüyorduk, işte bu açıdan Soçi zirvesi bir dönüm noktasıydı.

Türk-Rus ilişkileri hep sabote edildi

Bu gelişmeye katkıda bulunan unsurlara ve süreçlere bakalım. Her sorunumuzun temelinde yer aldığına inandığımız “dış güçler”i ilk sıraya koyalım. Türkiye-Rusya yakınlaşmasından rahatsızlık duyan sözde müttefiklerimizin ellerinden gelen her türlü çabayı sarf ettiklerini belirtelim. Bu güçler, Menderes”in, Demirel”in, Özal”ın, Erbakan”ın ve Yılmaz”ın derinleştirmeye çalıştığı Türk-Rus ilişkilerini sabote etmek için yürüttükleri siyasetin aynısını Erdoğan döneminde de sergilediler. Siyasi iktidar/asker gerilimini yine aynı şekilde sahneye koydular. Türkiye”yi Irak kaynaklı sorunlara öncelik vermek zorunda bırakarak, Karadeniz”deki muazzam işbirliği potansiyelini ıskalattırdılar. Bu süreçte dış güçlere içeriden iki kesimden muazzam destek geldi. Enerji işinin projelendirilemesinden ve yönetilmesinden sorumlu olduğu halde, enerjisini boşa harcayan vizyon fakiri yöneticiler ile kendilerini enerji uzmanı olarak tanıtan genetik Rus düşmanlarının Karadeniz’de kaybettiklerimizden sorumlu olduklarını belirtelim. Bu kesimler, Türkiye”nin kendi enerji kaynaklarını harekete geçirmek için projeler üretmek yerine, Avrupa Birliği”nin Rus gazına olan bağımlılığını dert edinip, Rusya”yı bertaraf eden projelere öncelik verdiler. Üstelik Rusya”ya bağımlılığımız ortadayken, Rusya”yı karşımıza almak pahasına.

Türkiye çizmeyi mi aştı

Samsun-Ceyhan petrol hattının ele alınış biçimi ve Burgaz-Dedeağaç hattının inşaasına yol açan gelişmeler ve LukOil”i Türkiye”de rafineri kurma kararından vazgeçiren süreç de ne yazık ki medyada fazla yankı bulamadı. Bu gelişmeyi değerlendiren kimi çevreler, “Enerji Çarı Putin” türünden ucuz yaklaşımlarla, bu gelişmenin de Rusların ve Putin”in tercihi olduğunu öne sürdüler. Bu süreçte şu soruyu kendimize sormalıydık. Biz Türkiye olarak, petrole ve doğalgaza sahip olmadığımız halde, sadece coğrafi konumumuzdan ötürü büyük ümitlerle enerji ulaştırmasına soyunduğumuza göre, enerji sahiplerinin istek ve çıkarları doğrultusunda hareket ediyor muyuz? Yoksa, alternatifimizin olmadığını sanarak, Rusya”ya Samsun-Ceyhan boru hattı ve rafineri konusunda “dikte” mi verdik?   Acaba neyimize güvendik?  ENI”mize mi? Kısaca, Mavi Akım”dan sonra, bölge haritasına bakmak aklımıza gelseydi, Karadeniz’e kıyısı olan herhangi bir ülkenin enerji transit ülkesi olabileceğini kestirebilirdik. ENI”nin Rusya ile imzaladığı Bulgaristan”dan karaya çıkacak olan “Güney Akım” hattı da bizim için süpriz olmazdı.

Geçtiğimiz hafta yapılan Putin – Berluskoni zirvesinde Güney akım projesine yönelik kararlılık teyid edildi. Bu arada unutmadan belirtelim; Mavi Akım, Şubat 1999″dan beri Rus – İtalyan ortak yatırımıdır. Ödenen paranın yarısı, gazın yarısının sahibi olan İtalyanlara gitmektedir. Soçi”deki son Erdoğan – Putin ziravesinden de, II. Mavi akım projesinin hayata geçirilmesine yönelik kararın çıktığı söylentilerinin doğru olmasını dileyelim.

Not: Son paragraf hariç, yazı 06.30.2007 günlü Referans Gazetesi’nde yayımlanmıştır.





Devlet Bakanı Zafer Çağlayan’a Açık Mektup

18 05 2009

 

Sayın Bakan,

Yeni göreviniz hayırlı olsun. İçerisinde bulunduğumuz ekonomik kriz ortamında  başarılı olmanızı içtenlikle diliyorum. Daha önce,  bir iş adamı olarak, bir Sanayi Odası Başkanı olarak çalışmalarını yakından bildiğiniz,  izlediğiniz güzide bir kuruluşumuzdan sorumlu Devlet Bakanlığı görevine  getirildiniz. 

Dış Ticaret Müsteşarlığı (DTM),  Türk bürokrasisi içerisinde her zaman önemli bir yer işgal etmiştir. DTM, Türkiye”nin dışa açılma sürecine  başından beri  önemli katkılar sağlamış,  saygınlığı olan bir kuruluş iken;  son yıllarda bilinçli olarak, bazı özel amaç ve kişisel  ihtirasların tatmini  için kullanılan aracı bir Kurum haline dönüştürülmüştür. Aracı Kurum işlevinin sorunsuz  bir şekilde yerine getirilebilmesi için, DTM”nin  kuruluşundan beri  sahip olduğu çok değerli insan kaynağı adeta kurutulmuş , yok edilmiştir.  “” Vatanını en çok seven insan, işini en iyi yapan insandır”"  felsefesi yerine,  bir bölümü eğilme-bükülme katsayısı yüksek ve omurgasız kişiler, normal koşullarda hayal bile edemeyecekleri önemli makamlara sorumsuzca getirilmişlerdir. Mensubu olduğunuz AKP”nin olağan kadrolaşma hareketinin çok ötesinde, (esasen AKP; DTM”de kendi kadrolarına yönelik bir atama yapamamıştır.)  “sözde” vatan sevgisi katsayısı yüksek kimi şahsiyetler,  ihtisas ve vizyon gerektiren  görevlere atanmalarında, milli çıkarlar ve ülke menfaati kavramlarını yok saymakta hiç tereddüt etmemişlerdir. Bu kişiler ehliyetsiz bir şekilde işgal ettikleri koltuğun hakkını vermek yerine, görev süresini bir gün daha uzatabilmek için,   her türlü fedakarlığı ve hizmeti yapmışlardır.

Sayın Bakan,

Hazırlandığı ve yürürlüğe konulduğu iddia edilen, uluslararası literatürde bir örneği bulunmayan, “ülke ve bölge açılım stratejileri” ile gümrük birliği sürecinde olduğumuz adeta unutturulmaya çalışılmıştır. Büyük bedeller ödenen bu sürecin,  ülke menfaatleri çerçevesinde nasıl daha iyi işletilmesi gerektiğine kafa yorulamamıştır. Irak ve komşular merkezli bir açılımla, Türkiye”nin dış ticaretinin küresel ekonomiye eklemlenmesi arayışları yerine, populizm yapılarak küçük ve orta ölçekli firmalarımızın yurt dışı açılımları teşvik edilerek, büyük kaynak israfına neden olunmuştur. Bildiğiniz üzere, Türkiye”nin toplam ihracatının yalnızca %1″ni, toplam ihracatçı firma (50.000) sayımızın yarısı gerçekleştirmektedir. 

Sayın Bakan,

Tunca Toskay ile Kürşad Tüzmen arasında yaşanan ve Kürşad Tüzmen”in medya yıldızı olmasıyla sonuçlanan sıkıntılı sürecin neden ve sonuçlarının artık gün ışığına çıkartılması gerekiyor. Eğer, bu konuya geçmişte kalmış bir ayrıntı olarak yaklaşırsanız, bugün devraldığınız yapının oluşum mantığını anlayabilmekte  güçlükle karşılaşabilirsiniz. Ayrıca, bu dosyanın açılmasıyla, muhtemelen ülke gündemini işgal eden çeşitli hukuki süreçlere de katkı sağlanması mümkün olabilecektir. Tecrübeli bir iş adamı kimliğinizin farkında olan birisi olarak,  ihracatın, aslında  ne demek olduğunu size anlatmak cüretinde bulunmayacağım. Ancak, özellikle de “katma değeri yüksek ürünleri üretebilmenin küresel ekonomininin olmazsa olmazı olduğu gerçeğinin altını çizmeden geçemeyeceğim. 

Dış ticaretin, dış ticaret istatistiklerini okuma ve yorumlama oyunuyla,  kişisel başarı aracı olarak kullanılması sürecini devam ettirmeyeceğinizden eminim. Buna  ihtiyaç duymayacak kadar donanımlı olduğunuzu düşünüyorum.  Sizden istirham ediyorum;  öncelikle,  Başbakanı daha sonra kamuoyunu  dış ticarette  nasıl bir enkaz devraldığınız konusunda aydınlatınız. Kendisinizi,  başarılı olduğu sanılan bir bakandan görevi devralmanın ağır yükü altında eziliyor hissetmeyiniz. Tam tersine, işiniz çok kolay.  Bundan sonraki dönemde dışticaret, özellikle ihracatta yaşanacak olumsuz gelişmelerin sorumlusu siz değilsiniz. Yaşanan kriz de değil. Uygulanan yanlış politikaların duvara toslama zamanı zaten gelmişti.

Sayın Bakan,

Yürüteceğiniz çalışmalarda, önceki yönetimin maddi (yurt dışı seyahatlar, ağırlamalar vb.) ve manevi desteğine  mazhar olan bir kısım Tüzmen sever medya mensubunun yazacaklarını  ciddiye almayınız. Dış ticaret nosyonondan yoksun bu zevat ve  aynı şekilde, İstanbul”da yuvalanan ve sektör üst kuruluşu temsilcisi, yöneticisi  kimliğiyle, son 7 yılda Tüzmen rüzgarı estirilmesinde büyük pay sahibi olan işadamı kılıklı kişileri de ciddiye almayınız. Bu kesimler, yıllarca aynı merkezden kumanda edilerek, reklam ve “show” olgusunu en yüksek düzeyde gündemde tutmayı başardılar.

Anayasa”nın  167. maddesinde ifade edilen, “dış ticaretin ülke ekonomisinin yararına olmak üzere düzenlenmesi …” yolunda atacağınız adımlarda,  yanınızda yer alacak, iyi yetişmiş çok sayıdaki  DTM mensubunun Kurum içerisinde mevcut olduğunu hatırlatarak saygılar sunuyorum.





Genelkurmay Başkanı’ndan Demokrasi Dersleri

1 05 2009

Evet, Ordu, 2009 yılında demokrasi ve hukuk dersleri vermeye de başladı.  Aslında, vatandaşlarımızın önemli bir bölümü, demokrasi dediğimiz olgunun bizzat Ordu”nun teminatıyla geliştiğine inanıyor.

Ülkede, Erdoğan ve Baykal gibi, demokrasi tanımı taban tabana zıt siyasetçiler politika yaptığı sürece, Ordu”dan daha çok demokrasi dersi almaya ihtiyaç duyacağız.

Ülkede, Mehmet Altan ile İhsan Dağı gibi profesör ünvanlı, hızlı ve ateşli demokrasi savaşcıları olduğu sürece, Ordu”dan daha çok demokrasi dersi almaya ihtiyaç duyacağız.

Öncelikle, Türk Ordusunu, sürekli olarak militarist yönetimlere sahip ülkelerdeki ordularla karşılaştırmamak gerekiyor. Zira, Türkiye”deki Ordu Cumhuriyetin kuruluşunda en önemli katkıyı sağlayan bir geçmişe ve deneyime sahip. Asker–sivil bürokratların önderliğinde oluşturulmuş bir Cumhuriyet…

Türk Ordusunu, Prof. Mehmet Altan”ın Danimarka örneğinde olduğu gibi, ileri demokrasi alt yapısına sahip batılı ülkelerdeki ordularlarla da karşılaştırmamak gerekiyor. İleri demokrasi alt yapısına sahip ülkelerde, Ordu, günlük politikanın dışında, sessiz sedasız asli faaliyetlerini yürüten, hatta, genelkurmay başkanının isminin dahi kamuoyunca  bilinmediği bir görünüm arz ediyormuş. Bu doğru. Peki, Türkiye, sahip olduğu demokrasi geçmişi, demokrasi kültürü düzeyi, okur yazar oranı ve milli gelir düzeyi açısından batılı bir ülke görünümü sergiliyor mu? Vatandaşın oylarının parayla alınıp satıldığı bir ülkede, parayla ve yardımlarla oy almayı hedefleyen politikacıların bulunduğu bir ülkede, Cumhuriyeti kuran ordu Danimarka ordusu gibi mi olmalı ? 

Asıl soru şu; Türkiye”de Ordu”yu dışarda bırakarak, toplumun demokratikleşme yolunda hızlı adım atabilmesi, mümkün mü, değil mi? Türkiye”de  aktif politikanın içerisinde olanların demokrasi bilgisi ve kültürü, demokratikleşme yolunda katkı mı sağlıyor, yoksa engel mi teşkil ediyor?  Memleketteki insan malzemesi bu olunca, demokratikleşme kültürü ve demokratik kurumsallaşma süreci itici başka güçlere ihtiyaç duyar hale geliyor. Bu, AB de olabilir. Ordu da. Bu durum, sadece Türkiye”ye özgüdür. Buna rağmen Türk demokrasisi, kendisi ile aynı milli gelire sahip tüm ülkelerden daha ileridedir. Bu haliyle bile, çok sayıda ülkeye örnek gösterilebilmektedir. Kısaca, bu milli gelirle ancak, bu kadar demokrasi olabilmektedir.

Aktif politikacıların demokrasi kültürü nasıl geliştirilebilir, onlara demokratik yaşam biçimi ve demokrasi terbyesi nasıl özümsetilir bilemem ancak, Mehmet Altan ve İhsan Dağı gibi akademik niteliği bulunan insanlara  bazı sorular yöneltebilirim.

1- Nasıl ve neden, Ordu, asli görevlerinin yanında ayrıca demokrasi mücadelesine de omuz vermek zorunda kalabilir ?

2- Demokrasi ve milli gelir arasındaki bir ilişki kurulabilir mi?  Neden Türkiye demokrasisini, batılı ve tamamı müslüman olmayan ülkelerdeki örneklerle kıyaslıyorsunuz? Dünyada bizim kadar milli geliri sahip olan ve örnek alabileceğimiz bir başka ülke var mıdır ?

3 – Sizce, demokrasinin beşiği batıda işler iyi gidiyor mu? Batıda, bugün  demokrasi ve kapitalizmin gücün dağılımı noktasında farklı yaklaşımlara sahip oldukları tartışılmaya başlamadı mı? Kapitalizm gelir düzeyinde ve mülkiyet alanında eşitsizlik yaratırken, demokrasi siyasi gücün eşit olarak dağıtılmasını savunmuyor mu? Bu nedenle, eşitlik temelli demokrasi ile artan miktarda eşitsizlik yaratan bir ekonominin bir arada yaşamasının mümkün olamayacağı tartışılmıyor mu? Gelişmeler gösteriyor ki, Avrupa”da yaratılmaya çalışılan sosyal güvenlik devleti de geçerli bir alternatif olma özelliğini kaybediyor. Avrupa”da bile sosyal güvenlik sistemi iflasın eşiğinde.  Bir anlamda, liberal Avrupa”nın, sosyal Avrupa”yı finanse etmekte yetersiz kaldığı yazılıp çizilmiyor mu?

4- Tüm dünyada, ekonomik açıdan mağlup olanlar ile ekonomik belirsizlikte ne yapacağını bilemeyenlerin kökten dinciliğe yöneldiklerini göremiyor musunuz? Bu sayede, bireyler gerçek dünyanın belirsizliği yerine, belli kuralları uyguladıkları takdirde ilahi kurtuluşa ereceklerine inanmıyorlar mı?  Böyle bir ortamda, demokrasi nasıl geliştirilebilir ?

Bence sizler, daha evrensel ve daha felsefi demokrasi tartışmalarına yönelmelisiniz. Türkiye”de yaşadığı halde, Türkiye ve Türkiye gerçeklerine yabancılaşan kişiler, evrensel demokrasi ilkelerini evrensel boyutta tartışmaya devam etsin.  Bırakın, Türkiye”yi ve Türk ordusunun demokrasiye katkısını bizim gibi sıradan vatandaşlar tartışsın.





Tüzmen ve Komşu Ülkelerle Son Tango!

29 04 2009

Devlet Bakanı Tüzmen, sık sık geniş halk kitlelerini ilgilendiren magazin içerikli haberlere konu oluyor. Bu durum, reklamın iyisi kötüsü olmaz mantığından hareket edildiğinde, O”nu kabinedeki reytingi en yüksek bakan konumuna getiriyor. Tüzmen”i yüzerken, dalarken,  bilek güreşi yaparken, podyumda resim çektirirken, oyun oynarken, şoförlük yaparken gördüğümüzde, “AKP kabinesinde böyle Bakan da varmış” dedirten konuşmalara şahit oluyoruz.  Tüzmen, fiziksel özellikleriyle, örneğin mayolu fotoğraflarıyla, AKP”nin batıya açılan yüzü olarak da tanınıyor. Ancak, Bakan olarak asli görevinin “dış ticaretten sorumlu” olduğunu hatırladığımızda, görevi gereği yaptığı çıkışlarla aslında batıya dönük bir “yüz” olmadığını görüyoruz. Bir kısım Tüzmen sever medya ile dış ticaret konusunda bilgi birikimi  olmayan bir kısım kamuoyu, bu medya dostu Bakanın söylediklerine ciddi yorumlar getiremiyor, hatta çoğu kez ne dediğini anlamıyor bile. 

Aslında, Bakanın  dış ticaret alanında açıkladığı özgün ama çoğu kez yanlış bilgiler, ne yazık ki, bugün O”nu alkışlar gözüken yakın çevresindeki kişilerin çoğunda bile alaycı bir tebessüme neden oluyor. Tüzmen”in dün medyada yer alan ifadelerini okuduğumda  gözlerime inanamadım. Önce şaşırdım, sonra  bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Tüzmen diyor ki ;

“Komşularımızda ayak basmadık yer bırakmadık. Bunların neticelerini de ticaret olarak, müteahhitlik projesi olarak alıyoruz, almaya da devam edeceğiz.”

Doğrusu:

Türkiye”nin dış ticaretinde, özellikle ihracatında,  komşu ülkelerin payında  bir artış söz konusu değildir. Tam tersine 1980″li yılların seviyesine göre bir hayli gerideyiz. Ancak, bu olumsuz bir gelişme değildir. Tanrıya şükürler olsun ki, Türkiye”nin ihracatında, sınırlı kapasiteli ve sorunlu komşularının payı yüksek değildir. 1986 yılında, Özal, benim de bulunduğum bir toplantıda (Tahran”da), Türkiye”nin ihracatta bu komşularına bağımlılığını kırmak için Avrupa Birliğini (AB) ve diğer ülkeleri hedef göstermiştir. 1987 yılındaki AB”ne tam üyelik başvurusunun arkasında, Türkiye”nin ihracatını bu ateş çemberinin dışına çıkartmak stratejisi yatmaktadır.

Öte yandan, örneğin Suriye ile ticareti geliştirmek için harcanan enerjinin yarısı Rusya için kullanılsaydı, bugün dev bir pazar olan Rusya”ya esnaf gözüyle bakan illegal bir ticaret şekli arayışı peşinde koşmazdık.

Yıllardır Tüzmen yönetiminde uygulanılan “sınır ticareti” ve “dahilde işleme” politikaları  neticesinde, komşu ülkelerle olan ticari ilişkiler uluslararası ticari kurallara aykırı  ticaret pratikleriyle dejenere edilmiştir. Bunun sonucu olarak, bugün Türk işadamları komşu pazarlarda sürekli sorunlarla karşılaşmaktadır. Türkiye”nin bu ülkelerde ciddi bir ağırlığı yoktur. KKTC”de bile Türkiyeli müteşebbis sıkıntılar yaşamaktadır. Arkasında devlet desteği olmayan işadamlarımız sıkıntılar çekmekte, alacaklarını zamanında alamamakta ve içeride çekleri, senetleri icraya konu olmaktadır. Küçük  ve orta ölçekli firmaların bazıları, sırf ihracat yaptığı için batmıştır, ya da batmak üzeredir.

Ayrıca, komşu ülkelerle ticarette önemli bir unsur olan nakliye avantajımız da kaybolmuştur. Nakliye sektörü tamamen iflasın eşiğindedir. Sektörü bu noktaya, pahalı yakıt ve hükümetin uyguladığı yanlış politikalar getirmiştir.

Tüzmen diyor ki;

“Bundan sonraki hedefimiz, komşularımız ile ülkemiz arasında tek bir ekonomik alan oluşturulması projesinin gerçekleştirilmesidir. Bugün zor gibi görünen bu projeyi  önümüzdeki 10 yıl içinde adım adım gerçekleştireceğiz”

Doğrusu:

Birisinin Tüzmen”e Türkiye”nin AB gümrük birliği içerisinde olduğunu hemen hatırlatması  gerekiyor. Bilindiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti toprakları Avrupa Birliği gümrük sahası sayılıyor. Eğer, Bakan gümrük birliğini gözden çıkartmaya karar vermişse, bunu Başbakan ve Cumhurbaşkanı ile de paylaşmalı ve kamuoyuna açık açık söyleyebilmelidir. Madem böyle bir niyetiniz var, neden AB üyeliği için  bedel ödetiyorsunuz bu ülkeye? AB sürecine karşı konuşmaya cesaret edemiyor musunuz? Neden, firmalarımızı  hayali beklentiler içerisine sokuyorsunuz? Gümrük birliği ve tam üyelik sürecindeki Türkiye”nin, AB”nin komşuluk politikası kapsamında bile yer almayan ülkelerle serbest ticaret alanı yaratabileceğini  nasıl ve hangi mantıkla düşünebiliyorsunuz ?

Tüzmen diyor ki;

Tüzmen, ticaretin ulusal para birimleri ile yapılmasının büyük rahatlama sağlayacağını söyledi. Kısa süre önce yapılan mevzuat değişikliği ile Türk bankalarının tamamen kendilerinin belirledikleri her türlü para birimiyle işlem yapabilmelerine imkan sağladıklarını kaydeden Tüzmen, bu değişiklikle ticaretin ulusal para birimleri ile yapılmasının önünde Türkiye”de artık bir engel kalmadığını bildirdi.

Doğrusu:

AB”ne katılım müzakerelerini yürüten bir ülkenin dış ticaretten sorumlu bakanının “Euro” hakkında hiç konuşmaması çok garip. Mesela, Türkiye Euro”ya geçse, bunun dişticarete olumlu ya da olumsuz etkilerinin ne olacağı konusunda bir çalışmanız var mı? Ulusal paralarla ticaret yapılması gündeme geldiğinde, ulusal paralar “neyi” referans olarak kullanacaklar? Altın mı, Euro mu, Dolar mı ? Pratikte ne değişecek ? Siz, yoksa, Rusya”da Rublesi olan Türk esnafın dolar maliyetini düşürmek için mi Ruble ile ticaret diyorsunuz?  Getirilecek uygulama ile bunun tam tersi bir sonuç doğabileceğini hiç düşündünüz mü? Rusya”da  Rublesi olan ancak, Doları olmayan işadamlarının neredeyse tamamı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Ruble ile ticarette, Rusya”da faaliyet gösteren hangi Türk bankalarından, neden “know – how” alıyorsunuz ?





Orta Asya ile aramıza demir perde mi iniyor ?

20 04 2009

Zbigniew Brzezinski Avrasya”nın stratejik önemini enine boyuna irdeleyerek, “Amerika için ana jeopolitik ödül Avrasya” olmalıdır diyor. Brzezinski şu temel tespiti de yapıyor: “Amerikanın küresel önceliği doğrudan doğruya Avrasya kıtasındaki hakimiyetinin ne kadar süreyle ve nasıl bir etkiyle sürdürüleceğine bağlıdır.”* Çin, Hindistan ve giderek bir enerji tekeli görüntüsü veren Rusya”nın yer aldığı bu coğrafyadaki gelişmeler, tarihi, kültürel ve etnik bağlar nedeniyle Orta Asya boyutuyla da ülkemizi çok yakından ilgilendiriyor.

Dışişleri Bakanımız Sn. Davutoğlu acaba Brezinski”nin yukarıdaki görüşleri hakkında ne düşünür? Aslında Türkiye”nin uluslararası telkinlerle yürüyen Ermenistan açılımı, Türkiye”ye ne kazandıracak, ne kaybettirecek? Bu politika da, Başbakanın kendine özgü kazan – kazan formülü mantığı ile yürütülüyorsa, kaybeden Azaerbaycan mı olacak?

Türkiye ile Orta Asya arasına demir perdeyi indiren “dış güçler” kimler olabilir?

Akla ilk gelen ülke Rusya oluyor. Genetik anti – Rusyacı bakış perspektifi, hemen Rusya”yı işaret ediyor. Hatta, son dönemde, Azerbaycan”da ortaya çıkan Türkiye”nin Ermenistan politikasına yönelik eleştirilerin temelinde, Rusya”nın kışkırtması olduğunu iddia edenler dahi ortaya çıktı. Aynı çevreler, nedense, Deniz Baykal ile Devlet Bahçeli”nin de Rusya”nın kışkırtması ile sahneye çıktıklarını iddia etmiyorlar.  Oysa, yakın geçmişte Türkiye, Gül”ün Moskova”ya yaptığı ziyaret esnasında, Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki sorunların çözümünde gösterdiği yardımlardan ötürü Rusya”ya teşekkür etmişti. Gül, bu konuda aynen, “donmuş problemlerin nasıl patladığını (Güney Osetya olayı sırasında) gördük. Bu yüzden huzur ve istikrarın sağlanması için bölgedeki buna benzer sorunların çözülmesi konusunda görüş birliğine vardık. Ayrıca Rusya”ya, Karabağ sorununda Azerbaycan”la Ermenistan”ı masaya oturttuğu için teşekkür ettik”** şeklinde ifade kullanmıştı. 

Geçtiğimiz hafta yapılan KEİ toplantıları vesilesiyle, Ermenistan Dışleri Bakanı Nalbadian, açıkça, Türkiye’nin Karabağ meselesinde taraf olmadığını ifade etmiştir. Bu da gösteriyor ki, Türkiye Karabağ sorununda taraf değildir. Dahası, Türkiye, Karabağ sorunu çözülmeden Ermenistan sınır kapısının açılmayacağını da belirtmektedir.  O halde şu soru akla geliyor. Peki, biz Ermenilerle neyi, nasıl, neden müzakere ediyoruz? Bu süreç neden iki ülke ( Türkiye ve Azerbaycan) kamuoyundan gizli yürütülüyor.  Azeriler”in tanınmış siyaset uzmanlarından Oktay Sadıhzade, “Türkler”in Azerbaycan”ı tutumundan vazgeçirme araçları ve yetenekleri yoktur,” diyerek, Azeri kamu kanaatinde Türkiye”ye olan yaygın güvensizliği yansıtıyor. Ermenistan sorununun çözümü pahasına Azeri kamuoyunun kaybedilmesini göze alabilmek mümkün müdür? Yoksa, Azerilerdeki kırgınlığın, Bakü”ye bir resmi ziyaret ile sona erdirilmesi mümkün mü görülmektedir. Eğer böyle düşünülüyosa, Türkiye Türkleri, Azeri gardaşlarını hiç tanımamışlar demektir.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu ve onu besleyen  sözüm ona  düşünce kuruluşları, Bush döneminde Orta Doğu bataklığına sürükledikleri Türkiye”yi, bu defa, Obama patentli fikirlerle, bir başka mecraya sürüklüyor. Bu mecra aslında gerçek anlamda arka bahçemiz olabilecekken, güya Ruslar yüzünden bu bölgeye demir perde indiriliyor. Bu nasıl bir yaklaşımdır, buna nasıl inanılır, anlamak mümkün değil. Dış politikanın milli olması gereği, özellikle küresel dünyada daha büyük önem arz ediyor. Davutoğlu”nun ivedilikle üniversiteye dönerek dersler vermesinde büyük yarar bulunuyor. Bu sayede,  uluslararası politikada, Türkiye gibi sınırlı kapasiteli ülkelerde,  teori ve pratik arasındaki bağlantı kayışlarının  bulunmadığı hallerde dış politika nasıl yürütülemez konulu örnek olay (case –study) üzerinde çalışılabilir.

*Büyük Santranç Tahtası, 1997
**http://www.milliyet.com.tr/Dunya/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&Kategori=dunya&KategoriID=&ArticleID=1059610&Date=14.02.2009&b=Turkiye%20ile%20Rusya%20guclu%20ortak%20oldu




Obama’dan van minut;

8 04 2009

Davos”tan Anıtkabir”e balans ayarı

Hamaslı Davos”un ılımlı İslam politikasını sona erdireceğine dair öngörüm (30 Ocak tarihli yazım), Obama”nın Anıtkabir”de yazdığı ifadelerle gerçekleşti.

Kişi başına düşen dış politika uzmanı sayısı açısından dünyanın önde gelen ülkelerinden birisiyiz. Obama”nın ziyareti vesilesiyle, medyada yer alan yorumların sayısı ve çeşitliliği karşısında şaşırmamak elde değil. Yeni ABD başkanının ilk ülke ziyaretini Türkiye”ye gerçekleştirmiş olmasının altı önemle çizildi. Bu gelişmeyi, son yıllarda Türkiye”nin bölgesinde yürüttüğü  başarılı ! dış politikaya bağlayanlar da oldu. Hatta, Obama”nın Türkiye üzerinden tüm dünyaya mesaj vereceğini iddia edenler dahi ortaya çıktı. Doğal olarak, Obama”nın ülkemizde attığı her adım yakından takip edildi, söyledikleri veya söylemedikleri yorumlandı. Sanırım, Obama da, ABD dışişleri de ziyaretin derin anlamlarını Türk medyasını takip ederek öğrenecek.

Davos”da  yaşanan ve AKP”nin oylarının azalmasını dahi önleyemeyen “van minut” skandalı ve teröristliği PKK”dan bile önde gelen Hamas”a hamilik yapmak şeklinde de anlaşılan çıkışlarımız, batıyı kaygılandırdı.  Aşırı İslama örnek olsun diye servise sunulan ılımlı İslam modelinin, Türkiye”yi ve özellikle Erdoğan”ı getirdiği nokta, başta ABD olmak üzere, tüm batıyı ama özellikle İsrail”i telaşlandırdı. Türkiye”deki kimi tarikatların Hamas”a ve AKP”ye eşit yakınlıkta olduğunun bilinmesine rağmen, bugüne kadar sessiz kalınması, Davos”da ciddi bir problem yarattı. Gazze sokaklarındaki gösterilerle tescillenen Türkiye”ye ve Erdoğan”a yönelik sempatinin tüm Arap dünyasına yayılmasının, hatta Şii İran”da bile Sünni Erdoğan”a destek gösterileri yapılmasının, İsrail”in geleceği açısından büyük bir tehlike oluşturacağı anlaşıldı. Ayrıca, Türkiye”de 80 yıldır özenle geliştirilmeye çalışılan demokratik rejimin, bırakın Orta Doğu”ya örnek olmasını,  muhalifleri tarafından yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya  olduğu, Batılı müttefiklerimizce de görüldü. İşte bu nedenle, AKP iktidarına bir balans ayarı verilmesi zorunluluğu ortaya çıktı.

Bu defa, önemine binaen balans ayarının tanklarla değil, bizzat başkan Obama tarafından ve Anıtkabir”de yapılması uygun görüldü. Obama, Atatürk”ün manevi huzurunda sol eliyle AKP ve Erdoğan”a “van minut” dedi.

Son seçimlerlerdeki oy oranları ve Anıtkabir”deki balans ayarı, Türkiye”nin geleceğine  umutla bakmamızı sağlıyor. Ancak, bu ayarın da, maalesef bizi bu noktaya getiren “dış güçler” tarafından verilmiş olduğunu görmezden gelmemeliyiz.

Yeni bir döneme giren Türk – Amerikan ilişkilerinin, bundan sonraki süreçte başımıza neler getireceğini kestirebilmek için uluslararası ilişkiler uzmanı olmaya gerek yok. Hamas”dan ve Orta Doğu”nun bataklığından kaçıyoruz derken, galiba başka bir çıkmaz yola giriyoruz. Üstelik bunu, Davutoğlu gibi, uluslararası ilişkiler profesörü bir dışişleri bakanının stratejisiyle gerçekleştiriyoruz. Davutoğlu”nun şekillendirdiği ve bir anlamda Kemalist dış politikaya baş kaldırı niteliğindeki, sözüm ona çok yönlü dış politikamız, daldan dala konarak enteresan bir açılım göstermektedir. Komşularla sıfır sorunlu dış politika yalanıyla, sınır komşularımızla bile özgün bir ilişki geliştirebilme iradesinin elimizde olmadığını görüyoruz. Diğer tarafdan, yeni NATO genel sekreterine karşı, islami gerekçeleri de kullanarak bir dayatmada bulunmayı deneyebiliyoruz.  Fakat, bunu bile adam gibi yapamıyoruz. Bırakın devlet adamlığını, delikanlılığın da bir raconu vardır. Hem diklenip hem de dik durmamak bu racona uymaz.  Yıllardır, Hristiyan klübü olarak suçladığımız AB”nde ve Batı”da, İslami kimliğimizle yer almaya çalışıyoruz. Tıpkı, başkan Bush”un bizi itelediği, medeniyetler ittifakı isimli komedide başrole soyunmakta bir çekince görmediğimiz gibi. Yanlış yerde, yanlış kimlikle batının uygun gördüğü rollere itirazsız soyunan bir Türkiye”yi izlemek şahsen bana büyük acı veriyor.

İzlediğimiz yanlış politikaların temel nedenini, sadece Davutoğlu”nun yetersizliği veya kendine özgü ideolojisiyle açıklamak yanlış olur. Meşruiyetini, sandıkta ve rejim içerisinde değil de, hep batı”da arayan iktidarın bize içeride ve dışarıda neler kaybettireceğine çok yakın tarihlerde şahit olacağız.

Kafkaslarda kurgulanmakta olan, 1915 model senaryonun ülkemizi başta Rusya ve İran olmak üzere, kuzey ve doğu komşularımızla sıkıntıya sokmamasını ve Asya”ya giden yolumuzun kapanmamasını temenni etmekten başka çare göremiyorum.  

İnşallah Azerileri kaybetmeyiz. İnşallah yanılırım.